Geçmişten geleceğe....
mahir özkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mahir özkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2017 Pazartesi

ASİMİLASYON VE ÖZCÜLÜK KISKACINDA HEMŞİN KİMLİĞİ



Hemşinlilerin buluşma alanları olan sosyal medya platformlarında yapılacak kısa bir gezinti Hemşin kimliği üzerine konuşmanın nasıl zorluklar taşıdığını göstermeye yetecektir. Bu platformlarda Hemşinliler karşımıza çok farklı biçimlerde çıkarlar. Hemşinli Türk, Türk, Hemşinli Ermeni, Ermeni, Müslüman Hemşinli, Müslüman Türk, Müslüman Ermeni, Hıristiyan Hemşinli, Sadece Müslüman, Sadece Hemşinli gibi tanımlamalar ile birlikte; sadece insanım diyenler veya siyasal aidiyetleri ile sosyalist, devrimci, emekçi vb. ile kendini tanımlayanlara da rastlamak mümkün. Bütün bu çeşitlilik kimlik tartışmaları çerçevesinde ve Hemşin kimliği bağlamında ne gösteriyor?  Öncelikle etnik kimlik tartışmaları ile ilgili literatüre göz atmak gerekecek. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından hazırlanmış olan Türkiye’nin Etnik Coğrafyası adlı çalışma bu konudaki literatürü bir araya getirmesi açısından önemli bir kaynak. Bu çalışmada yer alan tartışmaları özetleyerek başlayalım.[1]

Etnik Kimlik Nedir?

Tartışmanın temel soruları şunlardır: Bir etnik grubu tanımlamak için hangi kriterlere başvurulacaktır? Biyolojik ve/ya kültürel olduğu iddia edilen kriterlerin doğası nasıl bilinecek, bunlar birbirinden nasıl ayırt edilebilecektir? Etnik grubu tanımlayan nitelikler verili ana ilişkin olduklarına göre zaman ve mekana bağlı değişimler nasıl açıklanabilir?[2]

Etnik grubun nasıl tanımlanacağına ilişkin olarak Anthony Smith, etnik grup üyeleri için etnik bağların ve duygudaşlığın temelini oluşturan anlamlar bileşiminin anahtar unsurları yaradılışa ve soya ilişkin mitlerdir. Bunlar da gerçek soyla değil, ortak atalara ve kökenlere yüklenmiş anlamlarla ilgilidir.[3] Elbette bir etnik grubun gerçekten aynı soydan geldiği durumlar da mümkündür. Ama kimlik açısından belirleyici olan ortak soydan gelmekten çok bu duruma yüklenen anlamdır. Dolayısı soy birliği olduğu durumlarda bile gerçeklikten çok kurgu olan önem kazanmaktadır. Bu kurgu için göç, sürgün, yeniden doğuş, savaş, şanlı geçmiş, ortak köken mitleri önemli rol oynar.

Başka bir unsur ise bellektir. Tarihsel topluluklar paylaşılan ortak bir bellek üzerine kurulmuştur. Bu bellek gündelik yaşantılar aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılır. Birbirini izleyen kuşaklar arasında bellek aracılığı ile ortak deneyimler üzerinden birleşme yaşanır. Asimilasyonu hedefleyen politikaların toplumların belleklerini ortadan kaldırmaya yönelmesi de bundan kaynaklanır.[4]

Bir etnik topluluk üyeleri üye olmayanlarda bulunmayan, kültürel ayırt edici nitelikler üzerinden benzer ve aynı sayılırlar. En fazla paylaşılan ve aynı zamanda ayırt edici olan nitelikler dil ve dindir. Bunların yanı sıra görenekler, kurumlar, yasalar, folklor, mimari, giyim, beslenme, müzik ve sanat, hatta renk ve fiziksel görünüş farklılıkları da ayırt edici nitelikler arasında sayılabilir.[5]

Anthony Smith’e göre, bütün bu unsurların yanı sıra teritorya/coğrafya da etnik kimlik için önemli bir belirleyicidir. Bir coğrafyada ikamet ediliyor ya da edilmiyor olunabilir. Kimlik açısından belirleyici olan bu değildir. Mesele, sembolik ortak bir coğrafi merkeze, bir kutsal yerleşime ya da “anavatan” a sahip olmaktır. Kendileri ve dışarıdakiler topluluk üyelerini tanımladıklarında bunu çoğunlukla teritoryal “köklere” atıfla yaparlar.[6]

Etnisite tartışmalarının bir diğer önemli ismi ise Steve Fenton’dır. Fenton’a göre etnisite soya, kültüre ve dile dayalı, bazen uysal bazen zorlayıcı bir grup kimliğidir. Hem sosyal açıdan inşa edilmiş hem de sosyal örgütlenme şekilleri ve akrabalık uzantıları içinde yükümlülükler ve sosyal bağlarla dolu bir düzende sosyal olarak temellenmiştir.[7] Burada söz konusu olan belirli sosyal ilişkilerdir. Bu ilişkiler insanların kendilerini ötekilerden ayırdığı sosyal ilişkilerdir ve bunlara dayalı olan kimlikle etnik değerlerle birlikte koşullar değiştikçe şekil ve içerik bakımından değişebilirler. Dolayısı ile etnik grup statik bir kategori değildir.

Fenton’a göre dil ile etnik grup arasında birebir bir ilişki yoktur. Ancak yine de Galliler, Katalanlar, Basklılar, Kürtler vb. gibi dilin etnik bir iddianın parçası olduğu durumlarda grup sınırlarının belirlenmesinde merkezde yer alan bir unsur olabilmektedir.[8]

Fenton etnik kategorileri önemli ve merkezi oldukları durumlarda bile daha geniş bir politik/ekonomik ilişkiler kompleksinin bir parçası olarak görür. Etnisite düzenli ama gayri resmi olabileceği gibi yasal ve anayasal ilklerle resmiyet de kazanabilir.

Çalışmalarına bakacağımız diğer isim Fredrik Barth. Barth’a göre etnik grup şu dört özelliği ile tanımlanır: 1- Biyolojik olarak kendi varlığını sürdürebilen, 2- Açık bir şekilde ortak bazı temel kültürel değerlere sahip olan, 3- Karşılıklı etkileşim ve iletişimin olduğu bir alan yaratan, 4- Kendisi ve diğer etnik gruplara ait bireyler tarafından bir etnik gruba aidiyetle tanımlanan insanlardan oluşan toplumsal kategorilere etnik grup adı verilir. [9]

Yukarıda özetlenen tartışmaların Hemşinliler özelinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğine geçmeden önce bu değerlendirmeyi etkileyecek bir unsura daha bakmak lazım. Bu unsur etnik kimlik ile ulus arasındaki ilişkidir. Fenton’a göre ulusun açık ya da üstü kapalı simgeleri genellikle etnik çoğunluğun – veya baskın etnik grubun- karakteristik diye bilinen özelliklerini yansıtır.[10] Özdoğan bunu, ulus-devlet modeli yurttaşlıkla etno-kültürel kimliğin iç içe geçmesi şeklinde ifade eder. Çekirdek bir etno-kültürel kimlik temel alınır, bunun dışında kalanlar eşit yurttaşlık hakların vaadine rağmen ayrımcılığa maruz kalabilir veya asimile edilir, dışlanır. Devleti kuran etno- kültürel grup, kendinden olmayanları göçe zorlayabilir veya etnik temizliğe yönelebilir. Diğer bir deyişle ulusun varsayılan homojenliği aslında etno-kültürel farklılıklar pahasına ve çoğunlukla baskı ve zorla veya toplumsal mühendislik teknikleriyle gerçekleşir.[11]

Hemşinli Kimliği: Kendini Arayan Bir Halk

Bu bölümde etnik kimlik tartışmaları bağlamında Hemşin kimliğini değerlendirmeye çalışacağım. Bunu etnik kimliği belirleyen unsurlar bakımından farklı Hemşinli topluluklarının durumunu göz önünde bulundurarak yapacağım. Tartışacağım bazı sorular şunlar olacak: Bu grupları farklılaştıran unsurlar nelerdir? Ortaklaştıran unsurlar nelerdir? Bütün Hemşinli topluluklarının ortak ekseni var mıdır? Bu ortak eksen nedir?

Tartışacağımız ilk kavram yaradılış ve soya ilişkin mitler. Hemşinlilerin yaradılışa ve soya ilişkin mitleri nedir? Bu konuda esas tartışma Türkiye’deki Hemşinliler içerisinde yapılıyor. Hıristiyan Hemşinliler açısından yaradılış ve soya ilişkin mitler Ermeni kimliğinden farklı değildir. Müslüman Hemşinlilerde ise birbirinden farklı eğilimler olduğunu görürüz. Bir kısmı kendisini yalnızca Hemşinli kökenleri ile tanımlıyorken bir kısmı Hemşinliliği Ermeni kimliği ile ilişkili bir kimlik olarak tanımlıyor. Müslüman Hemşinlilerin bir kısmı ise bu kimliği Türk kimliğinin bir parçası olarak görüyor. Türk kimliğinin bir parçası olarak görenlerin Türklüğü farklı biçimlerde anladıkları söylenebilir. Bunların bir kısmının Türklüğü Müslümanlık olarak anladıklarını, bir kısmının ise Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın Türk olmayı gerektirdiği düşüncesi üzerinden kendilerini Türk saydıklarını belirtmeliyiz. Hıristiyan Hemşinlilerde olmayan soyla ilgili tartışmaların Müslüman Hemşinlilerde bu derece yoğun ve farklı biçimlerde yapılıyor olmasında belirleyici olanın, İslam kimliği ile Ermeni kimliğinin birbiri ile bağdaştırılamaması (ki Ermeni kimliği Osmanlı döneminde Hıristiyanlıkla özdeşleşmiş bir kimlik olarak algılanır) ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki farklı halkların ve kimliklerin inkarına dayanan tek millet, tek dil, politikaları olduğu söylenebilir.

Bütün Hemşinliler ortak bir belleğe sahipler mi? Bunu söyleyebilmek oldukça güç. Çünkü Hemşin tarihi ile ilgili bütün Hemşinlilerin ortaklaştığı bir yazının olmadığı açık. Son yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olmakla birlikte güçlü bir ortak belleğe sahip olunduğu söylenemez. Hemşin Kültürüne ilişkin çalışmalar ortak halk danslarının, ortak masal karakterlerinin, inanışların, geleneklerin vb. bugünlere kadar taşınabildiğini gösteriyor. 2005 yılında Soçi’de yapılan Hemşin Konferansının metinleri içerisinde bunun birçok örneğini bulmak mümkündür.[12] Ancak ortak bir belleğin izini taşıyan en önemli unsur Hemşinlilerin Hemşin coğrafyası ile ilişkileridir. Hıristiyan Hemşinlilerde Müslüman olanlar kadar belirgin olmamakla birlikte Hemşinlilerin tamamının ortak hafızası köklerinin Hemşin coğrafyasına ait olduğunu söyler. Etnik kimliğin önemli belirleyicilerinden bir tanesinin de coğrafya ile ilişkisi olduğunu belirtmiştik. Bu ölçütün Hemşinlilerin ortak ekseni olan en önemli ölçütlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kültürel ayırt edici nitelikler açısından baktığımızda da Hemşinlilerin tamamını kesen ortak değerlerin var olduğunu söyleyebiliriz. Hemşin Horonu’nun farklı versiyonlarının bütün Hemşin topluluklarında ortak bir kültürel simge olarak var olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra masallar, fıkralar, sosyal ilişkiler, ev içi ilişkiler, maniler ve atma türküler ve bunların temaları vb. birçok kültürel ortak değerler vardır. Hemşin coğrafyası ve toplulukları içinde yapılması gereken en önemli çalışmalar bu değerlerin belgelendirilmesi ile ilgili çalışmalardır. Son yıllarda yapılan sınırlı sayıdaki çalışma ve kurulan sosyal bağlar ortak değerleri ortaya koyması açısından çarpıcıdır. Hıristiyan Hemşinli topluluklara yapılan ziyaretler, onların Türkiye’ye yaptığı ziyaretler toplumların birbirlerini daha fazla tanımalarını ve ortak kültürel değerlerin daha fazla görünür olmasını sağlamaktadır.

Etnik kimliğin en önemli belirleyicilerinden bir tanesi de dildir. Hemşinliler ortak bir dile sahipler mi? Müslüman Hemşinlilerin bir kısmı bugün Hemşinceyi anadili olarak konuşamıyorlar. Ancak dillerinde barındırdıkları kalıntılar bu dili daha önce konuştuklarının bir kanıtını oluşturuyor. Hemşince ile ilişkilerini gösteren başka bir veri ise kullandıkları Türkçe’nin Hemşince konuşan Hemşinlilerle aynı özellikleri göstermesidir. Bu konuda Ayşenur Kolivar Hemşin Konferansına sunduğu yayınlanmamış tebliğinde Çayeli’nin bir Hemşin köyünde Hemşince cümle kurulabildiğine tanıklık ettiğini belirtikten sonra köydeki Türkçe’ye ilişkin dilbilimsel çalışmasının sonuç bölümünde şunları söylüyor: “Yanlışlanan önermelerin ilki Hemşin kültürünün dilbilimsel olarak ikiye bölünmüş olduğudur. Verilerimiz bunun doğru olmadığını göstermektedir. Hemşin’in coğrafi olarak doğu ve batı bölgeleri arasında belirli farklılıklar bulunmakla birlikte bu farklılıklar kanımca katı bir ayrım çizgisinden çok bir kültür içerisinde kabul edilebilir çeşitlemeler olarak görülebilir.”[13]
 Ayrıca bu topluluğun 19. Yüzyılda Hemşince konuştuğuna dair tanıklıklar mevcuttur.

“Bu konuyla ilgili Rüdiger Bennighaus, coğrafyacı Carl Ritter’den aktarıyor: “İçlerinde eskisi gibi, Hıristiyan kültürünü korumuşlar ve yalnız zahiri bir şekilde Kuran’ın yolunu takip etmişler. Kadınları Ermenicelerinden başka bir dil tanımazlar.” Batı grubunun Hemşin Ermenicesi konuştuğuna dair bir başka tanıklık ise Bjişkyan’ın tanıklığıdır.  “Hamşenlilerden Müslüman olanlar Hıristiyanlık adetlerini muhafaza etmiş olup, bilhassa vartavar yortusu günü hepsi de kiliseye gider, mum yakarlar ve cedlerinin ruhu için kurban keserler. Halk cümleten Ermenice konuşur. Kurşunlu ve Sürmene'ye gitmiş Hamşenlilerden Kurşunludakiler Hıristiyan kalmışlardır.”[14]

Akrabalık ve sülale ortaklıkları üzerinden de bütün Hemşinli topluluklarının ortak bir kimliğe sahip olduklarının işaretleri bulunabilir. Hemşinli sülaleler üzerine yapılan çalışmalar bunu kolaylıkla göstermektedir. Bugün Hıristiyan Hemşinliler dahil olmak üzere bütün Hemşinli topluluklarında kullanılan ortak sülale adları bulunmaktadır.[15]

Etnik kimliğin önemli belirleyicilerinden bir diğeri ise dindir. Din unsuru bugün Hemşinli kimliğinin ortak bir değeri durumunda değildir. Hemşinlilerin bir kısmı Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Sünni Müslüman. Müslüman Hemşinlilerin geleneklerinde Hıristiyanlık döneminden kalma, tabutla gömme, mezar başında ışık yakma, sağaltıcı dualar gibi bazı ritüellerin[16] hala yaşadığını ve bunların Hemşin toplumları arasında ortak kültürel değerler olduğunu kabul etmek gerekse de bu farklılık Hemşinliler arasındaki en önemli ayrım durumundadır. Hemşin toplumunun dinsel bölünüşünün kimlik üzerindeki etkisini keskinleştiren ise Birinci Dünya Savaşı süreci ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci oldu. Bu süreçte Hıristiyan Hemşinlilerin katliamı ve sürülmeleri sonucu toplumlar arasındaki ilişkiler kopmuştur. Sürecin soykırım ve savaşlarla belirlenen doğası toplumların din ekseninde saflaşmasına neden oldu? Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar geçen savaş sürecince Türk ulusal hareketi Türk kimliğini değil, Müslüman kimliğini öne çıkaran bir politika izledi. Müslüman Hemşinliler de bu süreçlerdeki tutumlarını dinsel kimlikleri ile aldılar. Cumhuriyet dönemi ise bütün Müslüman toplumlar gibi Hemşinlilerinde Müslümanlık üzerinden Türk kimliğine asimile edildiği bir süreç olarak yaşandı.

Bugün bu asimilasyon sürecinin özellikle Hemşince konuşamayan Hemşinliler olmak üzere bütün Müslüman Hemşinlilerde belirli ölçüde etkili olduğu ortadadır. Hemşinlilerin önemli bir bölümü kendilerini Müslüman saymanın yanı sıra Türk olarak da görmektedir. Ancak tek millet, tek dil, tek devlet sloganında özetlenen baskıcı, asimilasyoncu siyasal süreçler ve tutumların belirlediği bu kimlik algısı, demokratik alanın genişlemesine, devletin kimlikler konusundaki baskıcı politikalarında yaşanan göreli gerileme, farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesine dönük gelişmeler vb. sonucu Hemşinlilerin kendi tarihleri ve dilleri ile yeniden ilişki kurmalarını gündeme getirmektedir. Bunun yarattığı atmosfer ve kimliklerin kendini tanımlamasında dinsel aidiyetin taşıdığı önemin göreli olarak azalması Hemşinlilerin kimliklerine yeniden bakmalarını bir ihtiyaç haline getirmektedir.

Ne Asimilasyon Ne Özcülük!

Sonuç olarak etnik kimliğin belirleyicileri olarak tartışılın değişkenler üzerinden bakıldığında (hala bu değişkenlere ilişkin araştırma ve veri toplama ihtiyacının ortada olduğu kaydını düşmek üzere) Hemşinli kimliğini nasıl tanımlayabiliriz? Hemşinli kimliği, tarihsel kültürel kökleri Ermeni kültürü ile ilişkili olan, bu özelliğini farklı toplumlarında farklı düzeylerde sürdüren, dilsel ve dinsel olarak çeşitlilikler taşıyan, Müslüman olanlarının belli bir bölümünde daha fazla olmak üzere Türk kültüründen etkilenmiş bir kimliktir. Bu çeşitlilik içerisinde, en eski gelenekleri, müzikleri, duaları, inanışları, sosyal ilişkileri ve Hemşin coğrafyasına ilişkin ortak yurt algısı ile biz duygusunu var ettikleri söylenebilir. Bu biz duygusunun önemli unsurlarından bir tanesi Müslüman Hemşinlilerin bir kısmında asimilasyon sonucu büyük oranda yitirilmiş olmakla birlikte izleri korunmuş olan Hemşin Ermenicesidir. Hemşinlilerin bu kimlik özellikleri ona yönelik Türk milliyetçiliğinin bilimsel gerçekleri alt üst ederek, Hemşin kimliğinin gerçekliklerini inkar eden asimilasyoncu ve Ermeni milliyetçiliğinin homojenleştirici, dilsel ve dinsel tekçi, özcü yaklaşımlarının Hemşinli kimliğini anlamak açısından bir karşılığının olmadığını göstermektedir.





[1] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası, MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri, Proje Kodu:2013-26.
[2] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası,  s.16.
[3] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni, Dost, Ankara, 2002, s.46.
[4] Age, s.50.
[5] Age, s.51
[6] Age, s.52-53
[7] Steve Fenton, Etnisite, Phoneix, Ankara, 2001, s.5.
[8] Age, s.11-13
[9] Fredrik Barth, Etnik Gruplar ve Sınırları, Bağlam, İstanbul, 2001, s.13.
[10] Steve Fenton, s.37.
[11] Günay Göksu Özdoğan, Bu Yapı Aşağıdan Nasıl Gözükür?, Radikal Kitap, 2 Şubat 2007.
[12] Hemşin ve Hemşinli Ermenliler, Konerans Makaleleri, Yerevan, 2007.
[13] Ayşenur Kolivar, Bir Hemşin Köyünde Konuşulan Türkçe Ağız Üzerine Düşünceler, Yayınlanmamış Bildiri Metni

"Müslüman’ız" Diye Diye Türk Olmak!



Toplumların kimlik algılarında önemli etkileri olan tarihsel olaylar vardır. Türkiye halkları açısından bu olaylardan ikisi özellikle önemlidir. Bunlardan biri Çanakkale Savaşı diğeri ise Kurtuluş Savaşıdır. Türkiye devletinin kurucu ideolojisinin bu olaylara bakışı toplumun birçok kesiminin bakışı ile uyuşmaz. Kuruluşu üzerinden bunca yıl geçmiş bir ülkede hala kimlik sorunları yaşanıyor oluşu bu uyumsuzluktan kaynaklanır. Zaman zaman birbiri ile de karşı karşıya gelen bu kesimlerden önemli ikisi kimliğini İslam üzerinden tanımlayan dindar kesimler ile gayri Türk Müslüman halklardır.

Kurucu ideoloji bu sürece aynı cephede giren toplum kesimlerini yeni kurulan devletin kurucu unsuru saymıştır. Lozan’da azınlık hakları tanınanları yani gayrimüslimleri (Süryaniler, Nasturiler, Ezidiler hariç, onların azınlık hakları bile olamamıştır.) dışarıda bırakırsak geriye kalan bütün Müslümanlar bu kapsamdadır. Tabi bu bakışa uygun bir tarih anlatısı da oluşmuştur. Örneğin; bu tarih anlatısı, Çanakkale savaşından söz ederken, Osmanlı saflarında savaşan, ancak buna rağmen ailesini soykırımdan kurtaramayan Ermeni asker Sarkis Torosyan’dan söz etmez. Oysa ne zaman halklar bazı haklarının gasp edildiğinden, kendilerine haksızlık yapıldığından söz etse, hemen: “Atalarımız Çanakkale’de birlikte savaştı.” klişesi tekrarlanıp durur.

Zaten problem tam da buradadır. Bu iki savaşa katılan gayri Türk Müslüman halklar hangi amaç, hangi kimlik uğruna katılmıştır savaşa? Hangi dava motive etmiştir onları, Türklük mü? Müslümanlık mı? Halkların kendi kaderini tayin hakkı konusu açıldığında Türkiye halklarının bu savaşlarda kaderlerini tayin ettikleri ve Türkler ile kaderlerini birleştirdikleri ifade edilir. Evet, belki bu bir açıdan doğrudur. Ama hangi zeminde birleştirmiştir kaderini halklar? Hangi ölçüye göre belirlenmiştir saflar? Türklük mü? Müslümanlık mı? Gayri Türk unsurlar açısından kader birliğinin Müslümanlık temelinde olduğu aşikârdır. Müslüman halkların bu tutumu hareketin öncülüğünü yapan Türk milliyetçiliği tarafından istismar edilmiştir. Halkların dini kimlikleri ile yaptıkları bir tercih onları etnik olarak Türkleştirmenin aracı olarak kullanılmıştır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nın yazarı ve bir Arnavut olarak gayri Türk Müslüman unsurların tutumuna örnek olabilir. Aşağıdaki satırlar onun. Bakın bakalım siz bu satırlarda Türklük davası güden birini görebiliyor musunuz?

“Hani milliyyetin İslam idi
kavmiyyet ne?
Sarılıp sımsıkı duysaydın a milliyyetine.
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türk’e; Lazın Çerkez’e, yahut Kürd’e,
Acemin Çinliye rüchanı mı
varmış? Nerde!
Müslümanlıkta "anasır"mı
olurmuş ne gezer,
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber.”

Halifeliğin kaldırılmasının, saltanatın kaldırılmasından sonraya bırakılmış olması da burada İslam’ın nasıl araçsallaştırıldığını göstermesi açısından önemlidir. İslami bir simge olarak gayri Türk Müslümanları bir arada tutacağı hesap edilerek olacak halifeliğin kaldırılması Lozan Antlaşması’nın sonrasına bırakılmıştır. Böylelikle uluslar arası alanda hukuken bütün Müslüman halklar Türk sayılabilmiştir.

Daha sonraki uygulamalar, esas meselenin Müslümanlık değil Türklük olduğunu göstermiştir. Örneğin; “Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları ‘Meclis- i Umûmiyye -i Vilâyet’ (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirildi. 1940-2000 yılları arasında 12 bin 211 köyün, yani tüm ülkedeki köylerin, yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme furyasından en çok Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu etkilendi.”[1]

Bunların dışında; vatandaş Türkçe konuş kampanyaları, Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması, bu dillerde eğitim yapılamaması, bu halkların hepsine Türk olduklarına dair tarihler yazılması, soyadı kanunu ile sülale isimlerinin Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalar; bütün Müslüman halkların aslında Türkleştirilmeye çalışıldığının açık kanıtları olmuşlardır. Tarih yazımları ile ilgili uygulamalar öylesine uç noktalara varabilmiştir ki; “Her Bakımdan Türk Olan Kürtler: Tarih Bakımından Kürtlerin Türklüğü,” ve “Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Türk Boylarından Kürtler / Ankara 1984” adlarıyla bilimsel çalışmalar(!) yapılabilmiştir. Üstelik bu çalışmaları yapan Fahrettin Kırzıoğlu, Kürtlerle yetinmemiş Lazları ve Hemşinlileri de Türk göstermiştir.

Peki, Türk ve diğer halklardan Müslümanlar, dindarlar bu konuda nasıl bir tutum aldılar. Bu konular ne zaman tartışılsa İslami kesimlerce ilk yapılan aşağıdaki ayete göndermede bulunmaktır:
 “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. [Hucurat 13]” (Çev. Ali Bulaç ) [2]

Ayeti yorumlayanlar İslam’ın farklı halklar, kavimler, etnik gruplar arasında ayrım yapmadığı konusunda genellikle mutabık görünüyorlar. Ancak bu ayrım yapmama meselesi; “etnik kimliğin bir önemi yoktur, önemli olan Müslüman olmaktır” biçimini almaktadır. Bu anlayış halkların dilsel ve kültürel haklarına ilgisizlik hatta bu mücadelelere mesafeli yaklaşmalarına neden olmaktadır. Halkların dilsel ve kültürel hakları savunulmadıkça pratikte Türk milliyetçiliğinin yaptığı gibi Müslümanların kardeşliği ve eşitliği, Türk olmakta eşitlenmek haline dönüşmektedir. Bunun sonucu da haliyle giderek Türkleşen bir Müslüman nüfus olmaktadır.

İnsanların sadece dinsel kimlikleri yok. Tamam, hepimiz Müslüman’ız da, hangi dilde konuşacağız? Hangi dilde eğitim alacağız? Hangi dilde şarkı söyleyeceğiz? Hangi gelenekleri yaşatacağız? Hangi yaşam biçimini sürdüreceğiz? “Biz Müslüman’ız, önemli olan bu” dedikçe Türkleşiyoruz farkında bile olmadan.

Mimar Sinan Üniversitesinin 1927-1965 yılları arasında yapılan nüfus sayımlarına dayanarak hazırladığı rapor bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır. Rapora göre:

“Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşan nüfuslar lineer artış gösterirken (tahmin edilebileceği gibi Türkçe çok daha büyük bir ivmeyle artmaktadır.) geri kalan ana dillerde açık bir azalma tespit edilmiştir. Bazı diller açısından bu azalma bir dış göç dalgası ile açıklanabilirken, bazılarında mevcut dilin yerini Türkçe’ye bırakmış olması ihtimali kuvvetlidir( İlgili dilin ana dil olarak oranı düşerken ikinci dil olarak artması veya sabit kalması, büyük oranda buna işaret sayılmıştır).”[3]

Türk olmayan Müslüman halklar Müslümanlıklarını koruma, Müslüman kimliklerine göre tercihler yapma refleksleri ile etnik kimliklerinden ve dillerinden olmaya başlamışlardır. Bu durum özellikle kimliğini koruma refleksiyle ve kimliğinden dolayı uğradığı baskılar nedeniyle Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen halklar açısından trajiktir. Çünkü bu halklar adeta yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Müslüman kimliklerini korumak için göç etmişler ancak bunun bedeli bu halkların büyük bölümünün dillerinden ve tarihlerinden uzaklaşmaları ve Türkleşmeleri olmuştur.

Türkiye’de yaşayan Müslüman halklar dinlerinin, dil, tarih ve kültürlerinin yok edilmesinin bir aracı olarak kullanılmasına daha ne kadar izin verecekler? Müslüman olmanın zorunlu olarak Türkleşmek anlamına gelmeyeceğini ne zaman anlayacaklar?

Mahir Özkan














[3] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası, MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri, Proje Yürütücüsü: Şükrü Aslan, Araştırmacılar: Murat Arpacı, Öykü Gürpınar, Sibel Yardımcı. s. 189

100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra: Değişenler, Değişmeyenler



Hemşinlilerin tarihine ilişkin kaynakları araştırırken karşılaştığım isimlerden biri olan Nikolay Marr’ın Lazistan seyahati notları, ‘Lazistan’a Yolculuk’ adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu önemli eserin yayınlanmış olması benim için ayrı bir mutluluk oldu. Marr’ın seyahat notlarında Hemşinlilere ilişkin ufak tefek de olsa bilgiler olduğu, birçok makalede belirtiliyordu. Hemşin tarihi çalışmalarında en küçük bilgi kırıntılarına bile ihtiyaç duyduğumuz için bu eseri incelemem gerektiğine karar vermiştim. Türkçe’de olmayan bu esere nasıl ulaşacağımı düşünürken eserin kendisi ile karşılaşmak apayrı bir mutluluk oldu. Bunun için eseri Türkçe’ye kazandıran Aras Yayınları’na ve çevirmen Yulva Muhurcişi’ye şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

Nikolay Marr kimdir?

Nikolay Marr, Karadeniz ve Kafkasya halklarının dil, tarih ve kültürleri üzerine çalışmalar yapan araştırmacıların yabancısı olmadığı bir isim. 1864 Gürcistan doğumlu olan Marr, İskoç bir baba ve Gürcü bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, eğitimini ise St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde tamamlamış çok yönlü bir bilim insanı. Armenoloji, Kartveloloji, Farsoloji ve klasik filoloji uzmanı olan Marr, bir dönem Sovyet devleti tarafından da desteklenen ancak 1950’ lerde bizzat Stalin tarafından eleştirilen ‘Yeni Dil Öğretisi’ adlı kuramın sahibi.
Marr’ın çalışmalarının önemli bir bölümü Armenoloji alanındadır. 1915-1916 yıllarında Hovsep Orbeli’yle birlikte Van’da Urartulara ait çiviyazılarını araştırdı. Ani, Şiragavank, Dvin, Zvarnots ve Garni’de kazılar gerçekleştirdi. Özellikle Ani kazıları Ermeni kültürü açısından eşsiz değere sahip sonuçlar ortaya çıkardı. Marr’ın çalışmaları Ortaçağ Ermeni tarihinin aydınlatılmasını sağlamaya yardımcı olmakla kalmadı, Ermenistan’da akademinin temellerinin atılmasına da büyük katkıda bulundu. Ermeni Edebiyatı alanında da çalışan Marr’ın 1903’te yayınlanan ‘Eski Ermeni Dili Grameri: Etimoloji’ ve 1934’te yayınlanan ‘Ani: Edebi Kaynaklara ve Kadim Kentte Yürütülen Kazılara Göre Şehrin Bir Tarihi’ önemli eserleri arasında sayılabilirler.

Kafkas dilleri uzmanı diyebileceğimiz Marr, Laz dili üzerine de çalışmalar yapmıştır. Laz dili üzerine çalışmaları kapsamında Lazistan’a bir seyahat gerçekleştirmiş ve bu seyahat sonucunda 1910 yılında ‘Sözlüklü Çan (Laz ) Dili Grameri’ adlı eserini yayınlamıştır. Laz dili üzerine veri toplamak için çıktığı seyahatin notlarını ise İmparatorluk Bilimler Akademisi Bülteni’nin 1910 yılında yayınlanan 7. ve 8. sayılarında ‘Türkiye Lazistanı’na Yolculuk’ başlığıyla yayınlamıştır. Notlar, Marr’ın rotasını ve yolculuk sırasında karşılaştıklarını anlattığı ‘Yolculuk’, Laz yerleşim yerlerini ve coğrafyasını tanıttığı ‘Bölge’ ile Laz dili, kültürü ve halkların yaşamlarına ilişkin bilgiler verdiği ‘Nüfus ve Yaşam’ adlı üç bölümden oluşuyor. Kitapta Nikolay Marr’ın Ani kazılarına ilişkin de küçük bir ek bölüm bulunuyor.

 Herkes “Hain” Herkes “Ajan”

Kitabın ilk bölümünde karşılaştığı zorluklardan söz ediyor Marr. Üzerinde en çok durduğu zorluk, doğal ve lojistik zorluklar değil maalesef. Bazen fotoğraf çekmekte, soru sormakta zorlanıyorlar, kendileri sorgulandığı için. “Her türlü sorumuz yanlış yorumlanıyor, çektiğimiz her fotoğraf şüphe uyandırıyordu”(s.58). Şüphelerin ne yönde olduğuna ilişkin yazılanları okuyunca bazı şeylerin hiç değişmediği duygusuna kapılıyor insan. “Savaş için topografik planlar hazırlamak üzere buraya geldiğimizden ve tebdili kıyafet dolaşan askeri casuslar olduğumuzdan şüphelendiler… bize inanmadıklarını söylediler ve tehditkar bir şekilde ne zaman çekip gideceğimizi sordular. Tihonov’un (yardımcısı) Rus değil Yahudi olduğu yönünde sataşmalarda bulundular.”(s.33) Şüphelerin ortadan kalkması için tüm çalışmalarını herkesin gözü önünde yapmasının da şüpheleri gidermeye yetmediğini de ekliyor Marr. Maalesef buna benzer şeyleri bugün de yaşıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda Hemşin dili ve kültürü üzerine çalışmalar yapan Türkolog Lusine Sahakyan bölgeyi ziyaret etmiş, bu gezisinin sonucunda bir Hemşin belgeseli ve Hemşin yer adlarına dair bir kitap yayınlamıştı. Bu yayınlardan sonra kendisine ve bölgede ona yardımcı olan kişilere yönelik sosyal medyada ve çeşitli platformlarda 100 yıl öncesine benzer suçlamalarla karşılaşmıştık.

En Temiz Lazca’yı Kadınlar Konuşuyor

100 yıldır değişmeyen başka bazı şeylerin ipuçlarını da veriyor kitap. En temiz Lazca’yı kadınların konuştuğunu belirtiyor Marr. Bugün de kadınlar dilin gelecek kuşaklara taşınmasını sağlıyorlar. Ancak günümüz koşullarında artık sadece sözlü olarak dili taşımanın çok zor olduğunu ve çok daha hızlı bir şekilde yitirildiğini de unutmamak gerekiyor. Laz dilinin yitirilmesine neden olan unsurlar arasında bugün de geçerli olan başka bir olgu da büyük şehirlere ve liman şehirlerine doğru yaşanan göç sayılıyor. Dilin unutulmasına ilişkin baskıların daha çok Cumhuriyet dönemi ile ilişkilendirildiği günümüzde aslında diller üzerindeki baskıların daha önceki dönemlerden başladığını gösteren bilgiler veriyor Marr. “Hopa’da Laz alfabesini oluşturmaya çalıştığı için Abdülhamit rejiminin baskısından hayli muzdarip olmuş Faik Efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış.”(s.102) Türkiye’deki Müslüman azınlıkların asimilasyonunda en önemli araçlardan biri de din olmuştur. Bugün de insanlar Müslüman ortak paydası üzerinden Türkleştirme politikalarına maruz bırakılıyorlar. Dinin o günlerde de benzer bir işlev gördüğünü şu satırlardan takip edebiliyoruz: “Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarına inandırmayı başarmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hıristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar. Lazistan’da mollaların çokluğu göze çarpanlar arasında. Lazlar da mollaların sayısındaki artışın farkında. Rusya’ya (Kafkasya’nın batısına) ve Türkiye’nin diğer bölgelerine gönderilecek mollalar Lazistan’da yetiştiriliyor.”(104)

Lazların kendi dillerine ilişkin tutumlarının da dilin kaybedilmesinde önemli etkenlerden biri olduğunu belirtmek gerekir. 100 yıl önce de bugün olduğu gibi halkın belli bir kesiminde kendi dillerine ilişkin tutumun maalesef olumsuz olduğu anlaşılıyor. Eğitim ve kentleşme ile birlikte anadili geriliğe ve köylülüğe ait bir unsur gibi algılama eğilimi o dönemlerde de varmış. Ay adlarını sorduğu bir Laz’ın, Lazca cevap vermemesi üzerine ona Lazca ay adlarını saymaya başlayan Marr’a söylediği şu sözler durumu anlatıyor aslında: “Eh, bunlar çok eskide kaldı. Bunları sadece kadınlar bilir!”
Kitapta ortaya konan yaşamın bugünlerden farklı bir yanı var. Bugünkü ile kıyaslanamayacak renklilikte bir günlük yaşam. Lazistan’ın küçücük bir kasabasında anadilleri ve Türkçe’nin yanısıra pastacılık yaptığı Rusya’da öğrendiği Rusçayı konuşan Hemşinli ve Lazlar, Gürcüler, Rumlar, Ermeniler, Kürtler ve Çingenelere rastlamak mümkün. Bugün maalesef bu dillerin bir kısmı hiç duyulmaz olmuş bir kısmının ise sesi çok fena kısılmış durumda.

Hiç Umut Yok mu?


Aslında bütün bunlara rağmen umut elbette var. Birçok şekilde anlatılabilir neden umutlu olmamız gerektiği. Ama ben sadece kitabın çevirmeninin ismine dikkat çekmeyi tercih ediyorum: İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Araştırma görevlisi Yulva Muhurcişi. Resmen anadili Lazca ad ve soy ad kullanan genç bir akademisyen. 

29 Kasım 2014 Cumartesi

Saklı Kelimeler-2: Ailemiz



Hemşince’de aile üyelerini ve akrabalık ilişkilerini niteleyen sözcükleri çoğu Hemşinli bilir. Ancak bazı sözcükler saklı kalmıştır. Çok bilinenler az bilinenler ve farklı bilinenleri ile işte ailemiz:
Aile sözcüğü Hemşincede tam olarak karşılamasa bile “oluşağ (oğul-uşak?)” sözcüğü ile ifade edilebilir. Bu kelimeyi daha çok ailenin büyüğü esas olarak da babası kullanır. Ermenicede ise “ındanik ve dnetsik” (dunetsik) sözcükleri kullanılmaktadır. Hemşincede unutulmuş olan bu sözcükler yine de Hemşinlilere tanıdık gelecektir.

Büyük baba, dede anlamında “bab”, annenin babası için  “keru bab- dayı dede” sözcükleri, seslenme sırasında ise, “babi”, “babila”sözcükleri kullanılmaktadır. Büyük anne anlamında kullanılan sözcük ise “mami / momi” dir. Bu sözcük hem anneanne hem babaanne için kullanılır.


Hemşincede çocuk anlamına gelen sözcük “dağa” sözcüğüdür. Kız çocuğu anlamında ise “ağçig” kullanılır. Küçük kız çocuğu anlamında “ağçkelat” kullanılır. Kız çocuğu olarak “ağçgena dağa” ve erkek çocuk anlamında “mança dağa” sözcükleri de kullanılmaktadır. Ergenlik döneminde çocukları ifade etmek için ise “norlus” sözcüğü kullanılmaktadır. “Orti” sözcüğü ise “evlat” ve “yavru” anlamına gelen bir sözcüktür. Ayrıca eskiden “orti” sözcüğünün sülale belirten anlamda kullanıldığına dair tanıklıklar mevcuttur. Örneğin bir süleleyi ifade etmek için “….ortik” kullanılabilmektedir. Türkçedeki “…oğulları”, “…giller” sözcüklerine karşılık gelmektedir. “Bekarortik”, “makarortik”, “vayiçortik” vb.

Hemşince de anne ve baba karşılığında sırasıyla, “mar “ve “dad” sözcükleri kullanılmaktadır.
“mar” çunim u “dad” çunim
kuğin meç martsu çunim…

Anne sözcüğünün bu kullanımın dışında “ma”, “may”, “mayila”, “mayig”, “mayrig” gibi kullanımları da mevcut. Baba sözcüğü ise seslenme sırasında genellikle “dad” yerine “baba” şeklinde kullanılır. “Ye ma inç bes es - ye anne nasılsın”, “ye baba hats udoğ es ta? - ye baba yemek yiyecek misin?” Bunlar genellikle çok bilinen kullanımlardır. Bunların dışında bir kullanım ise daha az bilinir. “Mayr ve hayr” sözcükleri nadir olarak da olsa kullanılan sözcüklerdir. Babamın küfrederken kullandığı sözcüklerin ne anlama geldiğini uzun zaman çözememiştim. Sözcükler üzerine düşünmeye başlayınca duyduğum sözcüklerin anne ve baba anlamına geldiğini anladım. “Ku hayrn u mayre k.nin şeniye…- senin ananı ve babanı s..sin köpekler” genellikle bir hikaye anlatırken kızdığı, yanlış bir hareket yapan hikaye karakterine babam bu şekilde küfrederdi.

Anne ve babadan onların kızkardeşlerine geçince bu sözcüklerle bağlantılı sözcükler çıkıyor karşımıza. Teyze anlamındaki “mokur” sözcüğü mayr (anne) ve kuyr (kızkardeş) (mayrikur) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşur. Hala anlamındaki “hokur” sözcüğü ise hayr (baba) ve kuyr (kızkardeş) (hayrikur) sözcüklerinin birleşmesiyle oluşur. Teyzenin kocası için “mokurar”, halanın kocası için ise “hokurar” sözcükleri kullanılmaktadır. Bu sözcüklere Hopa yöresinde pek rastlanmazken Çayeli Senoz vadisinde kullanılmaktadır.

Anne ve babanın erkek kardeşleri ise “keri” ve “hopar” (hayr(baba) ve ağpar(kardeş) sözcüklerinden)’ dır. Dayı ve amcanın karıları sırasıyla “keregin” (keri ve gin-dayı ve kadın) ve “oğegin” (hayr ile bağlantılı olarak oğe -amca?ve gin- kadın) dir.

Bu sözcüklerde gördüğümüz gibi “gin” kadın anlamına gelmektedir. Ermenice sözlüklerde de “gin” kadın anlamına gelmektedir. Peki kadın anlamında Hemşinlilerin kullandığı “genig” sözcüğü nereden geliyor?

-ig eki Ermenice küçültme ekidir. Bu ek Türkçedeki karşılığı  -cik olan ektir. Bu ekin kullanıldığı sözcüklere  “Bidzilig(küçücük)”, “mayrig(annecik)”, “hayrig(babacık)”, “kuyrig(kızkardeşcik)”, “hadig(tanecik)”,  “genig(kadıncık) sözcükleri örnek verilebilir. İlk dört örnek Ermenice ve Hemşincede aynı şekilde küçültme anlamını içerecek şekilde kullanılan sözcüklerdir. “Hadig” ve “genig” sözcükleri ise Hemşincede küçültme olmaksızın tane ve kadın anlamı kazanmıştır. Ermenice de “had”tane”, “gin” “kadın” anlamına gelmektedir. “Gin” sözcüğü Hemşincede “keregin” ve “oğegin” sözcüklerinde kadın anlamını korumuş görünmektedir. Ermenice konuşan arkadaşlarla yaptığımız bir sohbette kaç kardeş olduğumuzu sorduklarında “mek in hadig ağparik-biz dokuz tane kardeşiz” dediğimde gülüşmüşlerdi. Çünkü hem dokuz kardeş olup hem de bunu “dokuz tanecik” şeklinde ifade etmem komik bir durum ortaya çıkarmıştı.


Adam anlamında “mart” sözcüğü kullanılmaktadır. Bu sözcüğün kullanımı İngilizcedeki “man” sözcüğü gibidir. Yani hem insan anlamı hem adam anlamını içermektedir. Erkek anlamında ise “manç” ve “gedriç” sözcüğü kullanılmaktadır. “Gedriç” sözcüğü (Ermenice gdriç), Ermenice sözlüklerde “cesur, yiğit” anlamına gelmektedir. Hemşincede bu anlamıyla kullanıldığını annemin bir sohbetinde fark ettim. Bir arkadaşının bir tartışma sırasında aldığı cesurca tutumu anlatmak için “isman dağnine gedriç asats, inçu asoğer.-böyle doğrudan cesurca söyledi, ne söyleyecekti ise.” Sözcüğün burada cesur anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. “Gedriç” sözcüğünün çoğunlukla erkekler için kullanılması doğal olarak erkek egemen toplumsal değer yargılarından kaynaklanmaktadır. Türkçede de “yiğit” sözcüğünün sıfat olarak çoğunlukla erkekler için kullanıldığı düşünülürse, “gedriç” sözcüğünün de çoğunlukla erkekler için kullanılması daha kolay anlaşılacaktır.

mahir özkan

11 Mayıs 2013 Cumartesi

İstanbul Ergu Yaka


istanbul ergu yaka
ergu garmucov gabvadz
yes u tun ergu aşiğ
serdin meçnan pattevadz

ergu yaka gabvadza
anune istanbula
mart u genig gabvadza
anune aşikluğa

istanbule şad heru
desnul çim kezi kalu
inçbes enim u danim
ku dade izin dalu

istanbule medz kağ a
merte martu şad bağ a
hayde ertak lerniver
erand abruşi dağ a

inç pan unis istanbul
isu inu ağar kul
hayde gasim kağniver
imana çes ağar xul

istanbule hazgenes
kağniver campa çunes
hauri hed xosis gu
dzotsid memen al çunes

istanbulin campanin
arabatsov liktsadza
maxkes arer sud dağe
ku ikbaled xepvadza


kiroğ: mahir özkan


Ander Medoğum Kede


anu desa meg şapat
im yaris kağe papat
campa ela bedgenim
ana egoğa habat

kaun eyev vel hala
ardniver taduş kala
danan kağduts kednivar
indzi hed xabruş kala

viyelav cermag tsune
dzarerun dzağik ağav
ander kukkuyin tsene
im serdis xoçik ağav

barze engav as kişer
çax kuka hedetiyan
eyev oç an das kişer
vov kula hedetiyan

ander medoğum kede
kala gu campun hede
tsendevi imatser oç
ertoğum xaki hede

kiroğ: mahir özkan

Çaxal Açvi

açvid çaxala açvid
yes meçe gorsevetsa
teves tibav ku tevid
aşxares moliyetsa 

ergenam yes ku moded
açvenoud putenim
mege dzov mege ergink
kezi inçbes vartenim

sarin tsune haletsav
kede kutuk giya gu
babe mezi varetsav
çaxal açvis piya gu

 kiroğ: mahir özkan

29 Kasım 2010 Pazartesi

Nereye Gömelim?

Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın, ama koparıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için.

Hrant Dink



Resmi isim olarak yazdırılamamış olsa da herkes sokağımıza “Hopalıların sokağı” diyordu. Sokak boyunca yan yana sıralanmış iki-üç katlı evlerimiz vardı. Sokağımız, evleri birbirinden ayıran derme çatma çitleri ve nizamiyeleriyle bana sevimli bir siteyi anımsatıyordu. Nerdeyse herkes evlerinin arkasındaki parseli de almıştı. Evlerin arkasındaki bu küçük bahçeyi köyden kalma alışkanlıklarını devam ettirerek, çepeçevre meyve ağaçlarıyla doldurmuş, ortasını da lobiya, lazut, lilig, tentum, xiyar gibi sebzelere ayırmışlardı. Evlerin çatıları yoktu. Fırsatını bulduğunda veya ihtiyaç olduğunda bir kat daha çıkmak üzere kolon demirleri hazır bekliyordu.

Bir yıldan uzun süredir ilk defa geldiğim sokağın başında durmuş kendimi taziyeye hazırlarken, içimden, “bu sevimli site yok olup gidecek, ‘kardeşler apartmanı’ olacak o güzelim evler” diyordum. İçimdeki bu düşünceye, taziye evine giderken bunları düşünüyor olmanın rahatsızlığı eşlik ediyordu. Sonra “böyle durumlara dayanabilmenin yollarından biri bu belki” diye düşünerek rahatlattım kendimi. -İnsan ne kadar da anlayışlı kendine karşı.- Sokak kalabalıktı. Kalabalığa dikkat edince yeniden ölüm düşüncesiyle doldum. Çocuklar sokak boyunca koşturup duruyorlardı. Evlerin önlerinde üçer beşer kişilik insan kümeleri vardı. Hayatın hayhuyuyla uzunca zamandır görüşemeyenler, birbirine hal hatır soruyor, ölüm ve yaşamın anlamına ilişkin sözlerle süslenmiş iş güç sohbetleri ediyorlardı. Kafa kafaya vermiş çok önemli konulardan konuşuyormuş havasındaydılar. Neredeyse herkes sigara içiyordu.

Cenaze evi tıklım tıklımdı. Salonda oturanların çoğu yaşlılardı. İçeride ki odalardan kadınların ağıtları yükseliyordu. “orti im dağa orti, ergen kentid madağ ellim orti. Ter garkoğe orti. Dun enoğe orti. Serdid ağun kalets ta orti. Ye vuuuuu yes nor ertam oooortiii.- yavrum benim yavrum, uzun burnuna kurban olayım yavrum. Daha evlendirecektim yavrum. Ev yapacaktım yavrum. Yüreğine kan mı yürüdü yavrum. Ye vuuuu ben nereye gideyim yavrum” Taziye dileklerimi sunduktan sonra cenazenin evde olmadığını fark ettim. Cenaze çoktan hastaneye kaldırılmıştı. Normalde ölü evde tutulur. Evde bir gece geçirir. Cenazenin başında nöbet tutulur. Görmek isteyenler yüzünü son bir kez görürler. Sonra toprağa verilir. Usulca yanına iliştiğim gençten bir akrabamıza sordum. Cenazenin durumunun evde kalmaya uygun olmadığını, çok fazla kanadığını, bir türlü kanın durdurulamadığını anlattı.

Bu sırada içerde ölünün nereye gömüleceğine dair bir tartışma koptu. Merhumun genç bir akrabası ölüyü İstanbul’ da toprağa vermek için amcasını ikna etmeye çalışıyordu.

-Amca çocuğun durumunu gördün. Bu şekilde onu götürmek, cenazeye eziyet etmek değil mi?

-Oğlum, geleneğimiz, göreneğimiz var. Bugüne kadar hiçbir ölümüzü burada bırakmadık. Yine de bırakamayız.

-İyi söylüyorsun da bu adamın kardeşleri hep burada.

-Bugün buradalar yarın ne olacağı belli olmaz. Hem herkesin orada çayı var tarlası var. Orası bizim toprağımız oğlum. O çocuk orada yatmak ister.

-Amca şimdi ona sorabilecek durumda değiliz. Kardeşleri, “bizim gücümüz yoktur köye götürecek. Amcalarım nasıl isterlerse öyle yapalım” dediler. Çocukların durumunu biliyorsunuz. En az iki otobüs tutulacak. Onca yol.

Salonda önce bir sessizlik oldu. İhtiyar başını öne eğdi. Tespihini ağır ağır çekiyordu. Birbirine yakın olanlar kendi aralarında tartışmaya başladılar. Kimi “ben köye gömülmek isterim. Vallahi hakkımı helal etmem götürmezlerse” diyordu. Kimisi, “yahu ben öldükten sonra nereye gömülmüşüm ne önemi var. Boş versene” diyordu. “Ama tabi imkanın varsa köye gitmek yine de iyidir” demeyi de ihmal etmiyordu. Bazısı “ben babamın yanına gömüleceğim onu bunu bilmem” diyordu. Bazısı, “tarlasının manzarasından söz ediyordu.” Yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sürerken ihtiyar kaldırdı başını.

-Tamam. Ne yapalım. Burada toprağa vereceğiz artık. Kaç senedir buradayız. Daha bundan sonra gidip köye yerleşeceğimiz de yok. Madem kardeşleri de öyle istiyor, öyle olsun bakalım.

Salondaki ihtiyarların yüzünde zaman donup kalmıştı. Mutlak bir sessizlik gelip oturdu aramıza. Bir zaman sonra babam yerinden kalktı ve dışarıya yürüdü. Evin içindeki ağır havadan bunaldığım için babamın kalkmasını fırsat bilerek bende çıktım peşinden. Babam dışarı çıkarken bir yandan sigarasını hazırlıyor, bir yandan başını iki yana sallayarak söylenip duruyordu. Yanına geldiğimde fısıltıyla “para için yapıyor namussuz” dedi. “Ama baksana kardeşleri de öyle istiyormuş, ne olacak ki?” dedim. Durdu. Bana derin baktı. Yüzünü çevirdi ve yürüdü.

Olayın üzerinden aylar geçti. Her yıl olduğu gibi bahar gelince bizimkiler köye gitti. Annem ve babam mart ayı gelince köye gider, Haziran ortalarına kadar köyde kalırlar. Haziran ortalarında yaylaya çıkar, Eylül başına kadar da orada kalırlar. Ekim sonunda ise İstanbul’ a geri dönerler. Yazın ben de köye gider hem tatil yaparım hem de yaylaya çıkar bizimkileri ziyaret ederim. O yıl köye gittiğimde her zaman ki gibi çay alım yerinde köyün tek minibüsünden indim. Köyü ikiye bölen derenin üzerindeki tahta köprüden geçerek çay bahçesinin içinden kıvrılan patikadan yukarı eve doğru yollandım. Yolu yarılayıp mezarlıkların yanına geldiğimde donakaldım. Amcamın mezarının yanında bir çukur vardı. Yeni kazılmış bir çukur. Çukurun başında ise üzerinde babamın adının yazılı olduğu mermer bir mezar taşı. Babam “nereye gömelim” tartışmasını ölümünden sonraya bırakmamıştı.

Mahir Özkan

7 Kasım 2010 Pazar

AKA-DER DE HEMŞİN ETKİNLİĞİ



Anadolu Kültür Araştırma Derneği Kızılay Şube Kültür ve Tarih Komisyonu 30 Ekim Cumartesi günü dernek binasında bir Hemşin etkinliği gerçekleştirdi. Komisyonun deyişiyle: “Etkinlik hem Hemşin halkını daha yakından tanımak hem de halkların kendi kültürlerine sahip çıkma çabalarına destek olma sorumluluğuyla gerçekleştirildi.” Etkinliğin her yönüyle Hemşin kültürünü bir parça tanıtması hedeflenmişti. Etkinlik halkın giydiği kıyafetler, kullandıkları kap kacaklar, yemekleri ve fotoğrafların gösterildiği serginin gezilmesiyle başladı.

Daha sonra saat 18 de panele geçildi.

Panelde ilk olarak dernek yetkilisi ve panel moderatörü Nursel Güvendir böyle bir etkinliğe neden ihtiyaç duyduklarını şu sözlerle açıkladı: “Yüzyıllardır bir çok farklı kültüre ev sahipliği yapan Anadolu da , yok sayılan , inkar edilen, birbirine düşürülen, gerektiğinde ise katledilen halkların, en birincil hakları olan inkara karşı gelme haklarına destek olmak, kültürlerini yaşatabilmelerine katkıda bulunmak gerektiğine inanıyor ve her türlü asimilasyon ve tek tipleştirilmeye karşı birlik ve beraberlik duygularının geliştirilebilmesi için, halkların tarihlerinin ve kültürlerinin araştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu anlamıyla Karadeniz ‘deki kültürel zenginlik birçok açıdan önemli ve dikkat çekicidir.” Panel moderatörü Nursel Güvendir daha sonra: Karadeniz denilince akla ilk gelen halk genelde Lazlardır. Fakat Lazlarda, sadece farklı bir şiveyle konuşan, esprili neşeli insanlar olarak tanınırlar. Farklı bir dilleri farklı kültürel değerleri olduğu pek bilinmez. Oysaki Karadenizde çok iyi tanınmayan Lazlarla beraber Gürcüler, Rumlar, Pontuslar, Hemşinliler vb. bir arada yaşarlar. Bu halkların hepsinin de ayrı birer dilleri ve farklı kültürel yapıları vardır.”dedi.

Konuşmacılardan ilk söz alan Hopa’ da yayımlanan Biryaşam dergisinin genel yayın yönetmeni Cemil Aksu oldu. Cemil Aksu Hemşinlilerle ilgili yapılmış araştırmalar ve yazılı kaynakların neler olduğunu anlattı ve bu araştırmaların ve kaynakların oldukça sınırlı olduğuna vurgu yaptı. Kaynaklar içinde bazılarının resmi tarih tezini savunduğunu belirten Aksu, “güvenilir kaynak sıkıntısı” olduğunu belirtti. Hemşin tarihi ile ilgili araştırmalar içinde Levon Haçikyan’ ın yazdığı ‘Hemşin Gizemi’ adlı kitabın özel bir önemi olduğunu belirten Cemil Aksu, konuyla ilgili Hemşinlilerin kendilerinin araştırmalar yapması gerektiğini, özellikle sözlü tarih çalışmalarının çok önemli olduğunu vurguladı. Bu etkinliği Hemşinlilerin değil de sosyalist bir kuruluşun yapmış olmasının da çok önemli olduğunu vurgulayan Aksu: “Hemşinliler içinde kimliklerine sahip çıkma eğiliminin sosyalist kimlikli insanlarda daha güçlü” olduğunu belirtti. Çalışmalarının Halkların kardeşliği zemininde olması gerektiğini milliyetçiliğe asla prim vermemek gerektiğini belirten Aksu dan sonra Mahir Özkan söz aldı.

Mahir Özkan, Hemşin bölgesinin tarihsel olarak nereleri kapsadığını, Hemşin tarihinin resmi ve gayri resmi versiyonlarını anlatarak başladığı konuşmasında: “Fahrettin Kırzıoğlu’ nun önceden sonuçları belirlenmiş araştırmalarının bilimsel nitelikten yoksun olduklarını ve resmi tezi savunan herkesin ona sarıldığını” belirtti. K. Koch’ un seyahatnamesinin çevirisinden de söz eden Özkan, bu çeviri de bazı tahrifatların yapıldığını Rudiger Benighause’ un tespit ettiğini belirtti. Daha sonra Hemşinlilerin bugünkü durumu hakkında bilgiler veren Özkan: “Hemşinlilerin üç grupta toplandığını bu grupların, doğu Hemşinliler, batı Hemşinliler ve kuzey Hemşinliler olduğunu belirtti. Daha sonra bu grupların coğrafi dağılımlarından söz ederek, Doğu Hemşinlileri, hemşince konuşan Müslüman, batı Hemşinlileri Türkçe konuşan ancak dillerinin içinde beş yüz den fazla hemşince kelimeyi korumuş Müslüman, kuzey Hemşinlileri ise hemşince konuşan ve hristiyan topluluklar olarak tanımladı. Konuşmasının son bölümünde Hemşin dili hakkında bilgi veren Mahir Özkan: “Hemşin dili ile ilgili bugüne kadar yapılmış araştırmaların bu dilin açıkça Ermenicenin bir lehçesi olduğunu gösterdiğini” belirtti.

Mahir Özkan dan sonra söz alan Uğur Biryol, Hopa Hemşin ve Çamlıhemşin arasındaki farklardan Hemşinlilerin ekonomik yapılarından ve pastacılık geçmişlerinden söz ederek, dilin Çamlıhemşin’ de kaybedilmiş olmasına rağmen güçlü

bir kimlik bilincinin varlığını koruduğunu” belirtti. Hopa Hemşinlileriyle kopmuş olan bağların son zamanlarda tekrar kurulmasının sevindirici olduğunu belirten Biryol, kendisini dil haricinde, sevinçler, coşkular, halk oyunları, ezgiler vb. açısından baktığında Hopa Hemşinden farklı hissetmediğini belirtti.

Son olarak söz alan Harun Aksu ise kendi kültürüyle ilgili derlemeler yapmaya nasıl ve neden başladığını anlattı. İlkokula gidene kadar Türkçe bilmediğini belirten Aksu okulda Türkleştiğini, şimdi yaptığı çalışmaların sonucu olarak Hemşinlileştiğini belirtti. İlerde ne olacağımı da bilemem diyen Harun Aksu: “Ermeni olma ihtimalinin Hemşinlilerde yarattığı korku kültürünün sonucu olarak kimlik inkarının geliştiğini vurguladı. Konuşmasının kalan bölümünde Hemşin geleneklerine ve batıl inançlarına ait örnekler vererek bir çok kişinin daha önce beklide hiç duymadıkları bir kültürü tanımalarına yardımcı oldu.

Soru cevap bölümünde özellikle Pazar Hemşin’den olduğunu belirten bir dinleyicinin Ermeni olma ihtimali yüzünden artık korkmamak gerektiğini söylemesi ve kendi kimliğinin ne olduğunu hiçbir önyargıya sahip olmadan gerçekten merak ettiğini belirtmesi çok anlamlıydı.

Panel, Bekir Kilerci’nin Kimlik Kartı Şiirinin son kıtasının okunmasıyla son buldu. “ Ve karanlıklar senaryosunu parçaladığımızda / bütün şarkılarda/ kendi dilinde / şu nakarat dillenir/ BÜTÜN HALKLAR KARDEŞTİR”

Panelin ardından Harun Aksunun kavalla Hemşin ezgileri dinletisi ve Hemşinli olsun olmasın konukların tulum eşliğinde horon oynaması etkinliğe renk kattı.