Geçmişten geleceğe....

8 Ağustos 2014 Cuma

Aşuş ve Put Enuş / Bakmak ve Dikkat Etmek


Hemşince yok olma tehdidi altında olan bir dil. Bu nedenle de diline ve kültürüne sahip çıkmak isteyen, onu gelecek kuşaklara taşımak isteyen insanlarda tek bir kelimeye karşı bile büyük bir hassasiyet olması kaçınılmaz. Son zamanlarda Hemşince konuşabildiğim ailemden ve çevremden insanlarla yaptığım muhabbetlerin bir yönünü de bu hassasiyet oluşturuyor. Özellikle annemle yaptığım sohbetlerde her kelimeyi didikliyor, yeni duyduğum kelimeleri kaydediyorum. Onu bıktırma ve anlattığı konuyu bölme pahasına, benim bilmediğim, yeni kullandığı kelimenin anlamını uzun uzun açıklamasını istiyorum. Bu açıklamaları kaydediyorum.
Bir yandan da Hemşince ile ilgili yaptığım sözcük derlemeleri, taramaları ve Hemşince öykü, şiir, masal, çeviri çalışmaları sırasında ihtiyaç duyduğum kelimeleri ararken karıştırdığım sözlükler, sorduğum büyüklerden edindiğim bilgiler oldukça fazla malzeme biriktirmemi sağlamış durumda. Bu kayıtları, Hemşince’nin artık neredeyse kaybolmak üzere olan kelimelerini, deyimlerini açığa çıkarmak için yapılan arkeolojik bir kazıya benzetiyorum. Her yeni öğrendiğim kelimede büyük bir heyecan ve keyif duyuyorum. Umarım siz de saklı kelimeleri keşfederken benim aldığım keyfi alırsınız.

Aşuş

Ortalama düzeyde Hemşince bilen birisine “aşuş” kelimesi ne anlama gelir diye soracak olursanız muhtemelen cevap alamazsınız. Çünkü tek başına bu kelimeyi duymuş olma ihtimali çok zayıftır. Ama kendisine, nen aşuş, yed aşuş, viy aşuş- ver aşuş, var aşuş, derseniz söylediklerinizi anlayacaktır. Size “nen aşa” diyen kişinin sizinle aynı yükseltide, “ver aşa” diyen kişinin sizden yüksekte, “var aşa” diyen kişinin sizden aşağıda, “yed aşa” diyen kişiye ise sırtınızın dönük olduğunu bilirsiniz. Başka bir şey daha bilirsiniz. Bu kişi sizden kendisine doğru bakmanızı istemektedir. Hatta bu kelimenin geçtiği meşhur manilerimiz de vardır.
Ka cefukan u elles
Dandzetsan xavağ kağa
İndzi u desnus hana
Mem al mem al yed aşa

Yani aşuş, bakmak anlamına gelmektedir. Ama ben bugüne kadar aşuş kelimesinin tek başına bakmak anlamında kullanıldığını duymadım. Biz bakmak anlamında “put enuş” kelimesini kullanıyoruz. Ama mesela nen put aa, ver put aa şeklinde de bu kelimeyi kullanmıyoruz. Bunu fark edince bu kelimeleri sözlüklerde aramaya karar verdim. www.nayiri.com adlı bir internet sözlüğünde yaptığım taramalarda kelimelerin ikisini de buldum. Sözlüğe göre aşuş; “bakmak, göz atmak” anlamlarına geliyor. Put sözcüğü ise, puyt şeklinde geçiyor ve “dikkat” anlamına geliyor. “Put enuş” ise “dikkat etmek” anlamına geliyor. Peki Hemşince’de dikkat ne anlama geliyor. Benim bildiğim doğrudan dikkat anlamına gelen bir sözcük Hemşincede yok.

Demek ki biz birbirine çok yakın anlamları olan dikkat etmek ve bakmak kelimelerinin ikisini de bakmak anlamında kullanmaya başlamışız zaman içerisinde. Tabi bu dikkat (put) kelimesinin bakmak anlamında daha fazla kullanılmasından dolayı zaman içerisinde dikkat anlamının ortadan kalkmasına yol açmış. Ama “aşuş” kelimesinin yanındaki eklerle birlikte de olsa korunmuş olması bizim için bir şans. Bu sayede dikkat kelimesini belki yeniden dikkat anlamında da kullanmanın imkanını bulacağız.


Biraz düşününce bu kelimenin dikkat anlamına yakın kullanımlarına da Hemşincede rastlamanın mümkün olduğunu görüyoruz. Mesela birisi ile hararetli bir konuşmanın ortasındayız ve önemli şeyler anlatıyoruz. Karşımızdaki zaten bize bakıyordur. Ama biz sözlerimizi dikkat etmesini istediğimiz zamanlarda, “tun indzi put aa, astadzniyes mitkad hanel mi- sen bana bak (benim dediklerimi dikkate al), söylediklerimi aklından çıkarma” deriz. Burada tam olarak dikkat anlamına gelmese de bu kullanımının ipuçlarını veren bir kullanım olduğunu söyleyebiliriz.

Mahir Özkan
Ağustos 2014 

Ermeni Köy Edebiyatı, Hemşin Kültürü ve Çağrışımlar – 2



Ermeni köylü edebiyatında çağrışımlar aramaya, Agın / Eğin (Kemaliye)’nin Armıdan köyünün hikayelerini, yaylada, soba başında Hemşinli ihtiyarlardan dinliyormuş gibi okuduğum, Hagop Mintzuri’nin kitabıyla devam ediyorum. Yaylada dinliyormuş gibi demem boşuna değil. Bu hikayeleri okurken defalarca araya girdim. Karakterlerle sohbet ettim. Babama, anneme, ablama sorular sordum. Sohbete onları da kattım. Çünkü Mintzuri’nin eşsiz üslubu yayla evi ortamını sağlıyordu bize. O zaman buyurun bu sohbetin notları size.

Mintzuri: Turnam Nereden Gelirsin

Altınlar kitabın ilk hikayesi. Hikayenin ilk sayfasında (s.11) çağrışım yapan ilk kelime karşıma çıkıyor: Tump. Ablama dönüyorum ve soruyorum: “Bizim ağayinin aşağısındaki tarlaya miça tump (iç tepecik) demiyor muyuz biz?” Tump ile ilgili kitabın arkasındaki açıklama her şeyi yerli yerine oturtuyor. Tam da tanımlandığı gibi bir tarla bizim miça tump. Tabi miçası da iki dere arasında kalmasından kaynaklanıyor. Pliti görünce bizim pelit aklıma düşüyor (s.21). Mintzuri ballısını anlatıyor. Ben ballısını yemedim valla. Biz en fazla reçel koyardık içine. Ya da sıcakken tereyağı ve vaznad. (lor, minci)

Ama bu hikayenin benim aklıma getirdiği en önemli şey bunlardan biri değildi. Çaldığı altınları yiyemeyen Bekçi Kalos, bana Ermenilerin gömdüğü altınları arayan hazine avcılarını hatırlattı. Artvin’de buldukları bir harita ile altın arayanların, kazıdıkları her yerden kemik çıktığını söyledikleri bir muhabbete tanık olan momi, onlara sarsıcı bir laf etmişti, hiç unutmam: “Orti, hoğin dage inç teyik u inç elloğer.- Yavrum, toprağın altına ne koydunuz ki ne çıkacaktı.”

Zengin Ermeni miti geliyor aklıma. Ermenilerle ilgili ne zaman bir şeyler konuşulsa konunun bir şekilde haritalara, gömülen altınlara geldiği sohbetler... Bu hikayeleri herkes okusa keşke diyorum. Bu algıyı değiştirmek için gösterdiğim gayretler geliyor aklıma. Bu tartışmaları yaptığım insanlara o kadar dil dökmek yerine bu hikayeleri okumalarını salık verseydim keşke diyorum. Benim saatlerce anlatamayacağım yaşamı nasıl da capcanlı gözlerinin önüne sererdi bu hikayeler.

Sonbahar hikayesinde bizim Poşalar çıkıyor karşıma. (s.24) Biz de Artvin’de Ermenistan çingenesi olduklarını sonradan öğrendiğim, dillerinde Ermenice birçok kelime bulunan Çingenelere poşa deriz. Babam çocuklar sevimlilikler yaptığında, dans ettiğinde falan onları poşa diye sever.
Bir dede torununa; “Torunlarımın içinde en akıllı sen olacaksın. Kızları bırak, onlar gidecekler, elin evini şenlendirecekler” diyor. (s.29) Babama, “Kaç çocuğun var?” dediklerinde; “Dört çocuğum var, beş de kız” diye cevap verirdi. Bu ataerkillik meselesi her yerde var belki. Doğru. Ama her yerde aynı biçimde ortaya çıkmıyor. Babamın kızının evinden bahsederken sürekli “elin evi” diye bahsetmesi Armıdanlı dedeyle akrabalığından mı dersiniz?

Armıdanlılar da bizim gibi, Leğağpürde su içiyorlar laği laği (kekremsi acı bir tat). Babamın bacaklarını yemesine rağmen yoksulluktan giydiklerini söylediği pantolonların kumaşını yani valayı yere seriyorlar, yemek yemek için üzerinde.

Isdanbol hikayesi bizim gurbetçiliğimizi hatırlatan, ve hasret çekenlerin derdine tercüman olan şu sözlerle kalacak aklımda: “İstanbul’u methetmeyin, aşağılıktır; dağları dumanlı, yolları taşlıktır. İt gibi ulusun İstanbul’u diken, unutur bizi oraya giden.”

Çocukluk hikayesinde çocukluğumun kuşu kukku çıktı karşıma. Hem de aynı, o zamanki gibi utangaç. Biz de sadece sesini duyar, kendisini göremezdik. Bizim için artık efsaneleşmiş bir kuştu kukku. “… biz ona ‘gugguuu’ diye seslenirdik. Sonra da o ‘gugguuu’ derdi… usanana kadar…’eee sen seslen dur, biz artık söylemiyoruz’ derdik. O, biraz durur gene başlardı. O bizi görür, biz onu göremezdik.”(s.55-56)

Analarımız, tanıdık kelimelerle başlayan bir hikaye. Mayr, hayr, hars. Anne, baba, gelin. Ama bu hikayede öğrendiğim belki de en ilginç şey şu: Şehirli Ermeni arkadaşların aksine Armıdanlıların bizim gibi, yaşlı kadınlara mama (mami, momi) demeleri (s.67): “Bizleri ninelerimiz büyütürdü. Analarımızın görevi bizi sütten kesilene kadar emzirmekti… Utanırlardı bizi sevip okşamaya. Evde kaynanaların ve başkalarının varlığında bizi kucaklamaz, bizi alıp oturmazlardı. Kınanır, ayıplanırlardı.”(s.68)
Hemşinli çocuklar da momilerinin koynunda büyüdü çoğu zaman. Anneleri çay toplarken momi ile yaylalara çıktı. Anadilini, doğal ortamında öğrenen belki son kuşak olacak momileri ile yaylalara çıkan o çocuklar. Gelin kaynana ilişkileri ne çok benziyor bizimkilere. Başka bir sürü ritüel, hepsi resmedilmiş. Babamın annemin anlattıkları geliyor aklıma. Bizimkilerin birbirlerine seslenirken hala isimlerini söylememeleri geliyor aklıma. Bizimkiler yani annem ve babam hala birbirlerine seslenirken “Kimanas ta? Duyuyor musun?” derler. Armıdanlılarda var da, İstanbullularda kalmış mıdır, bilmem.
Bebeğe Armıdanlılar bılig diyorlar. Aslında biz de bulig diyoruz. Ama kullanımı çok daralmış. ‘Gözümün bebeği’ anlamında “açvetses bulige” diyoruz mesela kıymetlilerimize. Bu anlamıyla birkaç manide de rastlamak mümkün.

İlk çocuk’ta çocukluk yıllarımın bir ünlemi ile karşılaşıyorum. Biz köyde çay toplarken benim çok önemli bir görevim olurdu. O zamanlar ne teleferik vardı ne de en uzak tarlalara kadar giden araba yolları. Çayları tarlalardan kendi sırtımızda galatlarla taşırdık. Tabi bir de eşek veya at gibi yük hayvanlarıyla. Bizim eşeğimiz olurdu. At alacak kadar zengin değildik. İşte bu eşeğin sorumluluğu bende olurdu. Aynı Armıdanlı çocuklar gibi ben de “çooo!” diye bağırırdım da sözümü dinletemezdim eşeğe (s.87).

Utanç’ta da analarımızda olduğu gibi gelinlik meselesi çıktı karşıma. Hem de tam adıyla gelinlik etmek, dil saklamak diye. Büyüklerinin yanında konuşamayan, utanan sıkılan gelin; büyüklerinin yanında kocasının yanına gidip yatamayan gelin, nasıl da tanıdık geliyor (s.92). İşte, Sila hikayesinde anlatılan başka bir gelin. Kendisine getirilen hediyelere nasıl gizli seviniyor. “Sıloyan’ın karısı Areknaz hepsini taşıdı, sandık odasına götürdü. Onlar evin kızıydı, çekinmezlerdi. Kendisi gelindi, evin geliniydi, kaynanasının, kaynanalarının, kaynatasının yanında sevincini belli edebilir miydi?”(s.258)

Şaban Ali’nin hikayesinde kitabın en büyük sürprizi saklıydı. Ben Ermeni köylü edebiyatında Hemşin çağrışımları ararken, bu hikayede Hemşinlinin kendisi kanlı canlı karşıma çıktı. Hem de Mingrel Laz Hasan da cabası. “Hasanın konuştuklarını bazen anlamaz tekrar ettirirdim” diyor yazar.  Bugün bile bazılarının Hıristiyan oldukları için Mingrellerle Lazların ortak köklerini reddettiği düşünülürse 1930’larda geçen bir hikayede bu isimlerle karşılaşmak heyecan verici (s.109).

Hemşinli Şaban Ali ile aralarındaki diyalog ise çok ilginç:
 “…Vartavar ayında gene ‘Vazanağpür’ e gidiyor, eğlenceler yapıyor musunuz?”
“Her yıl gideriz, eğleniriz.”
Oşin sağ mıdır? Yaşıyor mu?”
“Yaşlıdır ama sağlıklıdır, yaşıyor.”
“Nasıl olmuş da O, bir tek Ermeni kalmış aranızda?”
“Bizim köylüler saklamışlar. O’nu da bizden, bizim köyden sayıyoruz.”
“Biz Ermenice konuştuğumuzda siz anlıyor musunuz?” diye sordum.
“Siz, bizler gibi konuşmuyorsunuz, anlamıyoruz; birkaç kelime anlıyoruz.”
“Bak şimdi, siz ‘usdi gukas, tor gertas’ dersiniz, yani ‘nereden gelirsin, nereye gidersin?’ biz de urge gukas, ur gertas’ deriz. (s.111-112)

Isırgan otuna ne dediklerini sorduğunu ve verdiği cevabı hatırlatıp ekliyor. “Kalıbımı basarım, İstanbul’daki elli-altmış bin Ermeni’nin içinde on kişi çıkmaz ısırgana Ermenice yeğiç dendiğini bilen.”(s.112)
Hikayenin içinde bugünün bir çok tartışmasını bulmak mümkün. Bir yandan Karadenizlilerin hepsine Laz diyor. Bir yandan Lazca konuşan Laz’ı ayırmak için Mingrel Laz diyor. Verdiği örnek cümleye bakılırsa Hemşin’de o tarihlerde hala Hemşince konuşulabiliyor. Ve tabi bugün hayal meyal hatırlanır olan vartavar şenliği her yıl kutlanıyor. Dikkat çeken başka bir şey ise bunca yıl geçmesine rağmen İstanbul’daki Ermeni nüfusunun hala o günlerde telaffuz edilen sayılarda olması, hiç çoğalamaması. Ayrıca hala tanıdığım İstanbul Ermenisi birçok arkadaşım ısırgana eğinç dendiğini bilmiyor, Rize Hemşindekilerin çoğu ise bu kelimeyi hala biliyorlar, artık Hemşince cümle kuramıyor olsalar bile. Tabi merak ettğim başka bir şeyse şu: Acaba Oşin’e ne oldu? Çocukları, torunları var mıydı? Hala onu tanıyan birileri var mı oralarda?

Yılan parmağımı soktuuu! Yılan parmağımı ısırdı; hikayesinde ölüm ve ölüm karşısındaki tepkilerin nasıl bizimkilere benzediğini gördüm. Ağıt yakanların adeta bir hikaye anlatır gibi; olayı, ölenin hayallerini, onunla yaşadıkları anıları anlattıkları yakarışları bizim kovuşlara benziyor: “… annen baban sağ, bacıların, evlatların sağ, sen nasıl dünyayı bıraktın gittin? Tışho, Tışho! İrisgin oldun, derbabayla beraber öleydin de bugünü görmeyeydin. Tışho! Tışho! Sen nasıl bağ evinin kilidini alayım dedin de asmanın altına bakmadın, kilit yerine yılanı tuttun, alnına bu mu yazılıydı?” Ağıtlar olduğu gibi ölü evine bir hafta boyunca köylülerin yemek yapıp götürmesi geleneği de tanıdık ve bizden.(s.168-169)

Biz ne giyerdik?de benim dikkatimi giysilerden ziyade bir gelenek çekti. Düğün yemeği. Bizim bir geleneğimiz vardır. Düğün zamanı gelin, eniştenin evine getirildiğinde erkek tarafı bir ziyafet vermek zorundadır. Bu ziyafette kız tarafından biri çıkar ve sofraya çeşitli yiyecekler ister. Buna raşa istemek deriz. İşte bu ziyafet geleneği Armıdan’da da varmış. “Neler istemezlerdi ki! Kaymak, bal, şarap, tulumla şarap, balla karışık şarap, gelinin kardeşi için boyu kadar ballı sucuk. İsterlerdi! Kızlarını veriyorlardı, ne diyebilirdik? Mecburduk vermeye, hizmet etmeye.”(s.195-196)

Tek tek hikayelerin dışında, neredeyse bütün hikayelerde bizim oraları hatırlatan bir yer ismi, tarla ismi, yemek ismi, bir nesne ismi karşıma çıkıp duruyor. Bu yer adlarından bazılarını paylaşmak istiyorum. “amırkar- sağlam taş, adzvidag- bahçe altı, bader- duvarlar, bekirtsik- bekirgil, çırap- su kıyısı, gaban-geçit, garmir kar- kızıltaş,  garmir hoğer, kızıl topraklar, karnan campaner- ilkbahar yolları, leğ ağpür-acı çeşme, lusağpür, ışık çeşme, teğ çur- şifa suyu, vernağpür- yukarı çeşme, yergu karug- iki taşçık. Bugün gidin gezin hem Hopa’nın hem Rize’nin Hemşin köylerinde bu yer adlarına benzer adlara her yerde rastlarsınız.

Ermeni köy edebiyatının birkaç örneğini okumak bile benim üzerimde belki de birçok makalenin, bilimsel çalışmanın, tumturaklı lafların ötesinde bir etki yarattı. Çünkü anılarımdaki ve hatta zaman zaman hala içinde bulunduğum yaşamın öyküleri bunlar. Aynı zamanda bu hikayeler bana dinini değiştirmenin öyle her şeyin değişmesi anlamına gelmediğini bir kere daha gösterdi.


Hemşinliler de toplumun diğer kesimleri gibi hızla kentleşiyorlar. Dillerini ve kültürlerini yaşadıkları ve yeniden ürettikleri alanlardan hızla büyük şehirlere veya kendi şehir merkezlerine geliyorlar. Bu durum asimilasyonu hızlandırıyor ve kaçınılmaz görünüyor. Ama hala yapabilecekleri bir şeyler var:  Geçmişlerini keşfetmenin ötesine geçip onu fethetmek ve bu sayede dillerinin ve kültürlerinin yok olmasını engellemek, onu geleceğe taşımak gibi, dillerinin ve kültürlerinin geniş coğrafyasıyla bağ kurmak gibi… Ermeni köylü edebiyatı okumaları bu açıdan da önemli bir olanağın farkına varmamızı sağlıyor. Hemşinlilerin asimile olmadan kentlileşmesinin bir imkanı bu aynı zamanda. Ortak kültürel geçmişe yaslanarak kentli Ermenilikle bağ kurmuş bir Hemşinlilik. Zira Hemşinliliğin kentli Ermeni kimliğine katabileceği çok şey var; kentli Ermeni kimliğinin yeni kentlileşen Hemşinlilere katacağı çok şey olduğu gibi.


Mahir Özkan
Ağustos 2014





7 Temmuz 2014 Pazartesi

Din ve Hemşinli Kimliği / Mahir Özkan

(Temmuz 2014' te İletişim Yayınları tarafından yayınlanan, Uğur Biryol'un editörlüğünü yaptığı Karadeniz'in Kaybolan Kimliği isimli kitapta yer alan makalem)

Ortak bir geçmişten gelmiş olsalar bile Müslüman ve Hıristiyan Hemşinli topluluklarının Hemşinli kimliği ile ilişkileri birbirinden farklı biçimler almış görünüyor. Bu farklılığın dinin kimlik algısı üzerindeki etkisinden kaynaklandığı söylenebilir. Hemşin Ermenicesi konuşan Müslüman topluluk ile Hemşin Ermenicesini artık konuşamayan Müslüman topluluğun kimlik algılarının birbirine çok benzer olmasına karşın Hıristiyan Hemşinli toplulukla farklılaşması bu tezi güçlendirmektedir.  Bu durum Hemşinlilerin inanç tarihini,  inançlarındaki değişimleri ve Hemşinli kimliği açısından bu değişimlerin neler ifade ettiğini ortaya çıkarmayı gerekli kılmaktadır. Hemşinlilerin inançlarını üç döneme ayırarak incelemek mümkündür: Hıristiyanlık öncesi inançlar, Hıristiyanlık dönemi, Müslümanlık dönemi.

Hıristiyanlık Öncesi Hemşin İnançları

Hemşinliler Hemşin bölgesine geldiklerinde Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı Hıristiyan bir topluluktu. Dolayısıyla Hemşinlilerin Hıristiyanlık öncesi dönemlerinden kalmış yazılı belgelere ulaşmak son derece zordur. Ancak yine de bu döneme dair bazı bilgilere ulaşabiliriz. Bunun için iki kaynağımız bulunuyor. Birincisi Ermenilerin Hıristiyanlık öncesi tarihi, ikicisiyse Hemşin geleneksel inanışları ile ilgili çalışmalar. Birinci kaynaklardan elde edilecek bilgiler ile ikinci kaynaklardan elde edilecek bilgilerin karşılaştırılması, ayrıca bu bilgilerin bir de bugün yaşayan Ermeni geleneksel inançları ile karşılaştırılması Hemşinlilerin inanç tarihi açısından önemli sonuçlar çıkarmamızı sağlayacaktır. Birçok geleneksel inanç din değiştirme durumunda bile varlığını sürdürmektedir. Bazen yeni dine uyumlu biçimler alarak varlığını sürdürürken bazı durumlarda yeni dinin batıl, sapkın vb. olumsuz değerlendirmelerine rağmen varlığını sürdürebilen inançlara rastlamak mümkündür. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Canan Seyfeli Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan makalesinde, yaşayan halk inançlarının kadim inançlar hakkında fikir vereceğini belirtiyor:

“Ancak halk inançları halkın yaşam alanında, ruhsal dünyasında şiddetli etkisiyle varlığını sürdürür. Hatta hâkim dinin savunucuları, kendilerini koruyucu addedenlerinin mücadelesi bozucu, bâtıl, sapkın vb. olarak gördükleri halk inançlarını yok edemedikleri gibi bazen kendileri dahi yaşamayı sürdürürler. Dolayısıyla halk inançlarının da tıpkı değişim gibi kültürün bir parçası ve canlı olduğunu söyleyebiliriz. Böyle karmaşık bir yapıya sahip halk inançları yaklaşık on yedi asır önce Hıristiyanlığı kabul etmiş ve birçok farklı bölgeye dağılmış olan Ermenilerin yaşamında varlığını sürdürürken, çoğunlukla izlerinden hareketle kadim inançlarla ilişkilendirilebilmektedir. Dolayısıyla halk inançlarının birinci derecedeki kaynağı yaşayan halktır.”[1]

Canan Seyfeli makalesinin devamında yaşayan Ermeni halk inançlarına bazı örnekler veriyor.

“Günümüzde Ermeniler arasında su ile ilgili inanç ve uygulamalar Hıristiyanlık öncesi dönemin izlerini taşımaktadır. Vartavar (Vardavar) ile İsa Mesih’in Suret Değiştirmesi ve İzzet Yortusu birleştirilerek kutlanır. Haziran’ın son haftaları ile Temmuz’un ilk haftalarında yıldan yıla Paskalya’ya göre değişmektedir. Bu kutlamanın birçok ismi vardır ve Su Panayırı da denir. Su panayırında su şakaları yapılır ve eğlenilir. Bu adetin Nuh Tufanı’ndan kaldığı ileri sürülmektedir.”[2]

Vartavar şenliklerinin Hıristiyanlık öncesi dönemden kalma bir halk inancına dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak Ermenilerin Hıristiyan olması sonrasında Hıristiyan inancına uyumlu hale gelen bu şenlik, Hemşinliler Müslüman olduktan sonra dinsel anlamından tamamen sıyrılmıştır. Belki bu biçimiyle Hıristiyanlık öncesi haline daha yakın hale gelmiştir denilebilir. Varlığını sürdürmek için ya Müslümanlığa uyumlu hale gelecekti ya da din dışı bir geleneğe dönüşecekti. Belli ki inanç biçiminden bir gelenek biçimine dönüşerek varlığını sürdürmüştür.

Hemşinli yazar Uğur Biryol bu durumu şu şekilde tespit ediyor: Batı Grubu Hemşinlileri Ermeni olduklarını reddetseler de Vartavar (Hemşin'de Vartevor deniliyor), Hodoç gibi Ermeni geleneklerini, şenliklerini devam ettiriyorlar.”[3]

Laz yazar Gubaz Çibarişi de aynı şekilde: “Batı Grubu Hemşinlileri arasında Vartavar (Hemşin'de Vartevor deniliyor), Hodoç gibi Ermeni gelenekleri ve şenliklerini bulunmaktadır.”[4] diyerek bu durumu tespit ediyor.

Eski Ermeni inançlarının izini sürmeye bir romandan devam edelim. Ünlü Alman yazar Franz Werfel’in 1929 da Suriye ve Antakya’yı ziyaret ederek topladığı verilere dayandırarak yazdığı Musa Dağ’da Kırk Gün adlı roman soykırım günlerinde Antakya’ da yaşananlardan bir kesit veriyor. Romanı okurken anlattığı konunun geneli açısından pek de önemi olmayan bir ayrıntı dikkatimi çekiyor: “Kocası, küçük bir oğlan çocuğu göndererek, bu zor doğumda kendisine yardım etmesi, böyle durumlarda doğuran kadının evini kuşatan yaşlı cadıları kovarak, çeşitli büyülerle kadına yardımcı olması için onu çağırmıştı.”[5]

Bu ayrıntı dikkatimi çekmişti. Çünkü annemin kendisinin ilk doğumuna dair anlattıklarıyla aynı inancın izlerini taşıyor. Annem ilk çocuğunu doğurduğunda; “cadının kendilerine musallat olduğunu, hatta bir gece kendisine ve koynunda uyuyan bebeğe saldırdığını, bebeğini ağzına tepmeye çalıştığını ve kendisinin bebeği ısırması ve bebeğin bağırmasından sonra kaçtığını” anlatıp durur. Bu arada o günün izi ağabeyimin alnında hala durmaktadır.

1915 de Antakya’daki bir Ermeni evinde yaşananlarla 1959 da Hopa’daki bir evde yaşananların benzerliği Hıristiyanlığında Müslümanlığında öncesine giden bir inancın ipuçlarını veriyor bize.

Takibimize edebiyattan devam edelim. Ermeni taşra edebiyatının en önemli yazarlarından, asıl adı Hampartsum Gelenyan olan Hamasdeğ, Harputludur. Ancak eserlerini doğup büyüdüğü topraklarda değil Amerika’da vermek zorunda kalmıştır. Ancak hikayelerinde doğup büyüdüğü yerler ve oradaki yaşantı canlı bir şekilde resmedilmiştir. Harput’ta geçen öykülerde Hemşinlilerin inançlarında dair izler bulmak heyecan verici bir deneyim oldu benim için. Hemşinlilerin önce deneyimli bir cadı sayesinde danaların yüreklerini yiyerek deneyim kazanan sonra da bebeklerin yüreklerini tırnaklarıyla çıkarıp yiyen cadısı Harput’ta da iş başındaymış meğer:

“Ona, sanki can alıcılar kendi evine yaklaşıyorlarmış gibi geliyordu; tıpkı anahtar deliklerinden süzülerek evlere giren ve bebekli kadınların yüreklerini uzun tırnaklarıyla deşip karanlıkta rüzgarla birlikte uzaklaşan allar gibi”[6]

Cadıyla birlikte Harput’ta perinin de izine rastlıyoruz:

“… ‘Keçiye bakın keçiye’ diye bağırdı içimizden biri. Sesi yankılandı ve birbirimize baktık. Daha sonra bir kayanın tepesinde aniden beliren keçiyi gördük. Adeta kayaların bağrından çıkmış, sesimizin canlılaşmış yankısıydı ya da yankıyı üreten sahici bir peri….. peşinden ise, rüzgara kapılmış bir tay, dağ perilerine özgü tuhaf sıçrayışlarıyla bir dağlı oyunu sergiliyordu.”[7]

“Onun sesi, Surp Sarkis Dağı’nın kayalarına konan güvercinlere dönüşmüş perilerin seslerinden de tatlı ve güzeldi.”[8]

Kaya tepelerinde gezen, hayvan kılığına giren, sesiyle insanları büyüleyen periler. Bir Harput hikayesinde çocukluğumda derede yüzerken dağa doğru dönüp yürümeye başlayan ve “beni çağırıyorlar duymuyor musunuz?” diyerek yürüyen arkadaşım geliyor aklıma. Ya da karanlık bir dereden geçerken karşısına çıkan hayvanın birden bire başka bir hayvana dönüşüp kaybolduğunu anlatan momilerin hikayelerine. Bütün Hemşin köylerinde ve yaylalarında bunlarla benzer hikayeler dinleyebilirsiniz. Buraya çok meşhur bir Hemşin şarkısından bir dörtlük aktaralım örnek olsun diye: “ karşiya kayalara/ peri bağirur peri / kar yağdi da kapatti / koniştuğumuz yeri”

Bunların yanında inançların önemli unsurlarından biri de dualardır. Dualar dinin nitelikleri hakkında bize fikir verir. Pagan dönemin duaları ile tek tanrılı dinlerin duaları birbirinden farklıdır. Tek tanrılı dinlerde insanlar dileklerinin gerçekleşmesi için tanrıya yakarırlar. Yalnızca tanrıdan medet umarlar. Ancak tek tanrılı dinlerden önceki pagan dinlerde çeşitli doğa nesnelerine güç atfedilir. Bu dinlerde doğa unsurlarının sahip oldukları güce gönderme yapan ritüeller bulunur. Bunların en yaygınları güneş, ay, nehirler, dağlar, yıldırımlar gibi doğa unsurlarıdır.

Hemşinliler içerisinde yaygın olan sağaltma dualarıyla ilk karşılaştığımda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Çünkü duyduğum ilk dua beklentilerimden çok farklıydı. İlk şaşkınlığımı annem duayı ablama öğretmem için bana öğreteceğini söylediğinde yaşadım. Neden kendisinin öğretmediğini sorudum doğal olarak. Böylece duayı ancak erkeğin kadına kadının erkeğe öğretebileceğini, aksi durumda duanın sağaltıcı işlevini göremeyeceğini öğrendim. Bu kadarı bile bildiklerimizden farklı bir duayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Ancak beni asıl şaşırtan bu kadar gizli tutulan ve özenilen duanın dili oldu.

Annemin çapuş dediği ve korkusundan dolayı yemeden içmeden kesilmiş, belirli bir nedeni yokken uyku ve iştah sorunları yaşayan insanları iyileştirmek için okuduğu korku duası Hemşince idi. Dua şu şekildeydi: “Ombuot kuka vordali ked kuka demdembali, gove, tane, serdid vaxe  dağe (yıldırım geliyor, uluyan dere geliyor demdembali, inek, ayran, yüreğindeki korku yerine)”. Duayı okurken bir yazma ile okuduğu kişiye yaklaşırken yazmayı topluyor, daha sonra topladığı yazmayı kişinin göğsünün dört köşesine değdiriyordu. Dua bitince de elindeki yazmayı yere atıyor bir kere daha duayı okuyordu.

Başka bir örnek ise yine korku duası olarak Ayla Vayiç tarafından aktarılan bir dua: “Havn u tar e, giyagn u var e, govn u geter e, xoçn u kar e, lern u erese, lern u tağ e, ta vaxetsir, sirded pax ellitoğ (tavuk ve tüneği, ateş ve acısı, inek ve süt sağma kabı, koç ve kuzusu, yayla ve yüzü, yayla ve ilacı, eğer korktun ise, yüreğin huzurlu(rahat) olsun)”

Bu duanın ne Müslümanlıkla ne de Hıristiyanlıkla bir ilişkisi bulunmuyor. Bu dua Hemşinlilerin Hıristiyanlık öncesi zamanlardan gelen kadim inançlarına ait olmalı. Hemşinliler açısından bu çok önemli. Çünkü Hemşinlilerle ilgili çalışmaların birçoğunda -bilimsel açıdan çok ciddiye alınmayan iddialar da olsa- Hemşinlilerin bir kısmının Ermenice konuşması, bir kısmının da kullandığı Türkçe ağzında Ermenice birçok kelime bulunması, belli bir dönem Ermenilerle bir arada yaşamış olmak veya “dönemin hak dini” olan Hıristiyanlığı benimsemiş olmakla açıklanmaya çalışılmaktadır. Yani bu iddiaya göre; Hemşinliler bir Türk boyudur ve Hıristiyanlıkla birlikte Ermenice öğrenmişlerdir. Ancak korku dualarının bize gösterdiği bu iddianın tam tersidir. Buna göre; Hemşinlilerin Ermenice ile ilişkileri Müslümanlıktan da Hıristiyanlıktan da eskiye dayanmaktadır. Çünkü bir dini sonradan öğrenen bir topluluk geleneksel halk inanışlarını değil formel dini öğrenir. Geleneksel inançlar ise o formel dinin içine sızar ve kendisine varlık alanı açar. Burada da bu durum gerçekleşmiştir. Kadim Ermeni duaları hem Hıristiyanlığı hem Müslümanlığı aşarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Hemşinliler, Hıristiyanlık ve Müslümanlık

Ermeni coğrafyasında Hıristiyanlık 1. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamıştır. Ancak uzun yıllar boyunca Ermeni kralları Hıristiyanlığı kabul etmedikleri için Hıristiyanlar kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlar ve zulüm görmüşlerdir. 301yılında ise Hıristiyanlık ulusal din olarak resmen kabul edilmiştir.[9]

Hemşinlilerin ataları olan Ermeni toplumunun Hemşin’ e göçünün tarihini ise tarihçi Ğevond’ un anlatımına dayandırarak Levon Haçikyan 789-790 olarak belirliyor.[10] Dolayısıyla bölgeye göç eden Ermeni topluluk geldiğinde Hıristiyan bir topluluktur. Osmanlı egemenliğinin başladığı döneme kadar da bu konuda çok bir tartışma yoktur. Bu tarihlerden sonra bir yandan Müslüman nüfusun yerleştirilmesi bir yandan da vergi politikalarıyla bölge nüfusunun Müslümanlaştırılmaya başlandığını söyleyebiliriz. 1530 yılına ait tahrir defterlerindeki kayıtlarda Hemşin nüfusunun %38.1’ini Müslümanların, 61.9’unu Gebran(gayrimüslim)ların oluşturduğu görülmektedir.[11] Acaryan, Hemşin Lehçesi Araştırması adlı eserinden 20. yüzyıl başında 20.000 Hıristiyan ve ondan biraz fazla sayıda da Müslüman Hemşinlinin yaşadığını belirtiyor.[12]

Hemşin bölgesine yerleştirilen küçük topluluklar olduğunu biliyoruz. Ancak tersi durumlarda yaşanmıştır. Hemşin’e yerleştirilmiş bazı aşiretler yerel halkla yaşadıkları bazı sorunlardan dolayı Hemşin bölgesinin dışına, Çıldır’a yerleştirilmişlerdir. Bu grupların Hemşinliler tarafından Çadır Kürtleri olarak tanımlanan topluluk ve Çerkes grupları olduğu değerlendirilmektedir.[13] Hemşin coğrafyasının fazla nüfus barındırmaya elverişli olmayan özellikleri de dikkate alındığında, Hemşin’in İslamlaşmasının yerleştirilenlerden çok, bölgede yaşayan Hıristiyan Hemşinli Ermenilerin Müslümanlaş(tırıl)ması yoluyla gerçekleştiği söylenebilir. Bölgenin İslamlaşmasında etkili olan nedenler arasında Müslüman Hemşinli Ermenilerin sayısının artması ve toplumda ağırlık kazanmasıyla Hıristiyan Hemşinli Ermenilerin batıya doğru göç etme eğilimlerinin artmasını da saymak gerekir. Osmanlı arşivinde Hodoçur’daki  Katolik Ermenilerin otlaklarına Çençuva köylülerinin müdahalesi ile mera nizamının bozulmasına dair yazışmalar mevcuttur.[14] Bu bilgiler dikkate alındığında bölgenin Osmanlıların eline geçmesiyle başlayan Hemşin ve Türkiye’deki Hemşinlilerin Müslümanlaşma süreci, kalan son Hıristiyan Hemşinlilerin de 1915’ te soykırıma uğraması ve sağ kalanların Karadenizin karşı kıyılarına göç etmesiyle birlikte tamamlanmıştır diyebiliriz.

Müslüman ve Hıristiyan Hemşinliler Açısından Hemşinlilik

Son yıllarda Müslüman Hemşinli Ermeniler ile Hıristiyan Hemşinli Ermeniler arasındaki iletişim ve kültürel ilişkiler artmıştır. Hıristiyan Hemşinlilerden Hemşin ve Hopa’yı ziyarete gelenlerin sayısı arttığı gibi, bölgemizden Sohum, Soçi, Krasnodar ve Moskova’ya gidenler ve oradaki Hıristiyan Hemşinli Ermenilerle ilişkiler geliştirenler olmuştur. Vova müzik grubunun Temmuz 2008 Erivan konseri belki de ilk kültürel temas sayılabilir. Hemşin kültür haftası kapsamında yapılan konser etkinliği sırasında Abhazya’dan gelen Hemşin Halk Oyunları ekibinin gösterisini izleme fırsatımız olmuş, Hıristiyan Hemşinli Ermenilerle konuşma, manilerini, geleneklerini dinleme fırsatını bulmuştuk. Bu deneyimlerin gösterdiğine göre din haricinde kültürel özellikler bakımından bizimle aynı özellikleri taşıyan bir toplumla karşı karşıyaydık.  Daha sonra Moskova’daki Hıristiyan Hemşinlilerin Derneği Vova müzik grubunu konser vermek üzere Moskova’ya davet etti. Vova Haziran 2012 de Moskova’da, Ekim 2012 de ise Soçi’ de konserler verdi.

Bu ilişkilenmelere internet ortamındaki paylaşımlarda eklenmelidir. Bugün Hıristiyan Hemşinli Ermeniler hakkında birçok bilgiye sahibiz. Müzisyenlerini, manilerini, konuşma biçimlerini, geleneklerini biliyoruz.   Ayrıca nakliyat sektörü ve Rusya’ ya çalışmaya giden insanların sayısının son zamanlarda artmasının da bu etkileşimin ve iletişimin gelişmesinde önemli payı olduğunu belirtmek gerekir. Bu son ilişkilerin etkileşimin kitlelere yayılmasında daha etkili olduğunu söylemek de mümkündür.

Hıristiyan Hemşinlilerle kurulan ilişkilerin öğrettiği en önemli şey benim açımdan iki topluluğun Hemşinlilik algısı arasındaki farktı. Çünkü Hemşinlilerin tarihi ile ilgili yeterince bilgi sahibi olmayan Hemşinli Ermeniler kendilerine Hemşinli bile demiyorlardı. Karşı kıyılara nereden gelmişlerse oralı olduklarını söylüyorlardı. Örneğin; Sevkedtsi im (Karadereliyim), Caniktsi im(Samsunluyum), Ordutsi im (Orduluyum) ve Hamşentsi im (Hemşinliyim). Hepsi Hemşin Ermenicesi konuşan ve aynı kültürün insanı olduklarına dair bir bilince de sahip olan insanlar Hemşinli olayı, bir memleketten olmak anlamında, coğrafi bir aidiyet anlamında kullanıyorlardı. Bundan dolayı da Hemşin’den Rusya’ya göçten daha erken dönemlerde batıya doğru göç etmiş olanlar kendilerini Rusya’ya göç ettikleri kentli olarak tanımlıyorlardı. Kökenlerinin Hemşin’den geldiğini bilenler de Hemşinlilik diye bir kimlik algısına sahip değillerdi. Kendilerini Ermeni olarak tanımlıyorlardı.  Yani onlar açısından Hemşinli Ermeni olmak ile Vanlı Ermeni olmak arasındaki fark diyelim ki Erzurumlu Türk olmakla İzmirli Türk olmak arasındaki fark kadardır.

Ancak Müslüman Hemşinli Ermeniler için Hemşinlilik bir kimlik haline dönüşmüştür. Hemşinliler Hemşinliyim derken, bir coğrafyaya değil bir aidiyete vurgu yapmaktadırlar. Bölgede yaşayan diğer halklarla kendilerini ayıran bir işlev vermektedirler Hemşinlilik kavramına. Peki, neden Ermeni bir topluluk Müslüman olunca kendisini “Müslüman Ermeni” olarak değil de, yeni bir kimlikle, Hemşinlilikle ifade ediyor?  Bu sorunun yanıtını, Ermeni kimliğinin Ermeniler tarafından nasıl anlaşıldığını ve Osmanlının milletler sisteminde Ermeni kimliğinin ne anlama geldiğini ortaya koyarak verebiliriz.

Ermenilerin birçoğu açısından Ermeni kimliğine sahip olmak demek Ermeni Apostolik kilisesine bağlı olmak demektir. Peder Daniil Kukuyan, Polonyalı Ermenilerin bırakın İslam’ı, Katolik mezhebini benimsemelerinden bir nesil sonra asimile olduklarını belirtmektedir. Tam tersine Türkçe konuşan Edessiya köyü sakinlerinin Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlı kalmaları sayesinde Ermeniliklerini korumayı başardıklarını ve ana dillerini de tekrar kazandıklarını belirtmektedir.[15] Kukuyan bu tespitlerinden şu sonuca varıyor: “Ermenilerin gücü çeşitliliğe rağmen manevi eksenine ve temeline, bir diğer deyişle Surp Ecmiadzin’e bağlı olmaktadır”[16] (Türk-İslam sentezi dediğimiz ideolojiye ne kadar da benziyor!!.) Bugün Ermeni kimliğini din ekseninde tanımlamama yönünde bir eğilimin de yaygınlık kazanmaya başladığını söyleyebiliriz. Ancak hala din eksenli Ermeni kimlik algısı çok güçlüdür. Bugünkü duruma bakarak Hemşinli Ermenilerin Müslümanlaştığı dönemde dinin çok daha fazla etkili olduğunu anlayabiliriz sanırım. 

Osmanlının algıları açısından duruma bakarak aynı durumu tersinden kavrayabiliriz. Osmanlı’da uygulanan “millet sistemi” ne göre her inanç topluluğu bir milleti oluşturuyordu.  Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nda tüm Sünni gruplar bir millet kabul edilirken, azınlıklar yani gayrimüslimler sadece dine veya mezhebe göre değil aynı zamanda etnik gruplarına göre de ayrı milletler oluştururlardı. Örneğin Ermeniler tek bir millet olmayıp Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan milletlerine ayrılırlardı.  “19. yüzyıla kadar millet kavramı, hiçbir zaman bir ırkı, etnik bir grubu ya da ortak bir dile sahip toplulukları ifade etmek için kullanılmamıştır.  Millet terimi Tanzimat ile birlikte önce kısmen, sonra tamamen kavimleri belirlemek amacıyla kullanılmıştır.”[17]

Bu durumda Müslüman olan Hemşinli Ermenilerin kendilerini Ermeni olarak tanımlamalarını beklemek imkansız gibidir. Hem Osmanlının millet tanımı hem Ermenilerin Ermeni kimliğine ilişkin algıları buna izin vermemektedir. Bu durumda Müslümanlaşan Hemşinli Ermenilerin kendilerini “Müslüman” olarak tanımlamaları gerekmiştir. Ancak bu tanımlama da bir sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Komşuları olan ve kendilerinden farklı olan toplumlardan farklarını nasıl ortaya koyacaklardır. İşte bu noktada Hemşinlilik bir kimlik olarak ortaya çıkmaktadır. Yani Hemşinlilik kavramı Hemşinli Müslümanların bir yandan Hıristiyan Ermenilerle arasına mesafe koymasını sağlarken, bir yandan da Müslümanlaşmaya karşın Türkleşmeye karşı bir direniş anlamını taşıyor.  

Hemşinlilerin bir kısmının kendilerini Türk olarak tanımlamaya başlamaları ise Cumhuriyet döneminin sonucudur. Osmanlı’daki “sünni milleti” yeni ortaya çıkan cumhuriyetin hakim unsuru olan “Türk ulusu” na evrildi. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” veciz sözünde ifadesini bulan bu bakışa göre azınlık kabul edilen Hıristiyanlar dışında kalan bütün halklara Türk oldukları vaaz edildi. Hepsinin Türk olduğuna dair tarihler yazıldı. Dolayısıyla bugünün Hemşinli Türk algısı Türkiye Cumhuriyeti’nin ihtiyaçları çerçevesinde oluşturulmuş bir kimlik algısıdır.

Bunun kanıtı olabilecek iki unsur sayabiliriz. Birincisi Hemşinliler içerisinde kökenlerinin Ermeni halkına dayandığını kabul edenlerin büyük bölümü, özgürlükçü ve resmi ideolojiye mesafeli siyasal akımları benimseyen insanlardan oluşurken; tersine Hemşinli Türk algısına sahip insanların büyük bölümünün resmi ideolojiye yakın, milliyetçi-muhafazakar siyasal akımları benimseyen insanlardan oluşmasıdır. Devletin resmi ideolojisinden uzaklaştıkça insanların kendilerine ilişkin devlet söyleminden de uzaklaşmaları anlaşılırdır. İkincisi ise Türkiyeli araştırmacılar ile yabancı araştırmacılar arasında Hemşin araştırmaları konusunda ortaya çıkan farktır. Bilginin bu derecede yaygın dolaşıma çıktığı bir dönemde, bilebildiğimiz kadarıyla onlarca farklı ulustan hiçbir yabancı araştırmacının,  Hemşinlilerin Türk kökenli bir halk olduğuna dair tek bir satırını göremezken, yerli araştırmacıların çoğunun Hemşinlilerin Türklüğünü ispatlamaya yönelik gayretkeşlikleri nasıl açıklanabilir? Bunun cevabını sanıyorum bu tezleri dillendirenleri öncülerinden olan Fahrettin Kirzioğlu “Kürtlerin Türklüğü” adında kitap yazarak yıllar önce vermiştir.

Resmi Belgelerde Hemşinlilik

Tarih çalışmalarında alan çalışmasının, sözlü tarih çalışmalarının öne çıktığı bir süreç yaşıyoruz. Elbette bu çalışmalar belgelerle desteklendiğinde gerçeğin daha geniş boyutlarıyla ortaya çıkması mümkün olur. Ancak Hemşinlilerin kimliklerine dair çalışmalarda karşılaşılan en önemli güçlüklerden biri bu alanda resmi belge bulmak konusundaki zorluktur.  Hemşinli kimliğine dair fikir veren en ufak belgeler bile büyük önem taşımaktadır. Çok fazla belgeye sahip olmamakla birlikte Hemşinli kimliğinin Rusya, Osmanlı ve Türkiye tarafından nasıl anlaşıldığını gösteren üç ayrı belgenin ortaya çıkmış olması Hemşin araştırmaları açısından büyük bir şans.

Sözünü ettiğimiz belgelerden ilki Rusya Bilimler Akademisi’ne ait bir belge. Bu belge Krasnodar’da yaşayan Müslüman Hemşinlilerin talebi üzerine kendilerine verilen bir belge. Belgeyi Pontus-Kafkas Araştırmaları Merkezi’nden Nona Şahnazaryan Erivan’da yapılan Hemşin konferansında açıklıyor:

Hemşil liderleri Rusya Bilimler Akademisi N.N.Mikluho-Maklay Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsüne yazılı başvuruda bulunup gruplarının statüsü hakkında tarihi bilgi istediler:

‘Biz Hemşil halkı (kendimize Homşetsi deriz) temsilcileri olarak sizden biz Hemşillerin ayrı bir halk olarak etnik kimliğimizi tasdik eden tarihi bir belge rica ederiz. Şu anda çeşitli objektif ve subjektif nedenler dolayısıyla halkımızın temsilcileri çeşitli resmi belgelerde Hemşil, Türk, Gürcü vs. olarak geçer. Aynı durum Türkçe ‘-oğlu’, Gürcüce ‘-dze’, Rusça ‘-ov,-ev’, vs. ekleri olan soyadları için geçerlidir. Arz edilen tarih belgesi bu etnik kimliğimizi koruması ve gerekli olduğunda çeşitli resmi makamlara sunulması için elzemdir.

…Rusya Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü Kafkasya bölümü başkanı Tarih doktoru Arutyunov S.A tarafından imzalanmış yanıtta:

‘Hemşiller Trabzon başta olmak üzere, Küçük Asya’nın Karadeniz sahillerinden çıkmış olan, Etnik olarak Ermenilere yakın, ortaçağlarda İslamı kabul eden Ermenicenin Hemşin Lehçesi özel bir ağzını konuşan bir halktır. Uluslar arası hukuk normlarına göre Rusya Federasyonu SSCB’nin selefi olarak Hemşillerin Rusya vatandaşlığını, Rusya Federasyonu’nun herhangi bir bölgesinde oturma,  Rusya federatif makamları tarafından sosyal ve hukuk haklarının korunmasını kabul etmelidir. Hemşil soyisimlerinin son ekleri her bir ailenin adet ve geçmişine göre ‘oğlu’, ‘dze’, ‘ev’, ‘yan’ vs. gibi değişik olabilir’ denmektedir(belge tarihi:20-06-2002)[18]

Belgeye göre Rusya Bilimler Akademisi Hemşinlileri etnik olarak Ermeni, dinsel olarak Müslüman olduklarını tespit ediyor. Hemşinlilerin konuştuğu dili ise Ermenicenin Hemşin lehçesinin bir ağzı olarak tanımlıyor.

 Türkiye’de devletin hassas saydığı konularda genellikle iki görüşü vardır. Birini kamuoyu ile paylaşır. Birini ise genellikle paylaşmaz. Ancak bu görüşün izleri bazen bazı devlet uygulamaları ile ortalığa saçılıverir. Örneğin kamuoyu ile paylaşılan Türk tanımına göre; Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Ancak devlet nüfus kayıtlarında gizli soy kodu uygulamasıyla halkın bir kısmını fişlemekten geri durmaz.[19]  Bu nedenle gerçeklere ulaşabilmek için çok dikkatli olmak ve kamuoyu ile paylaşılan bilgilerin ötesinde devletin gerçek bilgilerinin ipuçlarını veren belgelere ulaşmak gerekir.

İkinci belgemiz bu türden bir belge, aslında orijinaline ulaşabildiğimiz bir belge değil. Ancak kamuoyuna mal olmuş bir belge. Milliyet gazetesindeki habere göre; MGK Malatya’daki zirve yayınevi katliamından sonra 'Türkiye'deki Etnik Grupların Dağılım Raporu' hazırlanması için bir talimat verdi. Erciyes, Elazığ Fırat ve Malatya İnönü Üniversitesi'ndeki öğretim görevlileri tarafından hazırlanan rapor dava dosyasında duruyor.

Raporun Hemşinlilik açısından önemi, Hemşinlilerin Türk olarak değil ayrı bir etnik kimlik olarak sınıflandırılmış olması. Hemşinlilerin nüfusu ve yaşadıkları yerler açısından eksik bilgiler barındırsa da önemli bir belge. Zira gizli kalacağı düşünülmüş olmalı ki resmi görüşlerde Türk olarak kabul edilen Hemşinlilerin ayrı bir kimlik olarak tanımlanmasında sakınca görülmemiş. Hemşinliler rapora göre 13000 kişi ve yalnızca Artvin ve Rize’nin bazı ilçelerinde yaşayan bir grup. 

Raporun en çarpıcı başlıklarından biri ise Türkler’in nüfus artış hızında yatıyor. Buna göre Türk nüfusu son 15 yıldır az oranda artış gösteriyor. Buna karşılık Kürtler her yıl yüzde 2,5 oranında artış gösteriyor. Araştırmaya göre Boşnaklar her yıl binde 12, Türkler binde 8, Arnavutlar binde 5 oranında azalıyorlar. Buna karşılık Türkleşme oranının en fazla Kürtler’de olduğu, onları Boşnaklar’ın, Çerkesler’in ve Arnavutlar’ın takip ettiği görülüyor. Güneydoğudan göç eden Araplar’da da yoğun bir Türkleşme hızı olduğu belirtiliyor.[20]

Raporun bu bölümünün gösterdiği gerçek ise oldukça önemlidir. Türk nüfusu her yıl binde sekiz oranında azaldığı halde Türkleşme artıyor. Çünkü Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Çerkesler, Arnavutlar ve diğerleri asimilasyon sonucu hızla Türkleşmeye devam etmektedir. Bu raporun bize anlattığı başka bir gerçek ise devletin iki farklı Türk algısına sahip olduğudur. Gayri-Türk Müslüman halklara hepimiz Türk’üz bu etnik anlamda bir Türklük değil derken, aslında nasıl herkesin etnik anlamda Türkleştirilmesini gizlemeye çalıştıklarını da gözler önüne koyuyor. 

Üçüncü belge ise Osmanlı Devleti’ne ait bir belgedir. Bu belgenin diğer ikisine göre önemli bir üstünlüğü bulunuyor. Bir akademinin görüşü veya devletin temel iktidar kurumu yani MGK için hazırlananmış olsa da üniversitelerin hazırladığı bir rapor değil. Bu belge doğrudan Umum Erkan-ı Harbiye Dairesi Dördüncü Şube’den Dâhiliye Nezâret-i Celilesine yazılmış bir yazı.  1 Haziran 1913 tarihli bu yazıda, Rusya hudut komiserinin Hopa bölüğüne ait raporuna dayanılarak özetle: “Trabzon vilayeti Hopa kazasındaki bazı köylerde bulunan ve ‘Hemşin denilen Ermeni'den dönme Müslümanlar’ın oraya gidecek bir misyonerden etkilenmeleri muhtemel olduğundan, mahalli hükümetçe Hemşinlerin irşadının (doğru yolun gösterilmesi, uyarılması ) gerektiği” belirtilmektedir.[21]

Raporda ayrıca Hemşinlilerin Müslümanlığı ile Lazların Müslümanlığı da karşılaştırılmaktadır. Lazlar “Kamilen” Müslüman olarak tanımlanırken Hemşinlilerin Müslümanlığı’na pek güvenilmediği anlaşılmaktadır. Zira Hemşinliler saf ve cahil olarak tanımlanmaktadır.

Umum Erkan-ı Harbiye Dairesi dördüncü şubenin bu yazısı Hemşinlileri Ermeni kimliği ile ilişkilendiren şu ana kadar ortaya çıkmış bildiğimiz ilk belge olma niteliği taşıyor.  Üstelik belgenin tarihi burada kullanılan Ermeni tabirinin yalnızca dinsel bir aidiyeti işaret etmediğini düşündürüyor. Çünkü biliyoruz ki Osmanlı’da Millet terimi Tanzimat ile birlikte önce kısmen, sonra tamamen kavimleri belirlemek amacıyla kullanılmıştır.[22]
   
Sonuç

Hemşinlilerle ilgili tarihsel ve kültürel veriler dikkate alındığında Hıristiyan ve Müslüman Hemşinliler aynı tarihsel kökenden gelen, aynı geleneklere sahip, aynı dili konuşan insanlardır. Aralarındaki temel farklılık dinsel farklılıktır. Tarihsel ve kültürel ortak zeminleri dinsel farklılığa rağmen aralarında kültürel ilişkiler geliştirmelerinin önünde engel olmamaktadır.  Bu nedenle bu gruplar Müslüman Hemşinli Ermeniler ve Hıristiyan Hemşinli Ermeniler olarak sınıflandırılmalıdır.

İki grubun Hemşinli kimliğine ilişkin farklı algıları vardır. Hıristiyan Hemşinli Ermeniler Hemşinlilikten daha çok kendilerini Ermenilikle tanımlarken, Müslüman Hemşinli Ermeniler kendilerini ağırlıklı olarak Hemşinli kimliği ile tanımlamaktadır. Hemşinlilik coğrafi bir aidiyetten çok etnik bir aidiyet biçiminde algılanmaktadır. Hemşinliliğin Müslüman Hemşinli Ermenilerde etnik bir aidiyet biçiminde ortaya çıkması Müslümanlaşma sonrasında kendisini Hıristiyan Ermeni kimliğinden ayrıştırırken aynı zamanda Laz ve Türk kimliğiyle de arasına mesafe koyması anlamına gelmektedir. Ancak Osmanlının millet sistemi içinde görece problem olmayan bu durum, Cumhuriyetle birlikte problem olmaya başlamıştır. Cumhuriyetin tek dil, tek millet, tek devlet söylemine dayalı asimilasyoncu politikaları sonrasında Hemşinlilerde Hemşinli kimliğini Türk kimliğine bağlama eğilimleri geliş(tiril)miştir. Bu nedenle Türkiye’deki Hemşinlilerin kendi kimliklerine ilişkin algıların homojenleştirici, farklılıkları yok sayan bir siyasal ortamda oluşmuş olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Hemşinliliği Türk kimliğine bağlayan tezler tarihsel, bilimsel bulgulara değil, ideolojik tutumlara dayanmaktadır. Türk resmi ideolojisinden bağımsız çalışmalar yapan yerli ve bu alanda çalışma yapmış bütün yabancı araştırmacıların çalışmaları bunu göstermektedir.   Ayrıca yukarıda ortaya konan bu belgeler devletin kendisinin de bu konuda resmi ideolojiye dayanan tezlerden farklı bilgilere ve görüşe sahip olduğunu göstermektedir. 



[1] Canan Seyfeli, Hıristiyanlık Öncesine Dayanan Bazı Ermeni Halk İnançları, SÜİFD. S:30, Sy:149-164.

[2] Canan Seyfeli, Hıristiyanlık Öncesine Dayanan Bazı Ermeni Halk İnançları, SÜİFD. S:30, Sy:149-164.
[5] Franz Werfel, Musa Dağ’da Kırk Gün, Belge Yayınları, İstanbul, 1997,Sy:63.
[6] Hamasdeğ, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Aras Yayıncılık, İstanbul, 1998,Sy:75.
[7] Hamasdeğ, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Aras Yayıncılık, İstanbul, 1998,Sy:30.
[8] Hamasdeğ, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Aras Yayıncılık, İstanbul, 1998,Sy:48.
[9] Rafael İşhanyan, Ermeniler’in Tarihi, Belge Yayınları, İstanbul, 2006,Sy:158.
[10] Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, Belge Yayınları, İstanbul, 1997,Sy:23.
[11] BOA, TD.52,53.
[12] H. Acaryan, Knnutyun Hamşeni Barbari, Yerevan, 1947
[13] BOA, Tarih: 10/Ra/1281 (Hicrî)     Dosya No:308 Gömlek No:98 Fon Kodu: A.}MKT.MHM.
[14] BOA, Tarih: 29/B/1265 (Hicri), Dosya No: 7/A, Gömlek No:57,Fon Kodu:A.}DVN.MHM

[15] Daniil Kukuyan, Hemşin Paradoksları, Hemşin ve Hemşinli Ermeniler-Konferans Makaleleri, Yerevan, 2007, Sy: 276
[16] Daniil Kukuyan, Hemşin Paradoksları, Hemşin ve Hemşinli Ermeniler-Konferans Makaleleri, Yerevan, 2007, Sy: 277
[18] Nona Şahnazaryan, Kaypak Kimlik: Hemşiller(Hemşinler) Örneği, Hemşin ve Hemşinli Ermeniler-Konferans Makaleleri, Yerevan, 2007, Sy:149
[21] BOA, Dosya: 116, Gömlek no: 65, Fon kodu: DH.İD.- 1331. C. 28.
[22] http://www.islamvehayat.com/5247_osmanli-millet-sistemi-isleyisi-ve-cozulusu.html


Ekler:

Özet: Trabzon vilayeti Hopa kazasındaki bazı köylerde bulunan ve Hemşin denilen Ermeni'den dönme Müslümanlar'ın oraya gidecek bir misyonerden etkilenmeleri muhtemel olduğundan, mahalli hükümetçe hemşinlerin irşadı gerektiği.

DH. İD., 116-65, 1331. C. 28.
Umum Erkan-ı Harbiye Dairesi
Dördüncü Şube
321
1

Dâhiliye Nezâret-i Celilesine
Hülasa-i Me’al: Hopa hudûd bölüğü mıntıkasındaki kurâ ahâlîsine dâir.
Devletlü Efendim Hazretleri
Trabzon Vilâyetine tâbiʻ Hopa kazâsına müsâdif [tesadüf eden] Hopa hudud bölüğü mıntıkasındaki Zorbîçî, Ervâlâ (Erdâlâ), Çacuşlu, Haykî, Zalonâ, Gavârci, kariyeleri ahâlîsi Hemşin ismiyle müsemmâ [adlandırılan] Ermenilerden dönme müslüman olub kazânın mütebâkî [geri kalanı] ahâlîsinin kâmilen müslüman Lazlardan ibret idüğü ve Hemşînler saf ve câhil olub bir misyonerin bu mıntıkada muvafakiyyetle [başarıyla] iş görebileceği binâen aleyh hükûmet-i mahalliyemizin irşâdatı [doğru yolu göstermesi, uyarması] Hemşînlüler içün derece-i vücûbda olduğu [vacip olduğu] Rusya hudud komiserinin hopa bölüğüne âid raporunun bir fıkrasında gösterilmiş ve mes’ele câlib-i dikkat bulunmuş olmağla iktizâ-yı hâlin îfâsı mütemennâdır efendim.
Fi 25 Cemazelahire 331 ve fi 19 Mayıs 329 [1 Haziran 1913]