Geçmişten geleceğe....
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2009 Perşembe

Çarık



Evin üzerini örten brandanın ardından güneş yüzüme vuruyordu. Sıcacık uyandım. Elimi yüzümü yıkamak için evin önüne çıktım. Kollarımı iki yana açtım ve derin bir nefes aldım. Şehirde uyanmak için harcadığım zamanı düşündüm. Cep telefonunun alarmını kalkacağım saatten çok daha erkene kurup her çaldığında erteleyerek zorunlu kalkma saatine gelişimi hatırladım. “Saat kurmadan kalkmak ne güzel bir duyguymuş” dedim, kendi kendime.

Bilbilan yaylasında güneşli bir Cuma sabahıydı. Hava sıcaktı ama boğucu değildi. Neşeye çağıran bir yayla havasıydı. Yaylamızın ortasından akan küçük derenin karşısında amcamın evi vardı. Amcam evinin önündeki kamelyada oturuyordu. Önünde traş sandığı duruyordu. Kapağının içinde ayna olan küçük bir tahta sandıktı bu. Amcam her Cuma sakallarının fazlalıklarını düzeltir en güzel elbiselerini giyer, Cuma namazı için hazırlanırdı. Sonra çarşıya çıkardı. Amcamın yüzünde Hemşin derlerinin Kaçkar yamaçlarında açtığı gibi nehirler vardı. Hem korkunç hem de bilgece bir görüntü kazandırıyordu bu çizgiler ona. Amcam kendisini izlediğimi görünce karşıdan seslendi:
-orti aye ala(yavrum gel hele).
Hemen yanına koştum.
-asa hoparila(söyle amcacığım)
-orti yes takidum şad halivortsa. Teviez indzi onguç teneçi. Meme indzi traş aa(yavrum ben galiba çok ihtiyarladım. Ellerim beni dinlemiyor. Bi beni traş et)
Traş takımını hazırladım. Traş fırçasını köpürtmek için traş köpüğüne bakındım. Ama sandıkta traş köpüğü ya da sabunu yoktu. Bakındığımı fark edince küçücük kalmış el sabununu elime tutuşturdu amcam.

Amcamın traş köpüğünün olmamasına hem şaşırmış hem de çok üzülmüştüm. Bir taraftan da anlam verememiştim. Çünkü traş köpüğü alamayacak bir yoksulluk içinde değildik. Yoksullukla ilgili çok hikaye dinlemiştim ama artık o günlerin çok gerilerde kaldığını düşünüyordum. En azından yoksulluğun bu kadarı artık geride kalmıştı. Oğlunun ilgisizliğine yordum durumu. Amcam yaylada yengemle yalnız kalıyordu. Oğlu bazı hafta sonları gelip bir ihtiyacı olup olmadığını kontrol ediyordu. Amcamın oğlu Kemal paraya kıymet veren bir adam değildi. Cömert bir adam sayılırdı. Oturduğu masada kimseye hesap ödetmeyen tiplerdendi. Bir keresinde yaylaya birlikte gitmiştik. Yayla yolunda meşhur mola noktalarından biri olan Kutul’da yediğimiz cağ dönerlerin hepsini Kemal ödemişti. Babasının el sabunuyla traş olmasına izin vermesi olacak iş değildi.

Traş bitince soluğu Momi’nin yanında aldım. Momi’ ye olanları anlattım. Kemal ağabeyi çok ayıpladığımı söyledim. Momi’ nin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
-Orti Kemal e inç ena. Kemal’in hede sirded ella oç. Ku hoparet fukaraluğin sorvadza. Elluş çelluşan enel çi.(Yavrum Kemal ne yapsın. Kemal’e kızma. Amcan yoksulluğa alışmış. Yokluktan yapmıyor.) dedi.
Evet, biz hala yoksuluz. Ama Momi’nin anlattığı zamanların yoksulluğu ile bizim yoksulluğumuz karşılaştırılamaz bile. Yoksulluktan, adaletsizlikten şikayet ettiğimizde; daha güzel bir dünyanın düşünden söz açtığımızda amcamın, biz gençlere neden bıyık altından güldüğünü Momi kendi zamanlarının yoksulluğunu anlatınca anladım.

Kıtlığın kapıya dayandığı yılların birinde evdeki bütün un bitmiş. Ellerinde ne var ne yok tükenince mısırın koçanını öğütüp un yapmışlar. Bununla beslenmişler. Dedemiz genç yaşta öldüğü için bütün aileye on dört yaşından beri amcam bakıyormuş. Amcam eve ekmek getirebilmek için ormandan odun kesip satmaya başlamış. Her gün ormana gidiyor odun kesiyormuş. Bununla on nüfus yarı aç yarı tok geçiniyorlarmış. Bir taraftan da yoksulluklarını ele güne belli etmek istemiyormuş amcam.

O zamanlar ayakkabı yerine el yapımı deri çarıklar giyilirmiş. Amcamın yalnızca bir çarığı varmış. Yeni bir çarık yaptırması da mümkün değilmiş. Kimsenin arkasından “çarıksız” demesini de istemiyormuş. Bu yüzden çarığa gözü gibi bakıyormuş. Her sabah çarığını giyiyor ve yola koyuluyormuş. Köyün içinden geçip ormana girdiğinde ise çarığını çıkarıp heybesine atıyormuş. Ormanda gezmekten nasır tutmuş ayakları çıplak gezmeye alışıkmış.

Amcamın ruh halini anlamıştım. Yoksulluk insanın neyi ihtiyacı olarak gördüğü ve ihtiyacı olarak gördüğü şeylerin ne kadarına sahip olduğuyla alakalı bir şeymiş. Ama yinede gönlüm razı olmadı. Çarşıya gidip bir traş köpüğü aldım ve gizlice amcamın traş sandığına koydum.

Mahir Özkan

20 Ocak 2009 Salı

Karga



Seneee…geçmiş zaman, yanlış olmasın seksen yedi bilemedin seksen sekiz. İkinci çay alım kampanyası yeni başlamış. Bizim evde bir telaş bir telaş. Her gün mümkün olduğu kadar çok çay toplamamız lazım. Çünkü kampanyanın ilk günlerinde kontenjan sınırlaması yok. Ne kadar toplarsan o kadar satabiliyorsun. Zamanında Laz bir ağadan yün karşılığı alındığı için “ağayin ard e - ağanın tarlası” dediğimiz tarla evimize bir saat mesafede. Ormanın içinden yükseklere kıvrılan dik yokuşlu yollarında iki adam yan yana yürüyemez. Bu tarlaya ulaşmak büyük eziyet olduğu için bir an önce bitirmek istiyoruz buranın işini.


Benim görevim toplanan çayları eşekle alım yerine indirmek, eşeğe göz kulak olmak ve çay toplayanlara yemek ve su getirmek. İlk torbaların dolmasıyla seferlerime başladım. İkinci seferimi yapmıştım ki güneş tepemize çıktı. Yemek zamanı gelmişti. Ekmek, peynir ve soğandan oluşan yemek torbasını “pagen”in yanındaki kızılağacın dalına astım ve pınara su getirmeye yollandım. Mısırın kurutulup ayıklandığı pagende aynı zamanda tarlada kullanılan malzemeler de dururdu. Yemeği burada yiyecektik.


Çeşmede su doldururken annemin pagene doğru telaşla koştuğunu gördüm. Bir yandan da bağırıyordu. “nallet elli kelğhud! Mezi ta kedar!( lanet olsun başına! Bizi mi buldun!)” Pagene geldiğimde annemin yerdeki yemek torbasını toparlamaya çalıştığını gördüm. Ekmek kurtulmuştu ama peynir namına yenebilecek bir şey kalmamıştı. Yemeğimize karga saldırmıştı. Karga peynirin bir kısmını götürmüş, kalanını da yere saçmıştı. Ekmeğin yanına yalnız soğan katık olacaktı.


Soğanın yanında katık olsun diye armut toplamak bana düştü tabi. Armutları getirdiğimde annem kargayı anlatıyordu hala. “Desar ta? Şaş kargan giyav me bonir e (gördün mü? Aptal karga yedi bizim peyniri)” dedim gülümseyerek. Annem: “Şaş ta? İnu kelğhun ğheke tizadza (aptal mı? Onun kafasında akıl yığılmış)” dedi. Meğer karga benim yemek torbası getirdiğimi anlamış ve beni takip etmiş. Yemeği nereye bırakacağımı gözlemiş. Annem tepemde dünüp duran kargayı görünce anlamış durumu ama bana sesini duyuramamış.


Karga lanetli bir kuşmuş. Nedeni bilinmez, uğursuzluk getirirmiş insanlara. Karganın acı çığlığı ölüm habercisi sayılırmış. Dadandı mı bir yere bilin ki oradan bir cenaze çıkarmış. Kargaya zarar vermek tehlikeliymiş. Kargaya zarar veren insana laneti bulaşırmış. Lanetinin bulaştığı insan da bir daha iflah olmazmış.


Zamanında köyümüze Pantsuke adında bir gelin gelmiş. Pantsuke hem güzel hem de maharetliymiş. Ev işlerini, bahçe işlerini büyük bir başarıyla yapıyormuş. Kısa sürede herkesin takdirini kazanmış. Yalnız civciv büyütemiyormuş bir türlü. Çünkü evlerinin önündeki dut ağacına bir karga yuva yapmış. Kuluçkadan çıkan bütün civcivleri büyümesine fırsat vermeden kaçırıp yuvasına götürüyormuş. Yavrularını bu civcivlerle besliyormuş. Bir süre sonra Pantsuke bu durumun farkına varmış. Kocasından kargayı uzaklaştırmasını istemiş. Kocası karganın yuvasından ayrılamayacağını bildiği için ağaca çıkıp karganın yuvasını bozmuş. Karga yuvasının bozulduğunu görünce acı acı çığlık atmış. Evin üzerinde dolanıp durmaya başlamış. Günlerce belki haftalarca evin üzerinde dolanmış durmuş çığlıklarla. Bir süre sonra Pantsuke’ ye bir haller olmaya başlamış. Benzi solmuş. Beyaza kesmiş yüzü. Hiçbir iş yapmaz olmuş. Yaşam isteğini kaybetmiş. İki can taşıyormuş Pantsuke. Buna bağlamışlar önce durumunu. Ama acıları dinmek bilmemiş. Türlü sancılar çekmiş. Sonunda bebeğini düşürmüş. Bir daha da döl tutmamış Pantsuke. Türlü çareler aramışlar. Doktor doktor, hoca hoca dolaşmışlar ama hiçbiri dertlerine derman olamamış. Yıllar böylece akıp gitmiş. Sonunda kabullenmişler durumu. Kocası Pantsuke’ yi çok sevdiği için başka biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiş. Sonunda toparlanmış Pantsuke. İşinin gücünün başına geçmiş. Ama bir daha asla çocuğu olmamış.

Mahir Özkan

14 Ocak 2009 Çarşamba

Oduncunun Kızı

Hemşin’in bir dağ köyünde, Tsortsel namıyla bilinen yoksul bir oduncu yaşıyormuş. Oduncu işinde çok hünerliymiş. Ünü çevre köylere ve hatta tüm Hemşin’e yayılmış. Kim ev yapacak olsa, O’nu bulurmuş. Çoğu köylünün kışlık odununu da Tsortsel yaparmış. Kimse onun kadar düzgün ve hızlı odun kesemezmiş. Her ağacın dilinden anlarmış. Hangi ağaca nasıl davranacağını bilirmiş. Kütüklerle inatlaşmaz, suyuna gidermiş. Bu yüzden de en yarılmaz denen kütükleri bile kolaylıkla yararmış.

Oduncunun ününün tek kaynağı yeteneği değilmiş. Güzeller güzeli, ayın on dördü bir kızı varmış. Güzelliği dillere destan olmuş. Oduncunun yeteneğinden çok, kızının güzelliği konuşulur olmuş. Xavula boylu poslu ve cesur bir kızmış. Babasıyla birlikte ormana gider, yardım edermiş O’na. Babasının bütün hünerini öğrenmiş kısa sürede.

Xavula gelişip serpildikçe elçileri eksik olmaz olmuş. Babası bir yandan kızının hayırlı bir yere yerleşmesini istiyormuş. Bir yandan da evlenmesi için henüz erken olduğunu düşünüyormuş. Ezilmeyeceği, kıymet göreceği bir yere gitmesini istiyormuş. Zengini, fakiri, çobanı, şehirlisi, her yerden isteyenler varmış kızını. Tsortsel çok paraya pula değer veren biri değilmiş. İnsanın zeki ve hünerli olması gerektiğini düşünüyormuş. Her gün birilerine dert anlatmaktan da yorulmuş. Bu işe bir çare bulmaya karar vermiş. “Bu öyle bir çare olmalı ki hem kızımın biraz daha büyümesine yetecek kadar zaman kazandırmalı hem de talipliler içerisindeki en zeki ve yetenekli olanı seçmemi sağlamalı” diye düşünmüş.

Tsortsel, ormandan, iki adam sarıldığında parmakları ancak birbirine değecek kalınlıkta bir ağaç kesmiş. Bir moni ya da istiriç denen bir ağaçmış bu. Bu ağaçtan koca koca kütükler çıkarmış. Evinin önüne yerleştirmiş kütükleri. “Her kim ki bu kütüklerden birini belirlenen zaman içinde baltayla sobalık odun olacak parçalara ayırır, o kişi kızımı alır” diye haber salmış her yana.

Bu çözüm çok işe yaramış. Kimi daha kütüğü görür görmez vazgeçmiş. Kimi birkaç balta darbesinden sonra pes etmiş. Kimisi de sonuna kadar uğraşmış, kan ter içinde kalmış ama nafile, yetiştirememiş. Oduncu böylece rahata kavuşmuş. Kimseye dert anlatmak zorunda kalmamış. Durumdan son derece hoşnutmuş. Deneyip de başarısız olanları gördükçe kütüğü yarabilecek yeteneği gösterene gönül rahatlığıyla kızını verebileceğini düşünmüş.

En yüksek yaylalardan deniz kıyısı köylere kadar her yerde konuşulur olmuş, oduncunun sınavı. Nice yiğit denemiş bileğinin gücünü lakin başaramamış hiçbiri. Bütün yörede merak konusu olmaya başlamış bu durum. Acaba kim başaracaktı? Kim bu sınavın üstesinden gelecekti? Güzeller güzeli Xavula’yı kim alacaktı?

Sınavın sonunu en çok merak eden elbette Xavula’ymış. Xavula kaderinin bağlandığı kütükleri kırmaya gelenleri gözlüyormuş. Davranışlarına, boylarına poslarına bakıyor, hepsini ayrı ayrı değerlendiriyormuş. Tabi babasına görünmeden yapıyormuş bunu. Gelenlerin hiç birine içi ısınmamış. “Keşke bu yiğit parçalasa kütüğü” dediği çıkmamış.

Xavula bir gün kütüğün başında bir yiğit görmüş. Öncekilerin hiçbirine benzemiyormuş. “Keşke kütüğü parçalayabilse bu yiğit” diye içinden geçiriyormuş. Delikanlı almış baltayı eline kütüğün orta yerine var gücüyle indirivermiş. Bu darbe kütükte küçücük bir yara ancak açabilmiş. Delikanlı tekrar tekrar denemiş. Ama her seferinde aynı sonuçla karşılaşmış. Bir yandan köpeğe yal hazırlayan Xavula, bir yandan da delikanlıyı izliyormuş. Köpek önüne konan yalı ortasından yemeye başlayınca Xavula: “Gudila! cotan cotan ge. Cotan cotan ge.(Gudila! Kenarından kenarından ye)” diye bağırmaya başlamış köpeğe. Ama bu sırada gözü kütüğü yarmaya çalışan yiğitteymiş. Yiğit mesajın kendisine geldiğini anlamış. Baltayı almış kütüğün kenarından küçük parçalar koparmaya başlamış. Küçük parçalar kopara kopara koca kütüğü gerekli sürede parça parça etmiş.

Sonra ne mi olmuş? Ne olacak? Onlar kırk gün kırk gecedir düğün yapıyorlar. Ben kalamadım düğüne, gelmiş hikayesini anlatıyorum size.

Mahir Özkan

16 Aralık 2008 Salı

Adalet

Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde bir inanç uyanır içimizde: Adaletin gerçekleşeceğine olan inanç. Bir şekilde hakkın yerini bulacağına inanır insan. Adalet kılıktan kılığa girer bu yüzden. Ama hep yanı başımızdadır. Adalet kimi zaman töre olur. Kimi zaman yasa. Kimi zamansa izine bu dünyada rastlanmaz olur. İşte o zamanlarda adaletin adı, ilahi adalet olur. İlahi adalet bazen bu dünyada tecelli eder; bazen öbür dünyada. Takdiri İlahidir sonuçta.



İnsan bir gün adaletin gerçekleşeceğine inanmasa hayata katlanması gerçekten çok zor olurdu. Belki aslı yoktur bu inancın. Belki de bu inanç sayesinde adalete kavuşma olanağı yakalar insan. Kim bilir? İşte bu yüzden insanlar yaşadıkları olayların içinde adalet ararlar. Bir şekilde adaletin yerine geldiği hikayeler anlatırlar bu yüzden. Bu hikaye işte böyle bir hikayedir.


Zamanında bir Hemşin köyünde Ali ve Makar adında aynı kıza gönül veren iki arkadaş varmış. Köyde herkes bu iki arkadaşın da Şuşe’yi sevdiğini bilirmiş. Bu durumun nasıl çözüleceği herkesin merak konusu olmuş. Dedikodular ayyuka çıkınca arkadaşlar işi bir sonuca bağlamaya karar vermişler. Öyle bir çözüm bulalım ki demişler; “bu ikimiz için de adil bir çözüm olsun ve böylece aramız da bozulmasın.” Sonunda sevdikleri kız Şuşe’ye sormaya karar vermişler; gönlünün kimde olduğunu. Şuşe’nin gönlü uzun zamandır Makar’daymış. Böylece sorun çözülmüş. Şuşe ve Makar evlenmişler. Ali ve Makar’ın arkadaşlıkları devam etmiş. Ali, Şuşe’nin artık dünya ahret bacısı olduğuna yeminler etmiş.



Makar ve Şuşe, Makar’ın ailesiyle birlikte yaşıyorlarmış. Çünkü kendi evlerini yapacak kadar paraları yokmuş. O zamanlar Hemşin köylerinden madenlerde çalışmak üzere Zonguldak’a giden birçok insan varmış. Makar da kendi evini yapacak parayı biriktirmek için Zonguldak’a gitmeyi düşünüyormuş. Makar bu düşüncesini Ali’yle paylaşmış ve birlikte gitmeyi önermiş. Hem paraya ihtiyacı olduğu için hem de Şuşe’den uzaklaşacağı için Ali’ye bu fikir çok cazip gelmiş. Böylece Ali ile Makar birlikte Zonguldak’ a gitmeye karar vermişler.



Zonguldak’ ta madende çalışmaya başlamışlar. Makar yeni evini kuracağı parayı biriktirmeye çalıştığı için işine büyük bir hevesle sarılmış. Zorunlu harcamalarının dışında hiç para harcamıyormuş. Madende mesaisi bittikten sonra ise kaldığı işçi lojmanlarında seyyar ayakkabıcılık yapıyormuş. Zonguldak’ ta o zamanlar çok fazla gurbetçi işçi varmış ve bu işçiler idarenin yaptırdığı işçi lojmanlarında kalıyorlarmış. Lojman dediysek bunlar daha çok yemekhanesi, yatakhanesi, kamelyası ve gazinosuyla askeri tesislere benziyormuş. Bekar işçilerin toplu olarak yaşadığı yerlermiş buralar. Makar bu şekilde çalışarak çok para biriktirmiş. Bir yıl içinde evini yapmak için yeterli parayı biriktirebileceğini hesaplıyormuş.
Ali ise madende kazandığı paranın hepsini harcamış. Gününü gün etmiş. Makar kendisini uyardığında; “nasıl olsa benim acelem yok. Evlenecek kimsem de yok. Gerekirse gelir bir yıl daha çalışırım” diyormuş. Böylece bir yıl dolmuş. Dönme vakti gelmiş çatmış. Ali kendini öyle dağıtmış ki, dönüş için gerekli yol parasını bile bulamamış. Ali’nin vapur biletini de Makar almış. Zonguldak’ tan Trabzon’ a vapurla gelip, kayıkla Hopa’ ya geçeceklermiş. O zamanlar Karadeniz kıyı şehirleri arasında kayık seferleri eksik olmazmış.



Trabzon’ a geldiklerinde güneş batmak üzereymiş. Kayık seferleri bitmiş. Ama Makar çok heyecanlıymış ve bir an önce evine, sevdiğine kavuşmak istiyormuş. Bu yüzden Ali’nin Trabzon’ da kalma yönündeki bütün ısrarlarını reddetmiş. Kayıkhaneye giderek bir kayıkçıyı kendilerini Hopa’ ya götürmeye ikna etmiş. Hopa’ ya geldiklerinde ortalıkta kimsecikler yokmuş. Kayalıkları döven kısık sesli dalgaların sesi varmış yalnızca. Makar ve Ali hiç vakit kaybetmeden dağ yolundan köylerine doğru yola çıkmışlar. Utangaç bir ayın aydınlattığı yola eşlik eden derenin ve ateşböceklerinin sesleriyle yol almışlar.



Uzun yolculuğun yorgunluğuna açlık da eklenince daha fazla dayanamamışlar. Köyün tarlalarının olduğu tepedeki bir pınarın başında yemek molası vermişler. Ali azık torbasını çıkarıp yiyecek hazırlamaya başlamış. Bu arada Makar’ın tatlı bir hayal içinde suyun kıyısına uzanıp lusnikayı (ay) seyrettiğini fark etmiş. Makar lusnikada Şuşe’nin yüzünü görüyormuş. Bu manzara Ali’ nin içinde uyuttuğu arzuları harekete geçirmiş. Makar’ın gözlerinden gördüğü hayali görebiliyormuş. Bu hayalin içinde, Makar’ın yerinde kendini görmeye başlamış. Gözü dönmüş bir şekilde arkasından dolaşarak Makar’ın boynuna dayamış bıçağını. Makar neye uğradığını şaşırmış ilk anda. Sonra durumu anlamış: “Bu senin yanına kalmaz. Bu şekilde hiçbir şey elde edemezsin. Eninde sonunda yaptığın ortaya çıkar, adalet yerini bulur! ” demiş. Ali: “Avanak, nerden ortaya çıkacak? Burada bizi kim görecek ki? Hem burada beraber olduğumuzu bile gören yok.” demiş. Bu sırada altında oturdukları ağaçtan birkaç yaprak süzüle süzüle yanlarına düşmüş. Makar: “Dökülen bu yapraklar şahidim olsun.” demiş. Bu sözler Makar’ın son sözleri olmuş.


Mısırın olgunlaşma döneminde ayılar tarlalara dadanırmış. Köylüler bu dönemlerde ekini korumak için tarlalarına yaptıkları kulübelerde nöbet tutarmış. Ali bu kulübelerin birinde bir hafta kalmış. Daha sonra köye gitmiş. Makar’ ı soranlara bir hafta önce “köye” diye yola çıktığını, başka bir şey de bilmediğini söylemiş.


Şuşe, Makar’dan gelen mektupların kesilmesiyle üzüntüye boğulmuş. Aylarca tek bir mektup gelmemiş. Bu arada köyde dedikodular almış yürümüş. Makar’ın gelmeyeceği, büyük şehirde evlendiği söylenir olmuş. Şuşe’nin yazdığı hiçbir mektuba yanıt gelmemiş. Bu arada Ali, Şuşe’ye sürekli Makar’ı unutmasını ve kendisiyle evlenmesini söyleyip duruyormuş. Şuşe, Ali’nin bu davranışlarından kuşkulanmaya başlamış. Ama yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Şuşe tam yedi yıl sabırla beklemiş sevdiği adamı. Bu sürede Ali de ailesinin tüm zorlamalarına rağmen evlenmemiş. Sonunda Ali’nin ısrarlarına dayanamayan Şuşe, evlenmeyi kabul etmiş.

Bir gün Şuşe ve Ali tarlalarına çalışmaya gitmişler. Öğlen yemeği için pınarın başında mola vermişler. Bu pınar Ali’nin Makar’ı öldürdüğü yerdeki pınarmış. Ali, Makar’ın uzandığı ağacın altında oturmuş. Ağaçtan yine aynı şekilde birkaç yaprak süzüle süzüle düşmüş. Bunun üzerine Ali’nin yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirmiş. Ali dalmış gitmiş uzaklara. Bunu fark eden Şuşe sormuş: “Ne oldu sana? Bir garip oldun. Daldın gittin bir yerlere.” Ali söylemek istememiş. Bunun üzerine Şuşe, Ali’yi sıkıştırmaya başlamış: “Ben artık senin karınım, benden bir şey gizlemene gerek yok” demiş. Şuşe, allem etmiş, kallem etmiş, altından girmiş, üstünden çıkmış. Hem cilvelenmiş, hem kızmış. Sonunda Ali’ye hikayeyi anlattırmış. Ali, düşen yaprakları görünce o günü hatırladığını söylemiş. Şuşe çığlığını içine gömmüş: “Amaaan!” demiş. “ Geçmiş zaman. Olmuş, bitmiş. Hem ben senin beni bu kadar sevdiğini hiç bilmezdim” demiş.


Şuşe o gece yatmadan önce yastığının altına bir bıçak koymuş. Ali içindeki sıkıntıdan kurtulmuş olarak huzurlu bir uykuya dalmış. Ve bu Ali’nin son uykusu olmuş.



Mahir Özkan

6 Kasım 2008 Perşembe

Ekmeği Paylaşmak

(Agos' un 28 Kasım 2008 tarihli 661. sayısında yayınlanmıştır.)


Yaylaların uzun gecelerinde ihtiyar sohbetlerinin tadı bir başkadır. Yaşam doğaya ayarlanmıştır. Elektrik yoktur. Televizyon, gazete yoktur. İnsanlar başkalarının hikayelerine seyirci değildirler. Kendi hikayelerini anlatırlar. Bu hikayeler gerçek hikayelerdir. Onlara biçim verilmemiştir. Samimidirler. Başka bir tarihin ipuçlarını verirler.


Makaroğlu Hemdi Hemşinli bir çobandır. Sınırların henüz geçilmez olmadığı zamanlarda Artvin, Erzurum, Ardahan ve Batum’ un yaylaklarında çobanlık etmiştir. Uzun süreler Batum’ da kaldığı için Gürcüce ve Rusça bilir. Çok görmüş geçirmiş bir kişidir. Tarihin karanlık zamanlarına tanıklık etmiştir. Bir çok hikaye biriktirmiştir karanlık uzun gecelere. Bunların bazıları anlatılması zor hikayelerdir. Bu gece sesine yerleşmiş boğuk titreme bundandır:


Harpten önce Artvin’de çok Ermeni yaşarmış. Özellikle Ardanuç yöresinde nüfusları çok fazlaymış. Yörenin en zanaatçı insanları Ermenilermiş. Duvarcı ustaları, gümüşçüler, bakırcılar, fırıncılar hep Ermenilerden çıkarmış. Ermeniler çok çalışkan insanlarmış. Bu yüzden Ermenilerin zengin olduğuna inanılırmış.


Ülkeyi saran kara bulutlar Artvin üzerine ulaştığında bir sürek avı başlamış. Ermenilerin bir çoğu Ardanuç’ ta ki sesli kayadan aşağı atılarak öldürülmüş. Şimdilerde cehennem deresi kanyonu denen kanyonun o günlerden kalan adı ‘sesli kaya’dır aslında. İnsan çığlıklarının hala derinlerinden yükseldiğine inanılır. Kalanlar, sallara doluşup Çoruh’ un azgın sularıyla boğuşarak çoluk çocuk Batum’ a geçmeye çalışmışlar. Ama yol hiçte tekin değilmiş. Çünkü boğuştukları tek şey Çoruh’un azgın suları değilmiş. Ermenilerin mallarını altına çevirdikleri ve bir kısmını gömerek bir kısmını yanlarına alıp götürmeye çalıştıkları dilden dile yayılmış. O zamanlar çetecilik çok yaygınmış. Bu rivayet çetecilerin kulaklarına herkesten önce varmış. Çeteler Çoruh’un dar boğazlarında iki yana dizilir pusular kurarlarmış. Çoruh’un zorunlu yolcularını beklemeye koyularak gelen salları kıyıya çekmeye zorlarlarmış. Kıyıya çekmeyenleri yaylım ateşine tutarlarmış. Kıyıya çekenleri ise soyup soğana çevirirlermiş. Çok insanın canına kıymışlar. Çok kadının ırzına geçmişler. Çok insan da kendi canına kıymış, kıyıya çıkmaktansa kendini Çoruh’un kahverengi çamurlu sularına bırakmış.


Bu çetelerden birinde bir Hemşinli çeteci varmış. Makaroğlu’ yla Batum’da karşılaşmışlar. Bu olaylardan seneler sonra. Batum’ da ki kışlağında çadırına konuk olmuş. Laf lafı açmış anlatmış başından geçenleri. Çetecilik günlerinde bir kafileyi çekmişler kıyıya. Ellerinde değerli ne var ne yoksa almışlar ellerinden. Birinin ayaklarında bir çift çok güzel ağa çizmesi varmış. Bu çeteci çizmeleri de almış kendine. Tam hepsini kurşuna dizecekleri sırada içlerinden biri: “ekmeğimi paylaşmıştım seninle” demiş. Çetecinin hatırına gelmiş. Zor bir zamanında fırınına sığındığı adammış bu. Bunun üzerine eli varmamış öldürmeye, ikna etmiş arkadaşlarını ve bırakmışlar yeniden Çoruh’un kucağına yolcularını.


Gel zaman git zaman çeteciliği bırakmış iyice kocayınca. Yıllar sonra yolu Batum’a düşmüş. Bir fırına girmiş ve ekmek almak istemiş. Fırındaki adam müşterisini süzmüş ve ayağındaki çizmelere gözü takılmış. Dönüp yanındakine Ermenice: “Asonk im muygers yen. Asiga mezi goğobdağ martne. Martı prnenk, çpakhi (bu çizmeler benim çizmelerim. Bu bizi soyan adam. Tutalım adamı kaçırmayalım.)” demiş. Tabi çetecinin Hemşinli olduğundan haberi yokmuş. Söylenenleri anlayan çeteci kapıya doğru seğirtip çıkacak olmuş ki, kapıda karşısına başka bir adam dikilivermiş. Göz göze gelmişler. Derin bakışmışlar. Gözlerinin derinlerinde ikisi de bir şeyler görmüş. Zaman durmuş bir anda. Sonra adam usulca çetecinin önünden çekilivermiş. Çeteci hızla uzaklaşmış. Kapıda göz göze geldiği adam ekmeğini paylaştığı o adammış.


Mahir Özkan