Geçmişten geleceğe....

18 Eylül 2008 Perşembe

Cadı Hikayeleri 2





(Agos' un 17 Ekim 2008 tarihli 655. sayısında yayınlanmıştır)

İlk cadı hikayelerini dinlediğimde çok korkmuştum. Ama birkaç uykusuz geceden sonra artık korkularımın bildiklerimi unutarak geçmeyeceğini anladım. Bu yüzden diğer yolu deneyecektim: Daha çok şey bilmek. Yaylada ne kadar momi varsa öğrendiklerimi anlatıyor ve onlardan bana yeni hikayeler anlatmalarını istiyordum.

“Cadılık doğuştan gelen bir yetenekmiş. Ama bir cadının cadılık yapabilmesi için eğitilmesi ve icazet alması gerekirmiş. Belirli bir yaşa gelip eğitimden geçen cadısüpürgesine binip “terçi Kırım”(koş Kırım) dermiş. Böylece birkaç saniye içinde Cadılar Kralı’nın karşısında bulurmuş kendini. Cadılar Kralı’ndan icazet alan cadı artık onun emirlerinin dışına çıkamazmış. Bir cadının kurtarılabilmesi için Cadılar Kralı’ nın karşısına çıkmasının engellenmesi gerekirmiş. Bunun için de cadı olduğu önceden öğrenilmeliymiş.”

Çoğu benim bu anlattıklarımı şaşkınlıkla karşılıyordu. “orti uuş pon çunes ta? ( yavrum başka işin yok mu?)” diyorlardı. Sonra da uyarıyorlardı: “Cazi in hede engoğçes, caziin vaan şad xosis a na lizut perevi gu (cadıyla uğraşmayacaksın, cadının üzerine fazla konuşursan dilin tutulur)”. Bir çok defa terslendikten sonra Guli momi den bir hikaye dinlemeyi başardım:


“Bir zamanlar köyün birinde adamın birinin danaları birer birer ölmeye başlamış. Bu danalar çok değerli danalarmış. Adam danalarına gözü gibi bakarmış. Çok süt veren cins bir inekten elde ettiği soydan geliyormuş danalar. Danaların neden öldüğünü bir türlü çözememiş adam. Aynı zamanlarda başka bir köyde bir genç kızın başına gelenler köyden köye yayılmış.

Genç kız köyün en güzel kızlarından biriymiş. Herkesin gözü üzerindeymiş. Evlilik çağı yaklaştıkça taliplileri de çoğalmış. Kızı kimin alacağı büyük merak konusuymuş. Çünkü kız güzelliğinin verdiği güvenle birçoklarına burun kıvırmış. Ailesi de kızı çok severmiş. Rahat edebileceği kıymet bilir bir yere gelin olmasını isterlermiş.

Gel zaman git zaman kıza bir haller olmaya başlamış. Kız yemeden içmeden kesilmiş. Yüzü gülmez olmuş. O canlı ışıl ışıl gözlerinin feri sönmeye başlamış. Kırmızı yanaklarının rengi solmuş, beyaza kesmiş yüzü. Avurtları çökmüş, yaşlı kadın gibi görünmeye başlamış neredeyse.

Ailesi kızın bu durumuna çok üzülmüş. Ellerinden gelen bütün çareleri denemişler. Hocalara götürmüşler. Yatırlara götürmüşler. Falcılara götürmüşler. Çocuklarına ne olduğunu anlamak için ellerinden ne geliyorsa yapmışlar. Ama ne fayda, ne yapmışlarsa çocuklarının derdine derman bulamamışlar.

Sonunda kızın bazı geceler evden ayrıldığını fark etmişler. Bunun üzerine kızın abisi silahını çekip alnına dayamış kızın: “Asa kişerner ver kelles nor gertas-söyle geceleri kalkıp nereye gidiyorsun”? diye sormuş. Bunun üzerine kız başına gelenleri anlatmaya başlamış.

Tanımadığı yaşlı bir kadın, bazı geceler gelip kızı odasından alıyormuş. Bir domuzun sırtına binerek bilmediği bir köye gidiyorlarmış. Bu köydeki bir ahırın önüne geldiklerinde yaşlı kadın, kızı ahırın dışında bırakıp kendisi ahıra giriyormuş. Bir süre sonra elinde bir kalple dışarı çıkıyormuş. Kalbin bir kısmını kendisi yiyor, bir kısmını da kıza yediriyormuş. Kalbi yedikten sonra artık hiçbir şey yiyesi gelmiyormuş genç kızın. Bundan dolayı kız yemeden içmeden kesilmiş. Kalp yemeye alışmış. Kadına karşı koyma gücü gösteremiyormuş. Ailesi bunun üzerine kızı çok sıkı takip altına almış, her anını izlemeye başlamış. Böylece genç kızı cadıdan korumayı başarmış. Kız yavaş yavaş eski güzelliğine ve sağlığına kavuşmuş.

Yaptıklarının ortaya çıkmasından sonra cadı bir daha kızı alıp götürememiş. Cadılar kendileri gibi cadı olabilecek kızları tanır ve onları eğitirlermiş. Kimse fark etmeden bunu başardıklarında cadılar dünyası bir kişi daha kazanırmış.”


Mahir Özkan

Cadı Hikayeleri 1

(Agos' un 10 Ekim 2008 tarihli 653-654. sayısında yayınlanmıştır)

Yaylalarda korku hikayesi dinlemenin tadı bir başkadır. Yaylanın atmosferi bu hikayelere çok uygundur. Güneşin batmasıyla birlikte ay ve yıldızlardan başka ışık kaynağı bulamazsınız yaylalarda. Elektrik yoktur. Televizyon ve bilgisayar yoktur. Yaylada insanlar uzak hikayelerin izleyicisi olmazlar. Yanı başlarındaki hikayelerin kahramanlarına dokunurlar. Gaz lambasının solgun ışığı evlerin küçücük pencerelerinden belli belirsiz sızar. Uçsuz bucaksızmış duygusu veren ovanın ortasında dünyanın bu zamanının dışına fırlatılmış gibi hissedersiniz. Toprak zeminli, bir ya da en fazla iki gözlü, karataştan yapılmış ve üstü brandayla örtülmüş evlerin ortasında kuzineli sobalar yanar. Gece sessizlikle birlikte çöker ovaya. Geceyi dinlemek için dışarı çıktığınızda ne köylerdeki gibi ateşböceklerinin ve derenin sesini duyarsınız ne de kuşların; yayla gecelerine egemen olan mutlak bir sessizliktir: Ürkütücü bir sessizlik. Bugünü hatırlatan ufak tefek simgeleri saymazsanız zamanın hangi diliminde olduğunuzu bilebilmeniz imkansızdır.

Bu sessiz gecelerde sobanın etrafında toplaşır, kuzinede pişen patatesleri beklerken momilerin hikayelerini dinlerdik. Bu hikayelerin en ünlüleri ise cadı hikayeleridir. Cadı hikayelerini genellikle momi anlatır. Anlatırken de çok dikkatli bir dil kullanır. Çünkü hikayenin kahramanı aramızda yaşayan biridir. Momi bir yandan bir masumun günahını almaktan bir yandan cadının kendilerine de musallat olmasından korkar. Bu yüzden “mağke kelğhun-günahı başına” der, cadının ismini söyledikçe. Anlattığı hikayenin rivayet olduğunu bildiği halde adeta kendi yaşadığı bir olaymış gibi gerçeklik duygusuyla anlatır. İsim, yer, zaman vererek anlatır. Üstelik gerçekten yaşanmış ve herkesin malumu olan olaylarla bağlantılandırarak anlatır. Velhasıl anlattıklarına inanır.

Kızgın sobanın ağzından sarı kızıl alevler dışarı saldırırdı. Alevlerin kara gölgeleri Mominin yüzünde dans ederdi. Mominin yüzüne yüzyıllardan süzülen bir bilgelik gelir yerleşirdi. Gözümü dikip gözlerinin derinin dinlemiştim bu hikayeyi:


“Bir Hemşin köyünde yeni evli bir çift varmış. Genç çift ilk bebeklerini kucaklarına aldığında büyük bir mutluluk yaşamış. Ama mutlulukları kısa sürmüş. Bir süre sonra bebek annesini emmez olmuş. Beti benzi atmış. Bembeyaz kesilmiş. Önce bebeği başkasına emzirmek istemişler. Ama fayda etmemiş. Nazara geldiğine inanmışlar. Bebeği hocalara götürmüşler. Nazar duaları, korku duaları okunmuş ama fayda etmemiş. Yavruları gözlerinin önünde erimiş. Sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Hiçbir şey çare olamamış dertlerine. Bebekleri ölmüş. Büyük üzüntü yaşamışlar. Gel zaman git zaman kadın tekrar gebe kalmış. Adam büyük mutluluk içindeymiş. Eşine çok özen göstermiş. Sonunda bebekleri dünyaya gelmiş. “Lusnika yi bes- ay gibi” parlayan bir bebekmiş. Ama bir süre sonra bu bebekte diğeri gibi solmaya başlamış. Yemeden içmeden kesilmiş. Tüm çareleri denemelerine rağmen çocuğu kurtaramamışlar. Kadın üçüncü bebeğini yaza yakın doğurmuş. Her yaz olduğu gibi ev ahalisinin yaşlıları ve çocukları yaylaya çıkmış. O zamanlar gençler ve kadınlar ilk sürüm çayı topladıktan sonra yaylaya çıkar, ikinci sürüm çay için geri köye gelirlermiş. Anne bebeği çok küçük olduğu için yaylaya göndermek istememiş. Momi diğer çocuğundan olan torunlarıyla çıkmış yaylaya.

Çocuk oldukça sağlıklı görünüyormuş. Adam ise bebeklerinin durup dururken neden öldüklerini anlayamamakta, bu bebeğini de kaybetme korkusuyla yanıp tutuşmaktaymış. Bir yaşlı kadın adamın bu durumunu öğrenince gelip adama nasihatte bulunmuş: “Orti, ku dağotse cadun guda, kişerner bedaa, perna caduin- yavrum senin çocukları cadı yiyor. Geceleri bekle, yakala cadıyı”. Yaşlı kadın, cadının bebekleri, özellikle de en sevdiklerini yediğini anlatmış adama. Cadı geceleri gizlice gelir, çocuğun göğüs kafesinden kalbini söker alır ve yermiş. Bunu belli sürelerle yapmak zorundaymış. Çünkü cadılar böyle beslenirmiş.

Bunun üzerine adam evinin kapısında geceleri nöbet tutmaya başlamış. Günlerce nöbet tutmuş. Nöbette olduğu gecelerin birinde, yaşlı bir kadının bir domuzun sırtında kapısına yaklaştığını görmüş. Tam kapıdan içeri girmek üzereyken saklandığı yerden çıkmış ve kadını yakalamış. Gördüğü yüz karşısında dehşete kapılmış. Çünkü yakaladığı kişi annesiymiş. Annesi hemen yalvarmaya başlamış: “Orti mema enoğçim, inç gelli umets asel mi- yavrum bir daha yapmayacağım, ne olur kimseye söyleme”. Adam şaşa kalmış. Cadı geldiği gibi domuzun sırtına binmiş ve karanlıkta kaybolmuş.

Yayla yolu yaya bir günde ancak gidilebilecek bir yolmuş. Adam yaylaya haber salmış. Annesinin nerede olduğunu, ne yaptığını öğrenmek istemiş. Gelen habere göre annesi yaylada normal yaşantısını sürdürüyormuş. Çocuklarla ilgileniyor, onlara hikayeler anlatıyormuş.”


Mahir Özkan

11 Eylül 2008 Perşembe

Gor

(Agos' un 24 Ekim 2008 tarihli 656. sayısında yayınlanmıştır.)

Çocukluğumda annem bana bir iş verdiğinde genellikle işi yarıda bırakıp kaçardım. Köy yerinde nereye kaçabilirsin ki. Arkadaşlarımın yanına kaçardım. Oysa o sırada onlar da bir işle meşgul olurlardı genellikle. Büyüklere çay tarlasında yardım etmek, çalışanlara su ve yemek taşımak, yükü taşıyacak olan eşeklere göz kulak olmak gibi işlerdi bunlar genellikle. İşten kaçıp ta arkadaşlarımın yanına gittiğimi öğrendiğinde annem: “orti tun inçbes dağa es, ku poned eneçes, xaki pon genes”(yavrum sen nasıl bir çocuksun, kendi işini yapmıyorsun, başkasının işini yapıyorsun). Ben bu serzeniş karşısında hep şunu söylerdim: “ama ye ma, andağ e pone hedra genig”(ama anne orda işi birlikte yapıyoruz). Bu yüzden benim için bir işi birlikte yapmak çok önemli olmuştur her zaman.

Hemşinliler toplanarak birlikte iş yapma işine “gor” derler. Çok çeşitli işler için gor yapılır. “Compu gor”, köye yol yapmak için yapılır. Bütün evlerden eli kürek, kazma tutan adamlar, kadınlar sabahtan toplanırlar, hep beraber kazırlar, düzeltirler, taş döşerler ve köyün yolunu yaparlar. “Çuri gor” evlere su getirmek için yapılır. Önce bolca bir su kaynağı bulmak gerekir ki; kaynak, suyu alacak bütün evlere yetsin. Kaynağın yanına küçük bir depo yapılır ve başlanılır hep beraber kanal kazımaya. Böylelikle evlere su ulaştırılır. “Duni gor” ise köyde kendi başına ev yapamayacak denli yoksul olan ya da evini yangın, sel vb. bir felakette yitirmiş olan insanlara ev yapmak için yapılır. Bütün köylü bir şekilde katılır çalışmaya. Kimi odun, kimi çakıl, kimi kum taşır. Kimileri çalışanlara yemek yapar. Gorların en güzel tarafı birlikte iş yapılması ve iş yapılırken eğlenilmesidir. Gorlarda şarkılar, türküler, maniler söylenir. Hikayeler anlatılır. İş, sosyal bir etkinliğe dönüşür.

Gorun bu özellikleri en belirgin olarak “paçki gor” da ortaya çıkar. “Paçki gor”, mısırın koçanından ayıklanması için yapılır. Paçkuş- paçkel, ayırma anlamına gelir. Mısırın taneli kısmını içinde bulunduğu yaprak kabuğundan ayıklama işlemini anlatır. “Paçki gor” diğerlerinden farklı olarak genç kızların ve erkeklerin bir araya gelip türküler söylediği, bir birini tanıdığı bir ortama dönüşür. Çalışma gündüzden başlar ve genellikle gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürer. İş yapılarken bir taraftan dışarıda “bağindz” denen dev kazan yakılan büyük ateşin üzerine konur, ayıklanan mısırların içinden çıkan “çğinti” denen az gelişmiş, seyrek taneli mısırlar kazana atılırdı. İnsanlar çalışırken bir taraftan bu “çğinti” pişer, bir yandan yenir bir yandan türküler maniler söylenirdi. Hemşinden derlenmiş manilerin bir çoğunun bu “paçki gor”larda üretildiğini ve dilden dile yayıldığını söylersek yanılmış olmayız.


Gor da sevdalar mani olur dile gelir. Söylenen her mani adresini bulur.

Siyoğn elav ergentsav (sarmaşık çıktı uzandı)
Cermag arcets hednive (beyaz gürgen?in yanından yukarı)
Yesa aman ergena ( ben de öyle uzansam)
İm sevdain hednive ( sevdiğimin yanından yukarı)

Bu mani de adresi bulmuştur. Tabi ki cevap gecikmez. Geç kalınmış bir sevdadır bu.

Çağes kukar kenatser (yağmur geliyordu(yağıyordu) gittin)
Tsun eyev nor kenatser (kar yağdı nereye gittin)
Ergu qök gağnets ama (iki kök fındık için)
Tsiyapone menatser (çarşıda kaldın)

Erkek bir şeyler için geciktiğinin farkındadır ama gönül ferman dinlemez ve ısrarını sürdürür.

ergu gatsin percu me (iki balta bir elderesi)
xeçetsnoğum arci me (yıkacağım bir arci(bir ağaç))
ays igun isa kağaz (bu gece bu köyden)
pağtsenoğum ağçik me (kaçıracağım bir kız)

Tabi kızın karşılığı da gecikmez ve giderek sertleşir. Artık iş işten geçti mesajı vermek istemektedir. Nişanlandığını hatırlatmaktadır.Tabi bir yandan da tahrik etmektedir. Belki de son umut kırıntılarını bu saldırganlık içine gizlemiştir. Hem umutlarını hem çaresizliğini.

im terane tsegvetsav (benim kapıda atıldı)
ergu yeek hadig fişağ (iki üç tane fişek)
tun zat imatser oç ta (sen hiç duymadın mı)
hay ardeletsi eşşağ (hay ardalalı eşek)

Bu sert çıkış üzerine tabi erkek te sertliğin dozunu artırır. Bu sefer hedefe kızın nişanlısını koyar.

meg laustme peçgetsi(bir mısır ayıkladım)
paçge uynman ergener ( koçanı kendisinden uzundu)
neşanluid conçetsi (nişanlını tanıdım)
kinte uynman ergener (burnu kendisinden uzundu)

İşte bu minval üzere sevdalar dile gelirken yeni sevdaların tohumları da toprağa atılır. Gözler gözleri süzer. Gizli gülüşmeler, fısıldaşmalar başlar. Bir taraftan hep birlikte yemek yenir. “Bağindz” de pişen “çğinti” yenir. Gaz lambası ışığında iş bitinceye dek çalışılır. İş bitirildiğinde bir de gece “lusnika erand kişer” (aylı, ışıklı güzel gece) ise büyük bir horona tutuşulur gecenin sonunda işi bitirmiş olmanın şerefine. “Uçalım uçalım / kim kime / sevenlerin şerefine / heheyyyyy” komutuyla.

Mahir Özkan

Yaramaz Çocuklar

(Agos' un 07 Kasım 2008 tarihli 658. sayısında yayınlanmıştır.)

İlkokul deneyimlerim yaramazlık konusunda düşünmeme ve sorular sormama neden olmuştur hep. Çocuklar neden yaramazlık yaparlar? Ne tür yaramazlıklar yaparlar? Büyüklerin yaramazlık olarak nitelendirdiği davranışlar çocuklar için ne ifade eder? Yaramazlık yapmak neden bu kadar eğlencelidir? vs. vs.

Çocukluğumda oldukça yaramaz bir çocuk sayılırdım. Bir keresinde masa örtüsünü ateşe vermiştim. Ev ahalisinin kadın kısmı tarlada, erkek kısmı çay fabrikasında olduğu için öğlen yemeklerine eve geldiğimde yalnız oluyordum. Masanın üzerinde duran örtünün üçgen ucuna verdim kibriti. Yanıp yanmayacağını merak etmiştim. Yandı. Annem erken gelmese evimiz kül olacaktı.

Sonra evdekilere kızdığımda evden kaçardım. Tarlalarda, ormanlarda dolaşırdım tek başıma. Bir taraftan izlerdim onları. Beni aramaları hoşuma giderdi. Beni ararlarken onları izlemek hoşuma giderdi. Karanlık bastırınca gizlice evin altında, kullanmadığımız odadaki divana gelir yatardım. Sabahları kendi yatağımda uyanırdım ama.

Tarlaya çalışmaya gittiğimizde işten kaçar, oyun oynamaya giderdim arkadaşlarımla. Bazen onlarla çalışmak zorunda kalırdım ama hiç yük gelmezdi bu bana.
Arkadaşlarımla beraber köyün bütün güzel bahçelerini gezer en güzel meyveleri, salatalıkları domatesleri toplar, derenin kenarına gider bir güzel piknik yapardık.

Yaramazlık sizi sokmaya çalıştıkları kalıpların dışında kalmak çabasıdır aslında. Size çizilen sınırların dışına çıkma çabası. Bir çeşit başkaldırıdır yaramazlık. Karşıtı uslu olmaktır. Yani akıllı olmak. O yüzden “akıllı ol!” tehdidi yaramaz çocuklara yönelir. Us ama hangi us. Akıllı olmamız istenirken hangi akıldan söz edilir. Kimin aklından? Bunun altını biraz kazıdığımızda altından egemenlik ilişkileri çıkar. Ve daha bir çok şey. Bu nedenle yaramaz çocukları severim ben. Kendi aklının peşinde koşarlar yaramaz çocuklar.

Yaramaz çocuk özgür çocuktur biraz da. Yaramaz çocuklar soru sorarlar durmaksızın. Merak ederler. Kolay tatmin edilemezler. Yaramaz çocuk “neden?” diyebilen çocuktur. Bir yasak koyduğunuzda sorar hemen: neden? Yeterince tatmin edici yanıtlar alamadığında sormaya, sorgulamaya devam eder. Bazen kestirip atarsınız: “Neden mi? Ben öyle istiyorum da ondan.” Ama sizin isteğiniz onu dizginlemeye yetmez. Karşınıza doğrudan çıkamadığında kendine özgü direniş yolları geliştirir. Ama teslim olmaz sizin isteğinize. Yaramazlık eğlencelidir velhasıl.
Babam hep: “orti tun anots bes hoyiv elloğ çes. Gartoğ, medz mart elloğ es”(yavrum sen onlar gibi çoban olmayacaksın. Okuyacak, büyük adam olacaksın) derdi. Arkadaşlarımla karanlık çökene kadar oyun oynadığım zamanlarda. Bir de bir sınıfı iki kere okutacak gücü olmadığını söylerdi. Bu benim üzerimde çok etkili olmuştu. Bu yüzden okulda hiç yaramazlık yapmazdım. Uslu durmaya çok dikkat ederdim. Derslerime çok özen gösterirdim. Okulun en başarılı öğrencilerindendim bu yüzden. Öğretmenim de beni çok severdi.

Okulda sınıf başkanı teneffüslerde yaramazlık yapan çocukların isimlerini tahtaya yazardı. Öğretmenimiz derse geldiğinde tahtada ismi yazılı olanları yaramazlığına göre uyarır, kızar ve bazen döverdi büyük yaramazlık yapmışsa. Benim adım hiçbir zaman o yaramazlık yapanlar listesine yazılmamıştı. Ama bir gün yazıldı. Öğretmenimiz derse girdiğinde ismi yazılı olanlara sormaya başladı: “Ahmet ne yaramazlık yaptın yine?.....Ali sen?”…..Hatice…Mustafa….. “. Cevaplar mahçup gelirdi: “Sıraya çıktım öğretmenim, özür dilerim….,” “Fatma bana bağırınca…”, “ben aslında yapmak istememiştim…”, “önce o küfür etti ama”.vs. vs. Sıra bana gelmişti. Öğretmenim şaşkınlıkla: “sende mi?” dedi. “Sen ne yaptın bakalım?”. Ben ne yaptığımı bilmiyordum. “Bilmiyorum” diyebildim yalnızca. Sınıf başkanı söze girdi hemen: “Öğretmenim o Hemşince konuştu”.

O gün bugündür yaramazlık yapmak benim için bir alışkanlık halini aldı. Büyüyünce de yaramazlık yapmaya devam ettim. Devam edeceğim de…..Bu yaştan sonra akıllanır mıyım? Onu da bilemiyorum….


Mahir Özkan

17 Ağustos 2008 Pazar

Şidag Kurba


(Agos' un 31 Ekim 2008 tarihli 657. sayısında yayınlanmıştır.)


Köylerimizin yolları uzun süre karlarla kaplı olurdu. Bu nedenle kış yaklaşırken depolamak üzere un, şeker, pirinç, makarna vb. alınırdı çarşıdan. Bu uzun kış boyunca insanların kendilerini oyalayacak şeyler yapmaya ihtiyacı olurdu. Çocuklar en çok “maya”, “eşinden memnun musun?”, “yüzük kimde” gibi oyunları oynar. Büyüklerden duydukları “cazi (cadı)” öykülerini birbirine anlatır ve birbirlerini korkuturlardı. Kadınlarsa genellikle örgü örerlerdi vakitlerini geçirmek için. En çok da koyun yününden yapılan “şidag kurba” örerlerdi. İnsan ayaklarından çok üşür. Ayakları sağlama almak gerekir bu yüzden. Ayakları sağlama almanın en iyi yolu da “şidag kurba”dan geçer. Öyle merserize çorapla olacak iş değildir.

Hemşinli köylüsünün yaşamında iki çorap vardır: biri “şidag kurba” (gerçek, doğru çorap) diğeri ise “Coni kurba” (Laz çorabı – fabrikasyon çorap). Hemşin köylerinde öyle insanlar bulabilirsiniz ki bu insanlar ömürlerince “şidag kurba”dan başkaca çorap giymemiştir. Şidag kurba koyun yününün yıkanıp sand (tarak) tan geçirildikten sonra “madman” (mad-parmak + manel- eğirmek, bükmek sözcüklerinden üretilmiş bir sözcük, odundan yapılmış ve parmakla çevirerek yünü ipe dönüştürmeye yarayan basit bir aleti ifade eder) ile eğrilerek yapılan ipten örülür. Örüldükten sonra ucuna bir şib bağlanır. Bu şib önemlidir. Çünkü pantolon genellikle çorabın içine konur ve çorabın ağzı bu “şib”le bağlanır. Şib sözcüğü burada ip anlamında kullanılır. Ama esas anlamından devşirilmiş bir sözcük gibi duruyor. Aslında “tentmi şib-kabağın sapı”( kabağın üzerinde büyüdüğü uzun bitki gövdesi), “hğiyari şib-salatalık sapı” anlamında kullanılır. Bahçeye taze soğan koparmaya gönderildiğimde çok uyarı almışımdır annemden. Orti tentmin şibin vaan kales oç, tsokmi gu. (yavrum kabağın sapının üstüne basmayasın, kurur)

“Şidag kurba” deyişi ile “Coni kurba” deyişini anlamak için Hemşinlilerin ve Lazların coğrafi konumlanışına, ilişkilerine ve yaşam tarzlarına bakmak gerekir. Hemşinliler Lazların yaşadığı kıyı şeridinin iç kesimlerinde ve yüksek yerlerde yaşarlar. Çoğunlukla hayvancılıkla geçimlerini sağlarlar. (Tabi bu durum bütün ülkede olduğu gibi kentleşme süreciyle değişmeye başladı ve artık “şidag kurba” giyenlerin sayısı da hızla azalıyor). Doğanın çetin koşulları içerisinde yaşarken ona kafa tutmanın bir anlamı yoktur. En iyi yol ona uyum göstermektir. Yılın önemli bir döneminde karla kaplı köylerde yaşıyorsanız sizin için gerçek çorap, yün çorap olacaktır. Bu “gerçeklik” yalnızca çorap için de geçerli değildir. Örneğin, ekmek için de geçerlidir. “Şidag hats” ve “Coni hats”. Evde kuzineli sobada (peçko da) pişirilen ekmek gerçek ekmektir.( Şidag hats ın da iki türü vardır: biri “lazdi hats”-mısır ekmeği ve diğeri “tsoyni hats”- buğday ekmeği) Diğeri yani çarşıdan alınan ekmek “Coni hats”tır. Burada işlevselliğin yanında bir de ulaşılabilirliğin etkisi olduğu söylenebilir. Uzunca bir dönem kapalı bir toplumsal yaşam süren Hemşinliler kendi yaşam ilişkilerini kendi koşulları içerisinde oluşturmuş görünüyorlar.

Lazlar, Hemşinlilere göre şehirli olmayı temsil ediyorlardı. Çok küçük yaşlarımda dünyada Lazlarla Hemşinlilerden başka kimsenin yaşamadığını sanırdım. Onlar dziyapta (dziyap : dzov + ap-deniz kıyısı, Hemşinlilerde çarşı anlamında da kullanılır.) biz köyde yaşardık. Şehirliye Laz denir, köylüye Hemşinli. Toplumsal değişimlerle birlikte Hemşinliler dziyap a yerleşmeye başladıkça bu tabirler de kaybolmaya başladı. Daha doğrusu “Coni hats” ve “Coni kurba” deyişi yerini “dziyapi hats” ve “dziyapi kurba” deyişine bırakmaya başladı. Çünkü artık Hemşinlilerde bu fabrikasyon çorapları giymeye başlamışlardı. Bu yüzden onu Laz’a özgüymüş gibi algılatabilecek isimden kurtarıp “çarşı çorabı” haline getirdiler. Ancak “şidag kurba” deyimi olduğu yerde duruyor. Evet, artık şehirlerde yaşıyoruz bir çoğumuz ve doğal gazla ısıttığımız evlerimizde “dziyapi kurba” ile de idare edebiliriz. Ancak olası ihtiyaç durumları için hala gardroplarımızın derin bir yerlerinde ve gelinlerimizin çeyiz sandıklarında bir çift “şidag kurba” özenle saklanmaktadır.


Her ne kadar giyinmesekte gerçek çorap annelerimizin, ninelerimizin ördüğü yün çoraptır ve öyle kalacaktır..


Mahir Özkan

7 Ağustos 2008 Perşembe

Korku Duası

(Agos' un 08 Ağustos 2008 tarihli 645. sayısında yayınlanmıştır.)


Kimi insan karanlıktan korkar. Kimi insan ormanın içlerinde yaşayan ve garip sesler çıkaran yaratıklardan. Kimi insan “cazi”den korkar1. Kimi insan “lazdi barav” dan korkar.2 Kimi insan ise vahşi hayvanlardan . Kimi insan insanlardan korkar. Kimi insan kim olduğunu bildiği için korkar. Kimi insan kim olduğunu bilemediği için korkar. Kimi insan ise kim olduğunun ortaya çıkacağından korkar. Kimi insan da vardır ki, Allah’tan başka kimseden korkmaz. Belli ki böylesi korkmaktan çok korkar. Velhasıl herkes bir şeylerden bir şekilde korkar!


Korku öylesine güçlü bir duygudur ki; izin verilirse, insanın bütün yaşamına egemen olmaya başlar. Bütün davranışları insanın korkuyla belirlenmeye başlar. Sürekli bir tehdit altında olma duygusu yaratır korku. Korkan insan tedirgindir. Tedirginlik en sıradan durumları bile olağanüstü durumlara dönüştürebilir. Algılama biçimlerini tümden değiştirebilir insanın. İşte bu durumlarda birbirlerinin korkularını anlamayan insanların birbirlerini anlamaları da olanaksız hale gelir. İnsanın ruhuna egemen olmakla yetinmez korku bazen. İnsanın bedenini de ele geçirmeye başlar. Korkan insan yemeden içmeden kesilir. Hareketsizleşir. Mum gibi erimeye başlar. Bembeyaz bir iskelete dönüşür.


Önlem almak kaçınılmaz olmuştur artık. Korkulardan kurtulmanın vakti gelmiştir. Çareler aranmaya başlanır. Ne doktorlara ne hocalara gidilir de derman bulunmaz. İşte bu durumlarda son çare olarak gelinen kişi benim annem Ardeletsi Suti’ dir.3 Kendi köyümüzde ve çevre köylerde annemin “çapuş” yaptığı çok kişi korkularından kurtulmuştur.4 Annem hiçbir karşılık beklemeksizin gelen herkese “vağh i dua” yı okumuştur yıllarca.5


Korkan kişi kadınsa başına bağladığı yazmayı, erkekse beline sardığı yazmayı yedi okuma bitene kadar hiç çıkarmaz. Sürekli üzerinde taşırdı. Defalarca tanık olduğum bu “çapuş” larda annem, bir ucunu korkmuş kişiye verdiği yazmanın diğer ucunu sol eliyle tutardı. Sağ eliyle ise parmakları bitişik olarak yazmanın üzerinde, bir elinin arkası bir önü havaya bakacak şekilde bir hareket yapardı. Bu hareketi kişiye doğru yazma üzerinde yaklaşarak sürdürürdü. Sağ eli yazmanın korkmuş kişinin tuttuğu kısmına gelmesinden sonra yazmayı avucunun içinde toparlardı. Bundan sonra toparladığı yazmayı korkmuş kişinin göğüs bölgesinin dört noktasına değdirerek yazma üzerinde elini gezdirirken mırıldandıklarından başka bir şeyler mırıldanırdı. Bu hareketleri yedi defa tekrarladıktan sonra yazmayı yere atar ve son defa bir şeyler okurdu. Okuması bittikten sonra kişi yazmayı ya beline ya başına bağlar ve bir daha ki okumaya kadar çıkarmazdı.Üç “çapuş” sonrası kişi genellikle yemeden kesilmişse yemeye başlar; yedi çapuş sonrası ise tamamen iyileşirdi.


Yıllarca annemin ne okuduğunu merak ettim durdum. Tahminler geliştirdim. Acaba “üç kulhufallah bir Elham” mı okuyordu. Fatiha mı? Bildiğim bütün duaları, sureleri düşünüyordum. Sonra bir gün öğrenme şansını yakaladım. Annem beni yanına çağırdığında 11 yaşındaydım. Beni daha önce hiç çağırmadığı bir biçimde çağırmıştı. Yanına oturtarak büyük bir sırrı bana açmıştı:


“ Orti, hemi kezi vağh i duan sorvetsnoğum. Tun al kuyroçet sorvetsnoğes.” (yavrum şimdi sana korku duasını öğreteceğim. Sen de ablana öğreteceksin). Ben tabi hemen sordum:


“İnçi tun kuyris sorvetsne çes” (neden sen ablama öğretmiyorsun).


Annem:“As duas intsi im dade sorvetsuts, anu, mare sorvetsutsatsuni, anu a hopar e. As duas manç e genoç e, genig e martun sorvestnel ga a” (bu duayı bana babam öğretti. Ona annesi öğretmiş, ona da amcası. Bu duayı erkek kadına, kadın erkeğe öğretebilir.)


Yalnızdık ve annem binlerce yıl öteden gelen bilgece bir ses tonuyla geçmişe açılan kapılarımdan birini açtı bana:

“ Orti, yazma is vaan yeek donum - amb u ot ku ka vordali ked ku ka demdembali - asoğes. Hedev tevet serdin tibtsenele yeek donum - gov e, tan e, serdid vağh e dağ e - asoğes. As pones meg çapuşin oğte donum enoğes. Hedev al yazman tsadze vartsgoğes. Mem al gartoğ es. İnçuk oğte donum çapes yazmas vaan bededetsnoğa ” ( Yavrum yazmanın üstünde üç defa - yıldırım geliyor, bağıran çağıran dere geliyor demdembali – diyeceksin. Sonra elini göğsüne değdirirken üç defa - inek, ayran, yüreğindeki korku yerine - diyeceksin. Bu işi bir okumada yedi kere yapacaksın. Sonra da yazmayı yere atacaksın. Bir daha okuyacaksın. Yedi kere çapuş yapana kadar yazmayı üzerinde gezdirecek )


Hareketlerin ve sözlerin anlattığı aslında oldukça açık ve öğreticiydi. Önce korkular tanımlanıyordu. Yıldırımlar dereler vs.. Tanımlama yapılırken yazmadan kurulan köprü üzerinde ilerliyordu eli ve yüreğine ulaşıyordu korkan kişinin. Sonra yüreğinden aldığı korkuyu esas yeri olan toprağa bırakıyordu. Annem binlerce yıl öncesinden sesleniyordu. Korkularını tanıyın birbirinizin, köprüler kurun birbirinizin yüreklerine. Ve böylece kurtulun korkulardan. Korkularınızı gömün.


Notlar:

1.Cazi Hemşinlilerin cadıya verdikleri isim.

2.Lazdi barav hemşince “mısır kocakarısı” anlamına gelir. Mısır filizinin gövdesine yapışık, yumuşak garip bir dokudur. Bir çeşit hastalık gibidir. Canlı olduğu ve mısır tarlasını koruduğu, çocukları yediği rivayet edilir.

3.Ardalalı Sultan, Hemşinlilerde kadınlar evlendikten sonra sıklıkla babalarının köyünün adıyla anılırlar.

4.Çapuş: içinde bazı duaların okunduğu bir çeşit sağaltma ritüeli. Türkçe “ölçmek” anlamına gelir.

5. Vağh i dua: korku duası


Mahir Özkan