atum dağlari aşti
daği yollari yardi
geldi bir kara duman
yollarumi kapadi
çek git buradan duman
kapatma yollarumi
bişe istemem senden
al git acilarumi
arkadaşlar kanmayun
güzel göze kaşlara
sonra çok vurursunuz
başunuzi taşlara
atum dağlari aşti
daği yollari yardi
geldi bir kara duman
yollarumi kapadi
çek git buradan duman
kapatma yollarumi
bişe istemem senden
al git acilarumi
arkadaşlar kanmayun
güzel göze kaşlara
sonra çok vurursunuz
başunuzi taşlara
1-
yüksek dağun kuşiyim
selviye konacağum
ben mütahit kiziyim
okumiş alacağum
2-
yilan çikti ağaca
boynuzi var alaca
kismetumuz var ama
biraz geri olacak
3-
karayemiş topladum
karaca koyun içun
meciye gideceğum
ander sevduğum içun
4-
dayma çoban gezersin
kim yikar gömleğuni
bu uç günluk dunyada
çuruttun yureğumi
5-
kara kara kazanlar
kara yazi yazanlar
görmesun cennet yuzi
aramuzi bozanlar
6-
ata bindun da ata
gel oynata oynata
sevduğum senun baban
olsun bana kaynata
7-
horoz otti sabahtur
horoz dilun kurusun
niçun dedun sabahtur
inek geldi sağmadum
8-
lamba astum tavana
işik versun her yana
donekçisin sevduğum
donersin her bir yana
9-
atma turki atarum
yureğuni yakarum
eski çaruklarumi
boğazuna takarum
10-
sana bişe diyeyim
diyeyim da darilma
oyle sersem kocaya
koca diye sarilma
11-
su akar ince ince
suyi doldur pirince
insan bir hoş oliyor
sevduğuni görince
12-
deniz dalgasuz olmaz
çarşi kalemsuz olmaz
benum yarum ağadur
beş on kölesuz olmaz
13-
yol ustine şeftali
ne çok vermiş bir dali
potinume dayanmaz
sevdam babanun mali
14-
ince işlerum ince
soğanun zari gibi
erittun beni yarum
dağlarun kari gibi
15-
akan dereler gibi
akup geleyim sana
yollari çeper ettun
nasil geleyim sana
16-
şuşe içinde yilan
yilan boynuma dolan
işaretten anlamaz
eşek kafali oğlan
17-
potinum dar olacak
usti açik olacak
beni alan efendi
köyde memur olacak
18-
ayakkabi giyerum
usti açik olinca
kaynanami severum
oğli güzel olinca
19-
karpuz kestum yiyen yok
parasini veren yok
uç gündur nişanliyim
gozun aydin diyen yok
20-
sevdam çirak oynatur
mali dort yana yatur
çobanaki gidersun
beni akluna getur
21-
saat köstek ustine
zencir takmak olur mi
kardeş baci boyenduk
şimdi bakmak olur mi
22-
dağdan indum koyunsuz
çadir kurdum çibuksuz
annem babam soyledi
eve gelma gelinsuz
23-
duşune duşune
duştum derine
aklumi kaçurdum
gelmez yerine
24-
çiktum çami budadum
indurdum yarisina
kocasi güzel olsa
bakmazdum karisina
25-
gemi geliyor gemi
otuziki direkli
alayim almayayim
oldum iki yurekli
Sırtımda ip gibi yağan yağmurun altında ıslanarak iyice ağırlaşmış çay torbasıyla, setin içindeki çukura kayan ayağımı çayın dallarına tutunarak çıkarmaya çalışırken küfrü bastım. Bir an durdum ve kendime güldüm. Bu kadar kolaydı demek ki. Daha önce küfür ağzıma hiç bu kadar yakışmamıştı. Bu düşünce eğlendirdi beni. Kendimi toparladım. Ellerimdeki diken sıyrıklarının zonklamasını bile duymaz oldum. Sırtımdaki son torbayı da varegelin yanına getirip bıraktım. Çayı tarladan alım yerine indirmek için kurulmuş, küçük bir motorla çalışan ilkel teleferiğe varegel diyorduk. Motoru korumak için yapılmış iki metrekarelik bir kulübesi vardı varegelin. Varegeli yüklemeye yardım etmek için yanımda kalan bir işçiyle birlikte kulübeye girdik. Gürcistan’ dan gelen diğer üç işçi çayları varegelden indirip satmak için alım yerine inmişlerdi. Ağabeyim ise işi biraz erken bırakıp yemeklik malzemeler almak için çarşıya gitmişti. Varegelin önüne yığdığımız torbalara baktım ve gururla gülümsedim. Altı kişi, en az bir ton çay toplamıştık. On günde bütün çayı bitirmeyi hedefliyorduk. İzinlerimiz sınırlıydı ve tamamını çayda harcamak istemiyorduk. O yüzden her gün bir ton civarında çay toplamamız şarttı. Alım yerine gönderdiğimiz çayları indirdiklerinde aşağıdakiler varegelin demirine bir taşla üç kez vuruyorlardı. Yükü indirdiklerini böyle anlıyorduk ve varegeli yukarı çekiyorduk. Varegelin sesini beklerken bir sigara yaktım. Bir tane de Gürcü işçi Tengo’ ya uzattım. Gürcü işçilerin genellikle iki isimleri vardı. Gürcistan’da çoğunlukla Hıristiyan isimleri kullanıyorlardı. Türkiye’ye çalışmaya geldiklerinde ise Müslüman isimleri. O Müslüman ismini söyledikçe ben ısrarla Hıristiyan ismiyle hitap ediyordum.
-“Tengo, sigara”
-“Mersi patron” dedi sigarayı alırken. Bu patron sözü beni güldürdü.
-“Yok patron. Patroni ara*. Arkadaş, arkadaş” dedim.
Tengo patron olmama ısrarımıza şaşırıyordu. Sonuçta kim patron olmak istemez ki. Bir bankacı ile bir öğretmenin kendileriyle birlikte çaya girip çalışmasına da şaşırıyordu. Aslında bir bakıma haklıydı. Yıllardır çayımızı kendimiz toplamıyorduk. Yarıcıya veriyorduk. Ama bu yıl babam yarıcı bulamamıştı. Telefon edip: “Yes as panas şad nağetsa. Lerniver gertam. Yarici marici kednul çgartsi. İnçu enoğek na aek, çaye kağetsek- ben bu işten çok darlandım. Yaylaya gidiyorum. Yarıcı marıcı bulamadım. Ne yapacaksanız yapın çayı toplayın” dedi ve yaylaya gitti. Babam usanmakta haklıydı. Çünkü tarlalarımız uzak ve bakımsız olduğu için yarıcılar bir yıldan fazla durmuyorlardı. Yıllardır yarıcıların biri gelmiş biri gitmişti. Her gelen, gelir gelmez gitmenin hesaplarını yapmaya başladığı için de tarlaların uzun vadeli bakımlarını hiçbiri yapmamıştı. Çay köklerinin arasındaki toprak kaymış, setler bozulmuştu. Yürümenin bile zor olduğu bu dik yamaçlarda bozulmuş setlerde düşüp kalkmadan çay toplamak olanaksızlaşmıştı. Tarlaların her yanını dikenler, eğrelti, ısırgan ve çeşitli yabani otlar sarmıştı.
Tengo öğrenebildiği kadar Türkçeyle ve kısa cümlelerle, kendilerinin de eskiden çay tarlaları olduğunu, Sovyetlerin yıkılmasından sonra bütün fabrikaların özelleştirildiğini, özel fabrikaların ithalata yöneldiğini ve çay üretiminin bittiğini anlattı. Şimdikilere küfretti. Sonra durdu durdu öncekilere de küfretti.
Ben de bankacıların ve eğitimcilerin de işçi sayılabileceklerinden söz ettim. Ama kısa sürede söylediklerimin Tengo için çok bir anlamı olmadığını fark ettim. Gülümseyip sustum.
Varegelin teli titreyerek çiyuvvv, çiyuvvv, çiyuvvv diye üç kez inledi. İşçiler alım yerine inmişti nihayet. Beş seferde bütün çayı alım yerine indirdik. Bugünlük işimiz bitmişti. Tengoyla birlikte çamurlaşmış patikadan aşağıya evin yolunu tuttuk. Koşuyor, düşüyor, kalkıyor, tekrar koşuyorduk. Virajları kullanmıyor, kestirme yokuşlardan kayıyorduk. Üzerimize giydiğimiz muşambalara rağmen suyu dışarıda tutamamıştık. Bütün vücudumuz ıslaktı. Elbiselerimizde çamurlanmamış yer kalmamıştı. Sakınacak hiçbir şeyimiz yoktu. Eve geldiğimizde diğer işçiler çayı satmış ve çoktan eve gelmişlerdi. Banyo sırası beklerken bacaklarımın sızladığını hissettim. Ayakta duracak takatim kalmamıştı. Kendimi avluda yağmurun biriktirdiği çamurlu suyun içine bırakıverdim. Ellerimi başımın altına koydum gözlerimi ve ağzımı açtım. Avlunun üzerini kaplayan asma yapraklarının arasından üzerime hücum eden yağmuru izledim. Bir çukurun dibinde olmanın rahatlığını hissettim. Nasıl olsa daha fazla düşemezdim.
Bu işin en iyi tarafı akşam sofralarıydı. Akşamları Gürcistan’dan gelen ucuz votkadan içip, Tengo’nun eşinin yaptığı nefis Gürcü yemeklerini yiyorduk. Hemşince, Gürcüce, Türkçe şarkılar söylüyor, dans ediyorduk. Ama o akşam ağabeyimin pek keyfi yoktu. Ne olduğunu sordum bir iki kez ama cevap vermedi. Yatmaya hazırlanırken yanıma geldi. Çarşının her yanına sağlık bakanlığının kenelerle ilgili uyarı afişlerinin asıldığını anlattı. Kenelerden bulaşan kırım kongo kanamalı ateşi vakalarına Hopa’ da da rastlanmış. Bölge kırmızı alarm verilen bölgeler arasına alınmış. Hastanede yatan birçok hasta olduğu söyleniyormuş. Afişlerde insanlar vücuduna yapışan keneleri kendi kendine çıkarmaması konusunda uyarılıyormuş. Bunun ölümcül olabileceği, bu yüzden böyle bir durumla karşılaşınca derhal doktora başvurulması isteniyormuş.
Çektiğimiz bunca zahmetin üzerine bir de kene korkusu musallat olmuştu. Kısa bir süre gözümün önünde gösteri yapan kenelerden sonra uykuya teslim oldum. Sabah çalar saatin sesiyle uyandığımda sağ elimin sol omzumu tatlı tatlı kaşıdığını fark ettim. Başımı omzuma doğru çevirdiğimde kafasını vücudumun içine sokmuş minik asalağı gördüm. Etrafı kanıyordu. Ama kafası içerdeydi ve vücudunu koparmamıştım henüz. Buna sevindim. Hemen kalktım ve ağabeyime durumu anlattım. Doktora gitmem gerektiğine karar verdik. Bir yandan çaya gitmeyeceğim için seviniyordum bir yandan da ağabeyimin akşam anlattıklarından dolayı kaygılıydım. Yürüyerek Makriyal’ a indim. Hopa minibüslerinin durağına geçtiğimde günün ilk seferini yapan minibüs kalkmak üzereydi. Minibüse atladım ve Hopa’nın girişindeki devlet hastanesinde indim. Hastanede durumu anlatınca hemen özel bir bölüme aldılar beni. Doktor kenenin hemen yanından özel bir madde enjekte ederek dışarı çıkmasını sağladı. Sonra benden kan aldılar ve tahlile gönderdiler. Öğleden sonra gelecek tahlilin sonuçlarına göre tekrar tahlil yapabileceklerini söyledikleri için Hopa’ da saatlerce beklemek zorunda kaldım. Tabi bu arada Hastanedeki aşırı özeni gördükçe kaygım daha da yükseldi. Öğlene kadar tedirgin sokaklarda dolaştım. Birkaç eski arkadaşı gördüm. Öğlen yemeği için Hopa’nın meşhur pidecisi Hızır Dayı’ ya gittim. Öğleden sonra tahlil sonuçlarını aldım. Temizdim. Ama üç gün sonra tekrar kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. Rahatlamış olarak köyün yolunu tuttum. Çay alım yerinin de olduğu köy meydanına geldiğimde çay satma işi bitmek üzereydi. Çayını satan bezini, torbasını toparlıyor; henüz satmak üzere olanlar alım yerinin merdivenlerinden yukarı çay bezlerini taşıyorlardı. Meydanın kenarında derenin kıyısındaki büyükçe taşın üzerinde bir grup kadın oturmuş sohbet ediyordu. İçlerinden biri bana doğru seslendi:
-“Da aye hala, inç ağav kezi asa hala, hivandesta? Doxtor kenadz asadz Xelil’e - da gel hele, ne oldu sana söyle hele, hasta mısın? Doktora gitti dedi Halil”
Bu Pompuş denen kadındı. Köyde “hoparlo” derlerdi Pompuş’ a. Diline düşmeye gör. Bütün köye maskara eder adamı.
-“Ça ça hivand çim. Kene nebektsadzer u anu hama kenatsi doxtorniva – hayır hayır hasta değilim. Kene yapışmıştı da onun için gittim doktora.”
-“Da orti anu hama doxtor gertevi ta? Meg emmen or kani hadik kaşik gu varvenus – da yavrum onun için doktora gidilir mi? Biz her gün kaç tane çekiyoruz üzerimizden.”
Diğer kadınlarda Pampuş’ un söylediklerini onaylıyor ve benim çok korkak olduğumu söylüyorlardı. Bir anda gerçekten benim tedirginliğimin düzeyiyle onların rahatlığı arasındaki açı komik bir duruma yol açmıştı. İşin kötüsü atmosfer o kadar onlardan yanaydı ki komik duruma düşenin ben olduğuma kendimde inanmak üzereydim. Nasıl bu kadar gamsız olabilirlerdi. Herkesin evinde televizyon vardı. Televizyonlarda her akşam kene haberleri vardı. Kolay teslim olmamak için çarşıdaki afişten, hastanedeki tedbirlerden söz edecek oldum. Pampuş sözümü ağzıma tıktı.
-“Da ida kene ça orti, me diz na diz e. Ad martu hivandtsenel çi.- da o kene değil yavrum, bizim dizdir, diz. O adamı hasta etmez.
Mahir Özkan
Patroni ara: Gürcüce, patron yok
Makriyal: Kemalpaşa, Hopa’nın kasabası
Diz: Hemşince kene
Aşağıda paylaştığım maniler, Abhazya Hemşinlileri' nden bana ulaşan dörtlükler. Bazılarının neredeyse aynen Hopa Hemşin' de de kullanılıyor olması çok anlamlı. Yıllar sonra Hemşin toplumunun parçaları birbirleriyle tanışıyor. Tarihin acımasızca ayırdığı toplumumuz yıllara meydan okuyarak koruduğu kültürel değerleri sayesinde yeniden birleşiyor.
"mongaghnere suretsi
tsorennere kaghetsi
aghchik ku sirun djagdin
oskinere sharetsi
haz ara mezi-mezi,
dziyavor mernim kezi
dur tserkid tase indzi:
medzenom, garnum kezi!
axchiki sevug mazov
arisku sirdes nazov
yes ku midked hasgntsa:
siradz unis murazov
kedin entin kenatsi
charuxneres lvatsi
eli xoski ch'ashetsi
yaris desnush kenatsi
ina veri pushere
sev aghchigan tushere
acap goynum paghtsenim
shapatorva kishere
sare sarin hasadza
sarin ghumish pusadza
xabar arek im yarin:
boyes boyin hasadza
axchi-Mayrom var ari
juxhtm xavogh ar ari
yes aghchigem tun dugha
erguses al meg kegha "
Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın, ama koparıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için.
Resmi isim olarak yazdırılamamış olsa da herkes sokağımıza “Hopalıların sokağı” diyordu. Sokak boyunca yan yana sıralanmış iki-üç katlı evlerimiz vardı. Sokağımız, evleri birbirinden ayıran derme çatma çitleri ve nizamiyeleriyle bana sevimli bir siteyi anımsatıyordu. Nerdeyse herkes evlerinin arkasındaki parseli de almıştı. Evlerin arkasındaki bu küçük bahçeyi köyden kalma alışkanlıklarını devam ettirerek, çepeçevre meyve ağaçlarıyla doldurmuş, ortasını da lobiya, lazut, lilig, tentum, xiyar gibi sebzelere ayırmışlardı. Evlerin çatıları yoktu. Fırsatını bulduğunda veya ihtiyaç olduğunda bir kat daha çıkmak üzere kolon demirleri hazır bekliyordu.
Bir yıldan uzun süredir ilk defa geldiğim sokağın başında durmuş kendimi taziyeye hazırlarken, içimden, “bu sevimli site yok olup gidecek, ‘kardeşler apartmanı’ olacak o güzelim evler” diyordum. İçimdeki bu düşünceye, taziye evine giderken bunları düşünüyor olmanın rahatsızlığı eşlik ediyordu. Sonra “böyle durumlara dayanabilmenin yollarından biri bu belki” diye düşünerek rahatlattım kendimi. -İnsan ne kadar da anlayışlı kendine karşı.- Sokak kalabalıktı. Kalabalığa dikkat edince yeniden ölüm düşüncesiyle doldum. Çocuklar sokak boyunca koşturup duruyorlardı. Evlerin önlerinde üçer beşer kişilik insan kümeleri vardı. Hayatın hayhuyuyla uzunca zamandır görüşemeyenler, birbirine hal hatır soruyor, ölüm ve yaşamın anlamına ilişkin sözlerle süslenmiş iş güç sohbetleri ediyorlardı. Kafa kafaya vermiş çok önemli konulardan konuşuyormuş havasındaydılar. Neredeyse herkes sigara içiyordu.
Cenaze evi tıklım tıklımdı. Salonda oturanların çoğu yaşlılardı. İçeride ki odalardan kadınların ağıtları yükseliyordu. “orti im dağa orti, ergen kentid madağ ellim orti. Ter garkoğe orti. Dun enoğe orti. Serdid ağun kalets ta orti. Ye vuuuuu yes nor ertam oooortiii.- yavrum benim yavrum, uzun burnuna kurban olayım yavrum. Daha evlendirecektim yavrum. Ev yapacaktım yavrum. Yüreğine kan mı yürüdü yavrum. Ye vuuuu ben nereye gideyim yavrum” Taziye dileklerimi sunduktan sonra cenazenin evde olmadığını fark ettim. Cenaze çoktan hastaneye kaldırılmıştı. Normalde ölü evde tutulur. Evde bir gece geçirir. Cenazenin başında nöbet tutulur. Görmek isteyenler yüzünü son bir kez görürler. Sonra toprağa verilir. Usulca yanına iliştiğim gençten bir akrabamıza sordum. Cenazenin durumunun evde kalmaya uygun olmadığını, çok fazla kanadığını, bir türlü kanın durdurulamadığını anlattı.
Bu sırada içerde ölünün nereye gömüleceğine dair bir tartışma koptu. Merhumun genç bir akrabası ölüyü İstanbul’ da toprağa vermek için amcasını ikna etmeye çalışıyordu.
-Amca çocuğun durumunu gördün. Bu şekilde onu götürmek, cenazeye eziyet etmek değil mi?
-Oğlum, geleneğimiz, göreneğimiz var. Bugüne kadar hiçbir ölümüzü burada bırakmadık. Yine de bırakamayız.
-İyi söylüyorsun da bu adamın kardeşleri hep burada.
-Bugün buradalar yarın ne olacağı belli olmaz. Hem herkesin orada çayı var tarlası var. Orası bizim toprağımız oğlum. O çocuk orada yatmak ister.
-Amca şimdi ona sorabilecek durumda değiliz. Kardeşleri, “bizim gücümüz yoktur köye götürecek. Amcalarım nasıl isterlerse öyle yapalım” dediler. Çocukların durumunu biliyorsunuz. En az iki otobüs tutulacak. Onca yol.
Salonda önce bir sessizlik oldu. İhtiyar başını öne eğdi. Tespihini ağır ağır çekiyordu. Birbirine yakın olanlar kendi aralarında tartışmaya başladılar. Kimi “ben köye gömülmek isterim. Vallahi hakkımı helal etmem götürmezlerse” diyordu. Kimisi, “yahu ben öldükten sonra nereye gömülmüşüm ne önemi var. Boş versene” diyordu. “Ama tabi imkanın varsa köye gitmek yine de iyidir” demeyi de ihmal etmiyordu. Bazısı “ben babamın yanına gömüleceğim onu bunu bilmem” diyordu. Bazısı, “tarlasının manzarasından söz ediyordu.” Yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sürerken ihtiyar kaldırdı başını.
-Tamam. Ne yapalım. Burada toprağa vereceğiz artık. Kaç senedir buradayız. Daha bundan sonra gidip köye yerleşeceğimiz de yok. Madem kardeşleri de öyle istiyor, öyle olsun bakalım.
Salondaki ihtiyarların yüzünde zaman donup kalmıştı. Mutlak bir sessizlik gelip oturdu aramıza. Bir zaman sonra babam yerinden kalktı ve dışarıya yürüdü. Evin içindeki ağır havadan bunaldığım için babamın kalkmasını fırsat bilerek bende çıktım peşinden. Babam dışarı çıkarken bir yandan sigarasını hazırlıyor, bir yandan başını iki yana sallayarak söylenip duruyordu. Yanına geldiğimde fısıltıyla “para için yapıyor namussuz” dedi. “Ama baksana kardeşleri de öyle istiyormuş, ne olacak ki?” dedim. Durdu. Bana derin baktı. Yüzünü çevirdi ve yürüdü.
Olayın üzerinden aylar geçti. Her yıl olduğu gibi bahar gelince bizimkiler köye gitti. Annem ve babam mart ayı gelince köye gider, Haziran ortalarına kadar köyde kalırlar. Haziran ortalarında yaylaya çıkar, Eylül başına kadar da orada kalırlar. Ekim sonunda ise İstanbul’ a geri dönerler. Yazın ben de köye gider hem tatil yaparım hem de yaylaya çıkar bizimkileri ziyaret ederim. O yıl köye gittiğimde her zaman ki gibi çay alım yerinde köyün tek minibüsünden indim. Köyü ikiye bölen derenin üzerindeki tahta köprüden geçerek çay bahçesinin içinden kıvrılan patikadan yukarı eve doğru yollandım. Yolu yarılayıp mezarlıkların yanına geldiğimde donakaldım. Amcamın mezarının yanında bir çukur vardı. Yeni kazılmış bir çukur. Çukurun başında ise üzerinde babamın adının yazılı olduğu mermer bir mezar taşı. Babam “nereye gömelim” tartışmasını ölümünden sonraya bırakmamıştı.
Mahir Özkan
“Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun Lazlar/Çanarlar başlıklı makalesinin fotokopisi 1992’de elime geçmişti; o sırada günlük olarak yayımlanmakta olan Aydınlık gazetesinin arşivinde çalışan bir arkadaşım bana ulaştırmıştı. Dr. Kırzıoğlu’nun Lazlar/Çanarlar başlıklı makalesi, daha doğrusu 1972’de 7.Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu tebliği üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bu makalenin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık olarak çeyrek yüzyılı aşkın bir süre geçmiş. Bu zaman içinde söz konusu bu makale çeşitli yazarlar tarafından kaynak olarak görülüp kullanılmış; bazen tırnak içinde bazen özetlenerek aktarılıp durmuş. Ben de Soğuk Savaş yıllarının ürünü bu makaleden ve yazarının diğer çalışmalarından şöyle veya böyle istifade ettiğimi belirtmeliyim.
Otuz yılı aşkın bir zamandır ortalıkta dolaşan bu makale hakkında pek ciddiye alınmamış ki, Türkiye’den tek bir kişinin kaleme aldığı tek bir satır eleştiriye bugüne kadar rastlamadım. Bununla beraber Türkiye’de yayımlanmış olan telif veya çeviri birkaç makalede Dr. Kırzıoğlu’nun adını anan ve Türkiye’deki resmi ideoloji ve resmi tarih tezlerinin yegane temsilcisi olduğunu ileri süren veya ima eden ve bu sebeple sadece kendisini eleştiren birkaç satıra tesadüf ettiğimi belirtmeliyim; bunlardan bazılarını aktarmak istiyorum.
Hayri Hayrioğlu, ‘Demagoji Uzmanları’ başlığını taşıyan makalesinde, ‘Öteden beri Gürcü Tarihi’ni, etnonomisini, tofonomisini tahrif ve saptırma hususunda uzmanlaşmış bazı isimler mevcuttu. F.Kırzıoğlu, H.Göktürk, M.A.Özder bunların başında geliyordu...’ diye yazıyor.
İmzasız olarak ‘Ogni Kültür Dergisi’nde yayımlanan başka bir makalede, Lazlar’ın Kimliği üzerine varolan tezler’ alt başlığı altında Lazlar’a yönelik üç resmi ideolojiye dikkat çekiliyor ve şöyle deniyor: a) Lazlar, Orta Asya’dan göç eden Türk boylarından biridir. (Resmi ideoloji). B) Lazlar, Rum Pontus İmparatorluğu’nun kalıntılarıdır... c) Lazlar, Gürcüler’in bir koludur. (Gürcü resmi ideolojisi)...’
Makalede ilk resmi ideooljiyle bağlantılı olarak Dr. Kırzıoğlu’nun adı da anılıyor: ‘Türkiye’de Güneş Dilve Tarih Tezi’ne dayanan, Anadolu’da yaşayan halkların Türk kökenli olduğunu iddia eden resmi ideolojiden Lazlar da nasibini almış ve tüm tarihi gerçekler çarpıtılarak Saka Türkleri’nin bir kolu olarak Türkleştirilmişlerdir. Bu tezin baş mimarı olan Erzurum Üniversitesi profesörlerinden Kırzıoğlu, resmi ideolojiyi savunan tüm sözde bilim adamları gibi bilimin temel ilkelerini bir kenara itip, hiçbir tarihi kaynak göstermeksizin, ya da birtakım belgeleri açlıktan çarpıtarak tezini ispatlamaya çalışmıştır. Bunun yanı sıra resmi ideolojiyi savunan tüm ‘Türk bilimcileri’nin kullandığı bilim dışı yöntemi o da kullanmaktadır. Bu yöntemin en belirgin özelliği, okuyucunun denetleyemeyeceği birçok tarihi kaynağı yorumlayarak sunmak ve iki dil arasında karşılaştırma yaparak ses benzerliği olan kelimelerin aynı kökten geldiğini ve bundan da aslında iki dilin akraba olduğunu, hatta aynı dil olduğunu ispatlamak. Bu yöntemle Afrika’da yaşayan bir kabile dili ile İngilizce’nin akrraba ya da aynı dil olduklarını ispatlamak mümkündür. Ancak bu ispatın bilimle uzaktan yakından ilgisi yoktur.’
Dr. Kırzıoğlu’nu eleştiren bir diğer kişi Wolfgang Feurstein, şunları yazıyor: ‘... Lazlar’ın kimliklerini yok etmek için, onları ırk ve etnik olarak Türk saydılar. Bu işle ilgilenmek üzere bir şovenist olan Erzurum Üniversitesi öğretim üyelerinden Fahrettin Kırzıoğlu’nu görevlendirdiler. Fahrettin Kırzıoğlu, yazı masasına oturarak, hemen azınlıklara birer Türk şeceresi çıkarıverdi. Kullanılan yöntem hep aynı idi: Kırzıoğlu, ilk önce okuyucuyu bir sürü tarihi halk tanımıyla gafil avlamakta daha sonra eski Türk kabileleriyle arasındaki ses benzerliğini arayarak, sözde tarihi alaşımına bir tutam da Müslümanlık katmakta. Ve bu kişi de kendini Türk Dili ve Tarihi araştırmacısı olarak nitelemekte. Şimdiye kadar Türkiye’de hiçbir kişi tarafından, tarih bu kadar kötü çarpıtılmamıştır...’
Dr. Kırzıoğlu’nun yazdıklarını ciddiye alıp da Türkiye’den eleştiren kimse bulunmamasına rağmen, dışarıdan birisinin bulunduğunu belirtmeliyim. Bu kişi İldiko Beller-Hann. İngilizce olarak kaleme aldığı (ve yakında Türkçe olarak da yayımlanacak olan) makalesinin Türkçe başlığı ‘Doğu Karadeniz Kıyısında Efsane ve Tarih.’ Bellér-Hann’ın söz konusu makalesi Central Asian Survey’in 1995/14 (4) nüshasında yayımlanmış.
Bellér-Hann şunları yazıyor: ‘Batı biliminin en iyi geleneklerine göre Laz Tarihi’ni incelemeye yönelik... girişimlere ilaveten, bu geleneklerin dışında iki çalışma, bu konu üzerinde keskin bir iddiaya sahiptir. Profesör M.Fahrettin Kırzıoğlu, kuzeydoğu Türkiye ve Kafkasya Tarihi üzerine 40 yıldır yazmaktadır. Onun çalışması yalnızca resmi ideolojiyi takviye etmiyor, böyle ideolojilerin, üzerine bina edilebilecek temeli sağlıyor.’ ”