Geçmişten geleceğe....

15 Aralık 2010 Çarşamba

Diz mi? Kene mi?


Sırtımda ip gibi yağan yağmurun altında ıslanarak iyice ağırlaşmış çay torbasıyla, setin içindeki çukura kayan ayağımı çayın dallarına tutunarak çıkarmaya çalışırken küfrü bastım. Bir an durdum ve kendime güldüm. Bu kadar kolaydı demek ki. Daha önce küfür ağzıma hiç bu kadar yakışmamıştı. Bu düşünce eğlendirdi beni. Kendimi toparladım. Ellerimdeki diken sıyrıklarının zonklamasını bile duymaz oldum. Sırtımdaki son torbayı da varegelin yanına getirip bıraktım. Çayı tarladan alım yerine indirmek için kurulmuş, küçük bir motorla çalışan ilkel teleferiğe varegel diyorduk. Motoru korumak için yapılmış iki metrekarelik bir kulübesi vardı varegelin. Varegeli yüklemeye yardım etmek için yanımda kalan bir işçiyle birlikte kulübeye girdik. Gürcistan’ dan gelen diğer üç işçi çayları varegelden indirip satmak için alım yerine inmişlerdi. Ağabeyim ise işi biraz erken bırakıp yemeklik malzemeler almak için çarşıya gitmişti. Varegelin önüne yığdığımız torbalara baktım ve gururla gülümsedim. Altı kişi, en az bir ton çay toplamıştık. On günde bütün çayı bitirmeyi hedefliyorduk. İzinlerimiz sınırlıydı ve tamamını çayda harcamak istemiyorduk. O yüzden her gün bir ton civarında çay toplamamız şarttı. Alım yerine gönderdiğimiz çayları indirdiklerinde aşağıdakiler varegelin demirine bir taşla üç kez vuruyorlardı. Yükü indirdiklerini böyle anlıyorduk ve varegeli yukarı çekiyorduk. Varegelin sesini beklerken bir sigara yaktım. Bir tane de Gürcü işçi Tengo’ ya uzattım. Gürcü işçilerin genellikle iki isimleri vardı. Gürcistan’da çoğunlukla Hıristiyan isimleri kullanıyorlardı. Türkiye’ye çalışmaya geldiklerinde ise Müslüman isimleri. O Müslüman ismini söyledikçe ben ısrarla Hıristiyan ismiyle hitap ediyordum.

-“Tengo, sigara”

-“Mersi patron” dedi sigarayı alırken. Bu patron sözü beni güldürdü.

-“Yok patron. Patroni ara*. Arkadaş, arkadaş” dedim.

Tengo patron olmama ısrarımıza şaşırıyordu. Sonuçta kim patron olmak istemez ki. Bir bankacı ile bir öğretmenin kendileriyle birlikte çaya girip çalışmasına da şaşırıyordu. Aslında bir bakıma haklıydı. Yıllardır çayımızı kendimiz toplamıyorduk. Yarıcıya veriyorduk. Ama bu yıl babam yarıcı bulamamıştı. Telefon edip: “Yes as panas şad nağetsa. Lerniver gertam. Yarici marici kednul çgartsi. İnçu enoğek na aek, çaye kağetsek- ben bu işten çok darlandım. Yaylaya gidiyorum. Yarıcı marıcı bulamadım. Ne yapacaksanız yapın çayı toplayın” dedi ve yaylaya gitti. Babam usanmakta haklıydı. Çünkü tarlalarımız uzak ve bakımsız olduğu için yarıcılar bir yıldan fazla durmuyorlardı. Yıllardır yarıcıların biri gelmiş biri gitmişti. Her gelen, gelir gelmez gitmenin hesaplarını yapmaya başladığı için de tarlaların uzun vadeli bakımlarını hiçbiri yapmamıştı. Çay köklerinin arasındaki toprak kaymış, setler bozulmuştu. Yürümenin bile zor olduğu bu dik yamaçlarda bozulmuş setlerde düşüp kalkmadan çay toplamak olanaksızlaşmıştı. Tarlaların her yanını dikenler, eğrelti, ısırgan ve çeşitli yabani otlar sarmıştı.

Tengo öğrenebildiği kadar Türkçeyle ve kısa cümlelerle, kendilerinin de eskiden çay tarlaları olduğunu, Sovyetlerin yıkılmasından sonra bütün fabrikaların özelleştirildiğini, özel fabrikaların ithalata yöneldiğini ve çay üretiminin bittiğini anlattı. Şimdikilere küfretti. Sonra durdu durdu öncekilere de küfretti.

Ben de bankacıların ve eğitimcilerin de işçi sayılabileceklerinden söz ettim. Ama kısa sürede söylediklerimin Tengo için çok bir anlamı olmadığını fark ettim. Gülümseyip sustum.

Varegelin teli titreyerek çiyuvvv, çiyuvvv, çiyuvvv diye üç kez inledi. İşçiler alım yerine inmişti nihayet. Beş seferde bütün çayı alım yerine indirdik. Bugünlük işimiz bitmişti. Tengoyla birlikte çamurlaşmış patikadan aşağıya evin yolunu tuttuk. Koşuyor, düşüyor, kalkıyor, tekrar koşuyorduk. Virajları kullanmıyor, kestirme yokuşlardan kayıyorduk. Üzerimize giydiğimiz muşambalara rağmen suyu dışarıda tutamamıştık. Bütün vücudumuz ıslaktı. Elbiselerimizde çamurlanmamış yer kalmamıştı. Sakınacak hiçbir şeyimiz yoktu. Eve geldiğimizde diğer işçiler çayı satmış ve çoktan eve gelmişlerdi. Banyo sırası beklerken bacaklarımın sızladığını hissettim. Ayakta duracak takatim kalmamıştı. Kendimi avluda yağmurun biriktirdiği çamurlu suyun içine bırakıverdim. Ellerimi başımın altına koydum gözlerimi ve ağzımı açtım. Avlunun üzerini kaplayan asma yapraklarının arasından üzerime hücum eden yağmuru izledim. Bir çukurun dibinde olmanın rahatlığını hissettim. Nasıl olsa daha fazla düşemezdim.

Bu işin en iyi tarafı akşam sofralarıydı. Akşamları Gürcistan’dan gelen ucuz votkadan içip, Tengo’nun eşinin yaptığı nefis Gürcü yemeklerini yiyorduk. Hemşince, Gürcüce, Türkçe şarkılar söylüyor, dans ediyorduk. Ama o akşam ağabeyimin pek keyfi yoktu. Ne olduğunu sordum bir iki kez ama cevap vermedi. Yatmaya hazırlanırken yanıma geldi. Çarşının her yanına sağlık bakanlığının kenelerle ilgili uyarı afişlerinin asıldığını anlattı. Kenelerden bulaşan kırım kongo kanamalı ateşi vakalarına Hopa’ da da rastlanmış. Bölge kırmızı alarm verilen bölgeler arasına alınmış. Hastanede yatan birçok hasta olduğu söyleniyormuş. Afişlerde insanlar vücuduna yapışan keneleri kendi kendine çıkarmaması konusunda uyarılıyormuş. Bunun ölümcül olabileceği, bu yüzden böyle bir durumla karşılaşınca derhal doktora başvurulması isteniyormuş.

Çektiğimiz bunca zahmetin üzerine bir de kene korkusu musallat olmuştu. Kısa bir süre gözümün önünde gösteri yapan kenelerden sonra uykuya teslim oldum. Sabah çalar saatin sesiyle uyandığımda sağ elimin sol omzumu tatlı tatlı kaşıdığını fark ettim. Başımı omzuma doğru çevirdiğimde kafasını vücudumun içine sokmuş minik asalağı gördüm. Etrafı kanıyordu. Ama kafası içerdeydi ve vücudunu koparmamıştım henüz. Buna sevindim. Hemen kalktım ve ağabeyime durumu anlattım. Doktora gitmem gerektiğine karar verdik. Bir yandan çaya gitmeyeceğim için seviniyordum bir yandan da ağabeyimin akşam anlattıklarından dolayı kaygılıydım. Yürüyerek Makriyal’ a indim. Hopa minibüslerinin durağına geçtiğimde günün ilk seferini yapan minibüs kalkmak üzereydi. Minibüse atladım ve Hopa’nın girişindeki devlet hastanesinde indim. Hastanede durumu anlatınca hemen özel bir bölüme aldılar beni. Doktor kenenin hemen yanından özel bir madde enjekte ederek dışarı çıkmasını sağladı. Sonra benden kan aldılar ve tahlile gönderdiler. Öğleden sonra gelecek tahlilin sonuçlarına göre tekrar tahlil yapabileceklerini söyledikleri için Hopa’ da saatlerce beklemek zorunda kaldım. Tabi bu arada Hastanedeki aşırı özeni gördükçe kaygım daha da yükseldi. Öğlene kadar tedirgin sokaklarda dolaştım. Birkaç eski arkadaşı gördüm. Öğlen yemeği için Hopa’nın meşhur pidecisi Hızır Dayı’ ya gittim. Öğleden sonra tahlil sonuçlarını aldım. Temizdim. Ama üç gün sonra tekrar kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. Rahatlamış olarak köyün yolunu tuttum. Çay alım yerinin de olduğu köy meydanına geldiğimde çay satma işi bitmek üzereydi. Çayını satan bezini, torbasını toparlıyor; henüz satmak üzere olanlar alım yerinin merdivenlerinden yukarı çay bezlerini taşıyorlardı. Meydanın kenarında derenin kıyısındaki büyükçe taşın üzerinde bir grup kadın oturmuş sohbet ediyordu. İçlerinden biri bana doğru seslendi:

-“Da aye hala, inç ağav kezi asa hala, hivandesta? Doxtor kenadz asadz Xelil’e - da gel hele, ne oldu sana söyle hele, hasta mısın? Doktora gitti dedi Halil”

Bu Pompuş denen kadındı. Köyde “hoparlo” derlerdi Pompuş’ a. Diline düşmeye gör. Bütün köye maskara eder adamı.

-“Ça ça hivand çim. Kene nebektsadzer u anu hama kenatsi doxtorniva – hayır hayır hasta değilim. Kene yapışmıştı da onun için gittim doktora.”

-“Da orti anu hama doxtor gertevi ta? Meg emmen or kani hadik kaşik gu varvenus – da yavrum onun için doktora gidilir mi? Biz her gün kaç tane çekiyoruz üzerimizden.”

Diğer kadınlarda Pampuş’ un söylediklerini onaylıyor ve benim çok korkak olduğumu söylüyorlardı. Bir anda gerçekten benim tedirginliğimin düzeyiyle onların rahatlığı arasındaki açı komik bir duruma yol açmıştı. İşin kötüsü atmosfer o kadar onlardan yanaydı ki komik duruma düşenin ben olduğuma kendimde inanmak üzereydim. Nasıl bu kadar gamsız olabilirlerdi. Herkesin evinde televizyon vardı. Televizyonlarda her akşam kene haberleri vardı. Kolay teslim olmamak için çarşıdaki afişten, hastanedeki tedbirlerden söz edecek oldum. Pampuş sözümü ağzıma tıktı.

-“Da ida kene ça orti, me diz na diz e. Ad martu hivandtsenel çi.- da o kene değil yavrum, bizim dizdir, diz. O adamı hasta etmez.

Mahir Özkan

Patroni ara: Gürcüce, patron yok

Makriyal: Kemalpaşa, Hopa’nın kasabası

Diz: Hemşince kene

2 Aralık 2010 Perşembe

Kuzey Hemşinlilerinden Maniler

Aşağıda paylaştığım maniler, Abhazya Hemşinlileri' nden bana ulaşan dörtlükler. Bazılarının neredeyse aynen Hopa Hemşin' de de kullanılıyor olması çok anlamlı. Yıllar sonra Hemşin toplumunun parçaları birbirleriyle tanışıyor. Tarihin acımasızca ayırdığı toplumumuz yıllara meydan okuyarak koruduğu kültürel değerleri sayesinde yeniden birleşiyor.

"mongaghnere suretsi
tsorennere kaghetsi
aghchik ku sirun djagdin
oskinere sharetsi

haz ara mezi-mezi,
dziyavor mernim kezi
dur tserkid tase indzi:
medzenom, garnum kezi!

axchiki sevug mazov
arisku sirdes nazov
yes ku midked hasgntsa:
siradz unis murazov

kedin entin kenatsi
charuxneres lvatsi
eli xoski ch'ashetsi
yaris desnush kenatsi

ina veri pushere
sev aghchigan tushere
acap goynum paghtsenim
shapatorva kishere

sare sarin hasadza
sarin ghumish pusadza
xabar arek im yarin:
boyes boyin hasadza

axchi-Mayrom var ari
juxhtm xavogh ar ari
yes aghchigem tun dugha
erguses al meg kegha "

29 Kasım 2010 Pazartesi

Nereye Gömelim?

Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın, ama koparıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için.

Hrant Dink



Resmi isim olarak yazdırılamamış olsa da herkes sokağımıza “Hopalıların sokağı” diyordu. Sokak boyunca yan yana sıralanmış iki-üç katlı evlerimiz vardı. Sokağımız, evleri birbirinden ayıran derme çatma çitleri ve nizamiyeleriyle bana sevimli bir siteyi anımsatıyordu. Nerdeyse herkes evlerinin arkasındaki parseli de almıştı. Evlerin arkasındaki bu küçük bahçeyi köyden kalma alışkanlıklarını devam ettirerek, çepeçevre meyve ağaçlarıyla doldurmuş, ortasını da lobiya, lazut, lilig, tentum, xiyar gibi sebzelere ayırmışlardı. Evlerin çatıları yoktu. Fırsatını bulduğunda veya ihtiyaç olduğunda bir kat daha çıkmak üzere kolon demirleri hazır bekliyordu.

Bir yıldan uzun süredir ilk defa geldiğim sokağın başında durmuş kendimi taziyeye hazırlarken, içimden, “bu sevimli site yok olup gidecek, ‘kardeşler apartmanı’ olacak o güzelim evler” diyordum. İçimdeki bu düşünceye, taziye evine giderken bunları düşünüyor olmanın rahatsızlığı eşlik ediyordu. Sonra “böyle durumlara dayanabilmenin yollarından biri bu belki” diye düşünerek rahatlattım kendimi. -İnsan ne kadar da anlayışlı kendine karşı.- Sokak kalabalıktı. Kalabalığa dikkat edince yeniden ölüm düşüncesiyle doldum. Çocuklar sokak boyunca koşturup duruyorlardı. Evlerin önlerinde üçer beşer kişilik insan kümeleri vardı. Hayatın hayhuyuyla uzunca zamandır görüşemeyenler, birbirine hal hatır soruyor, ölüm ve yaşamın anlamına ilişkin sözlerle süslenmiş iş güç sohbetleri ediyorlardı. Kafa kafaya vermiş çok önemli konulardan konuşuyormuş havasındaydılar. Neredeyse herkes sigara içiyordu.

Cenaze evi tıklım tıklımdı. Salonda oturanların çoğu yaşlılardı. İçeride ki odalardan kadınların ağıtları yükseliyordu. “orti im dağa orti, ergen kentid madağ ellim orti. Ter garkoğe orti. Dun enoğe orti. Serdid ağun kalets ta orti. Ye vuuuuu yes nor ertam oooortiii.- yavrum benim yavrum, uzun burnuna kurban olayım yavrum. Daha evlendirecektim yavrum. Ev yapacaktım yavrum. Yüreğine kan mı yürüdü yavrum. Ye vuuuu ben nereye gideyim yavrum” Taziye dileklerimi sunduktan sonra cenazenin evde olmadığını fark ettim. Cenaze çoktan hastaneye kaldırılmıştı. Normalde ölü evde tutulur. Evde bir gece geçirir. Cenazenin başında nöbet tutulur. Görmek isteyenler yüzünü son bir kez görürler. Sonra toprağa verilir. Usulca yanına iliştiğim gençten bir akrabamıza sordum. Cenazenin durumunun evde kalmaya uygun olmadığını, çok fazla kanadığını, bir türlü kanın durdurulamadığını anlattı.

Bu sırada içerde ölünün nereye gömüleceğine dair bir tartışma koptu. Merhumun genç bir akrabası ölüyü İstanbul’ da toprağa vermek için amcasını ikna etmeye çalışıyordu.

-Amca çocuğun durumunu gördün. Bu şekilde onu götürmek, cenazeye eziyet etmek değil mi?

-Oğlum, geleneğimiz, göreneğimiz var. Bugüne kadar hiçbir ölümüzü burada bırakmadık. Yine de bırakamayız.

-İyi söylüyorsun da bu adamın kardeşleri hep burada.

-Bugün buradalar yarın ne olacağı belli olmaz. Hem herkesin orada çayı var tarlası var. Orası bizim toprağımız oğlum. O çocuk orada yatmak ister.

-Amca şimdi ona sorabilecek durumda değiliz. Kardeşleri, “bizim gücümüz yoktur köye götürecek. Amcalarım nasıl isterlerse öyle yapalım” dediler. Çocukların durumunu biliyorsunuz. En az iki otobüs tutulacak. Onca yol.

Salonda önce bir sessizlik oldu. İhtiyar başını öne eğdi. Tespihini ağır ağır çekiyordu. Birbirine yakın olanlar kendi aralarında tartışmaya başladılar. Kimi “ben köye gömülmek isterim. Vallahi hakkımı helal etmem götürmezlerse” diyordu. Kimisi, “yahu ben öldükten sonra nereye gömülmüşüm ne önemi var. Boş versene” diyordu. “Ama tabi imkanın varsa köye gitmek yine de iyidir” demeyi de ihmal etmiyordu. Bazısı “ben babamın yanına gömüleceğim onu bunu bilmem” diyordu. Bazısı, “tarlasının manzarasından söz ediyordu.” Yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sürerken ihtiyar kaldırdı başını.

-Tamam. Ne yapalım. Burada toprağa vereceğiz artık. Kaç senedir buradayız. Daha bundan sonra gidip köye yerleşeceğimiz de yok. Madem kardeşleri de öyle istiyor, öyle olsun bakalım.

Salondaki ihtiyarların yüzünde zaman donup kalmıştı. Mutlak bir sessizlik gelip oturdu aramıza. Bir zaman sonra babam yerinden kalktı ve dışarıya yürüdü. Evin içindeki ağır havadan bunaldığım için babamın kalkmasını fırsat bilerek bende çıktım peşinden. Babam dışarı çıkarken bir yandan sigarasını hazırlıyor, bir yandan başını iki yana sallayarak söylenip duruyordu. Yanına geldiğimde fısıltıyla “para için yapıyor namussuz” dedi. “Ama baksana kardeşleri de öyle istiyormuş, ne olacak ki?” dedim. Durdu. Bana derin baktı. Yüzünü çevirdi ve yürüdü.

Olayın üzerinden aylar geçti. Her yıl olduğu gibi bahar gelince bizimkiler köye gitti. Annem ve babam mart ayı gelince köye gider, Haziran ortalarına kadar köyde kalırlar. Haziran ortalarında yaylaya çıkar, Eylül başına kadar da orada kalırlar. Ekim sonunda ise İstanbul’ a geri dönerler. Yazın ben de köye gider hem tatil yaparım hem de yaylaya çıkar bizimkileri ziyaret ederim. O yıl köye gittiğimde her zaman ki gibi çay alım yerinde köyün tek minibüsünden indim. Köyü ikiye bölen derenin üzerindeki tahta köprüden geçerek çay bahçesinin içinden kıvrılan patikadan yukarı eve doğru yollandım. Yolu yarılayıp mezarlıkların yanına geldiğimde donakaldım. Amcamın mezarının yanında bir çukur vardı. Yeni kazılmış bir çukur. Çukurun başında ise üzerinde babamın adının yazılı olduğu mermer bir mezar taşı. Babam “nereye gömelim” tartışmasını ölümünden sonraya bırakmamıştı.

Mahir Özkan

23 Kasım 2010 Salı

Doğu Karadeniz’de Resmi İdeolojiler Kuşatması / Ali İhsan Aksamaz


“Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun Lazlar/Çanarlar başlıklı makalesinin fotokopisi 1992’de elime geçmişti; o sırada günlük olarak yayımlanmakta olan Aydınlık gazetesinin arşivinde çalışan bir arkadaşım bana ulaştırmıştı. Dr. Kırzıoğlu’nun Lazlar/Çanarlar başlıklı makalesi, daha doğrusu 1972’de 7.Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu tebliği üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bu makalenin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık olarak çeyrek yüzyılı aşkın bir süre geçmiş. Bu zaman içinde söz konusu bu makale çeşitli yazarlar tarafından kaynak olarak görülüp kullanılmış; bazen tırnak içinde bazen özetlenerek aktarılıp durmuş. Ben de Soğuk Savaş yıllarının ürünü bu makaleden ve yazarının diğer çalışmalarından şöyle veya böyle istifade ettiğimi belirtmeliyim.

Otuz yılı aşkın bir zamandır ortalıkta dolaşan bu makale hakkında pek ciddiye alınmamış ki, Türkiye’den tek bir kişinin kaleme aldığı tek bir satır eleştiriye bugüne kadar rastlamadım. Bununla beraber Türkiye’de yayımlanmış olan telif veya çeviri birkaç makalede Dr. Kırzıoğlu’nun adını anan ve Türkiye’deki resmi ideoloji ve resmi tarih tezlerinin yegane temsilcisi olduğunu ileri süren veya ima eden ve bu sebeple sadece kendisini eleştiren birkaç satıra tesadüf ettiğimi belirtmeliyim; bunlardan bazılarını aktarmak istiyorum.

Hayri Hayrioğlu, ‘Demagoji Uzmanları’ başlığını taşıyan makalesinde, ‘Öteden beri Gürcü Tarihi’ni, etnonomisini, tofonomisini tahrif ve saptırma hususunda uzmanlaşmış bazı isimler mevcuttu. F.Kırzıoğlu, H.Göktürk, M.A.Özder bunların başında geliyordu...’ diye yazıyor.

İmzasız olarak ‘Ogni Kültür Dergisi’nde yayımlanan başka bir makalede, Lazlar’ın Kimliği üzerine varolan tezler’ alt başlığı altında Lazlar’a yönelik üç resmi ideolojiye dikkat çekiliyor ve şöyle deniyor: a) Lazlar, Orta Asya’dan göç eden Türk boylarından biridir. (Resmi ideoloji). B) Lazlar, Rum Pontus İmparatorluğu’nun kalıntılarıdır... c) Lazlar, Gürcüler’in bir koludur. (Gürcü resmi ideolojisi)...’

Makalede ilk resmi ideooljiyle bağlantılı olarak Dr. Kırzıoğlu’nun adı da anılıyor: ‘Türkiye’de Güneş Dilve Tarih Tezi’ne dayanan, Anadolu’da yaşayan halkların Türk kökenli olduğunu iddia eden resmi ideolojiden Lazlar da nasibini almış ve tüm tarihi gerçekler çarpıtılarak Saka Türkleri’nin bir kolu olarak Türkleştirilmişlerdir. Bu tezin baş mimarı olan Erzurum Üniversitesi profesörlerinden Kırzıoğlu, resmi ideolojiyi savunan tüm sözde bilim adamları gibi bilimin temel ilkelerini bir kenara itip, hiçbir tarihi kaynak göstermeksizin, ya da birtakım belgeleri açlıktan çarpıtarak tezini ispatlamaya çalışmıştır. Bunun yanı sıra resmi ideolojiyi savunan tüm ‘Türk bilimcileri’nin kullandığı bilim dışı yöntemi o da kullanmaktadır. Bu yöntemin en belirgin özelliği, okuyucunun denetleyemeyeceği birçok tarihi kaynağı yorumlayarak sunmak ve iki dil arasında karşılaştırma yaparak ses benzerliği olan kelimelerin aynı kökten geldiğini ve bundan da aslında iki dilin akraba olduğunu, hatta aynı dil olduğunu ispatlamak. Bu yöntemle Afrika’da yaşayan bir kabile dili ile İngilizce’nin akrraba ya da aynı dil olduklarını ispatlamak mümkündür. Ancak bu ispatın bilimle uzaktan yakından ilgisi yoktur.’

Dr. Kırzıoğlu’nu eleştiren bir diğer kişi Wolfgang Feurstein, şunları yazıyor: ‘... Lazlar’ın kimliklerini yok etmek için, onları ırk ve etnik olarak Türk saydılar. Bu işle ilgilenmek üzere bir şovenist olan Erzurum Üniversitesi öğretim üyelerinden Fahrettin Kırzıoğlu’nu görevlendirdiler. Fahrettin Kırzıoğlu, yazı masasına oturarak, hemen azınlıklara birer Türk şeceresi çıkarıverdi. Kullanılan yöntem hep aynı idi: Kırzıoğlu, ilk önce okuyucuyu bir sürü tarihi halk tanımıyla gafil avlamakta daha sonra eski Türk kabileleriyle arasındaki ses benzerliğini arayarak, sözde tarihi alaşımına bir tutam da Müslümanlık katmakta. Ve bu kişi de kendini Türk Dili ve Tarihi araştırmacısı olarak nitelemekte. Şimdiye kadar Türkiye’de hiçbir kişi tarafından, tarih bu kadar kötü çarpıtılmamıştır...’

Dr. Kırzıoğlu’nun yazdıklarını ciddiye alıp da Türkiye’den eleştiren kimse bulunmamasına rağmen, dışarıdan birisinin bulunduğunu belirtmeliyim. Bu kişi İldiko Beller-Hann. İngilizce olarak kaleme aldığı (ve yakında Türkçe olarak da yayımlanacak olan) makalesinin Türkçe başlığı ‘Doğu Karadeniz Kıyısında Efsane ve Tarih.’ Bellér-Hann’ın söz konusu makalesi Central Asian Survey’in 1995/14 (4) nüshasında yayımlanmış.

Bellér-Hann şunları yazıyor: ‘Batı biliminin en iyi geleneklerine göre Laz Tarihi’ni incelemeye yönelik... girişimlere ilaveten, bu geleneklerin dışında iki çalışma, bu konu üzerinde keskin bir iddiaya sahiptir. Profesör M.Fahrettin Kırzıoğlu, kuzeydoğu Türkiye ve Kafkasya Tarihi üzerine 40 yıldır yazmaktadır. Onun çalışması yalnızca resmi ideolojiyi takviye etmiyor, böyle ideolojilerin, üzerine bina edilebilecek temeli sağlıyor.’ ”


Hemşin Ermenileri Üzerine / Michael Job - Göttingen Üniversitesi

(Aşağıdaki makale bana almanca olarak ulaştı ve amatörce çevrildi. Bu nedenle Türkçesi biraz sorunlu olabilir. çeviri sorunlarını hoş göreceğinizi umuyorum. Mahir Özkan)

Ermeniler genellikle 1500 yılı aşkın bir süredir korudukları dilleri ve dinleriyle kimliklerini kazanmış bir halk olarak görülür. Bu dil ve din birliği Ermeni halkının büyük bir çoğunluğu için bugün de geçerlidir. Bilinen, gizemli bir istisna olarak Türkiye’nin kuzeydoğusunda Hemşin-Ermenileri’ nden söz edilebilir.

“Hemşin-Ermenileri” aslında sıkıntılı bir kavramdır. Çünkü Hemşinlilerden söz ederken birbirinden apayrı iki grubu ayırt etmek gerekmektedir. Batıdaki grup Rize dolaylarındaki köylerde, Hemşin bölgelerinden geçerek Karadeniz’e dökülen nehir kenarlarında yaşıyor. Bunlar Türkçe adıyla Hemşinli olarak nitelendiriliyorlar. Ancak bazı büyük şehirlerde ve Karadeniz’in daha batı kıyılarına da yerleşmiş durumdalar. Doğu grubu, Artvin dolaylarında, Hopa ve Kemalpaşa’dan geçerek denize dökülen nehirlerin kenarlarında oturuyor.

Batı ve doğu gruplarının ortak özelliği, İslamiyet’i kısmen 15. yüzyıldan beri kabul etmeleridir. Bu iki topluluk arasındaki en önemli farksa batıdaki topluluğun artık Ermenice konuşmamasıdır. Doğudaki, kendine “Homşetsi” diyenler, bunun aksine Batı-Ermenice konuşuyor ve eski dillerini kullanıyorlar.

Batı Hemşinliler’in Türk kökeni ile ilgili olarak bugünkü bilgiler kesinlikle asılsızdır, çünkü kökenlerini kendileri bile tartışıyorlar. Bu (Türklerle özdeşleşme) belki tamamen Türkleşmenin (asimilasyonun) bir sonucu olabilir, ama gerçekten, Hemşinliler’in eskiden Ermeni olduğundan hiçbir şüphe yoktur. Daha eski Ermeni yerleşimlerinin yanı sıra yayla isimlerinde ve Hemşinliler’e özel Türkçe’nin içinde bolca Ermenice sözcük geçmektedir. Bu dil ve sözcükler, dil bilimcisi olan Dr. Uwe Blaesing tarafından itinayla incelenmiştir. (Armenisches
Lehngut im Türkeitürkischen 1992, Armenisch - Türkisch: Etymologische
Betrachtungen 1995)
Ermeni kökenli bazı kelimeler Türkiye-Türkçe’sinde de bulunmaktadır; oysa özellikle tarım, ev gereçleri ve doğa ile ilgili olan kelimeler Hemşin-Türkçe’sinde sınırlı kalmaktadır.

Komşuları olan Lazlar (Gürcülerle akraba olan bir Güney Kafkas halkı) da Hemşinlileri hala Ermeni olarak adlandırmakta ve kalın kaburgalı Ermeni olarak nitelemektedirler. 19.cu yüzyılın gezginleri o zamanlar Hemşin’de Ermenice konuşulduğunu bildirirler. Hatta iki Britanyalı araştırmacı, o zamanlar sadece Ermenice anlayan kadınlar olduğunu yazarlar. Dolayısıyla belli ki dil kaybı 120-150 yıldan daha eski değildir, fakat etnik kimlikle ilgili bilinç büyük ölçüde yok olmuştur.

Dilin ve etnik kimlik duygularının kaybolması ve bunun kronolojisiyle ilgili doğulu Homşetsiler’in durumu bir fikir vermektedir. Bu grup diğer Ermeniler tarafından Hamşentsi veya Hamşenahay (Hamşen Ermenileri) olarak da adlandırılırlar.

Yüzyılımızın altmışlı yıllarının başında Fransız bir dil ve kültür araştırmacısı olan Georges Dumezil İstanbul’da dilini incelemek istediği genç bir Laz ile çalışırken, bu Laz ona Rize’de aynı liseye gitmiş olduğu eski bir okul arkadaşını tanıtmıştır. Arkadaşı bu öğrencin ana dili olarak çok garip bir şivesi olduğunu söyler. Bu dilin Hemşin-Ermenicesi olduğu kısa zamanda anlaşılmıştır ve bu öğrenci Ermenice’ nin bir çeşidini konuştuğunu öğrendiğinde çok şaşırmıştır. Dokuz aydan uzun bir süre İstanbul’da yaşayan öğrenci, yazın sahildeyken karşılaştığı bazı insanların Türkçe’den farklı bir dil konuştuklarını fark etmiş ve bu dilin bir kısmını anlamış fakat bir sonuç çıkartamamıştır. Ermenice’ nin Hemşin lehçesi ile batı Ermeni edebiyat dili olarak bilinen Ermenice arasındaki farka bakılınca, bu açıkça anlaşılır. Bazı küçük örnekler bunun göstergesidir: Hemşin Ermenice (sol) Batı Ermenice (sağ)

kiek ku yazıyorsunuz ge krek’

oie günler orere

pion ağız peran

son 20 k’san

Ancak hemen anlaşılıyor ki, farklar belli kuralları takip ediyor: Standart Ermenicenin ‘ r ’si diyalektte ‘ i ’ olarak, eski ‘ a ’ ‘ o ’ olarak ortaya çıkıyor vb. Bu yüzden Hemşin-Ermenileriyle diğer Ermeniler arasında anlaşmanın o kadar da kolay olmamasına şaşmamak gerekiyor. Yerevan’dan genç bir meslektaş kısa bir süre önce Hemşin-Ermenice’sini kısmen anlayabildiklerini ve Hemşin-Ermenileriyle tam olarak anlaşabilmek için yabancı dilde konuşmak zorunda olduklarını söyledi.

Georges Dumezil’in deneyiminde öğretici olan, ana dili olarak Ermenice bir diyalekti olduğu halde, Hemşin-Ermeni’sinin Ermeni olduğunu hiç bilmemesiydi. Hemşin-Ermenileri kendi dillerine Ermenice demezler, “Hemşince” derler. Benzer bir örneği de yaklaşık 20 yıldan uzun bir süre önce Türkiye’den, çok güzel bir Gürcü lehçesiyle konuşan bir Gürcüyle yaşadım. Ancak hangi dili konuştuğu sorusuna cevap olarak Kartuli (Gürcüce) değil, onun yerine Cveneburi (bizim için tipik olarak; bizimkini) dedi.

Başlangıçta din kaybı, sonra etnik kendi olma bilinci kaybı ve tabiki de -Batı Hemşin-Ermeni bölgesinde- dil kaybı ortaya çıktı. Dil konusuna altta tekrar geri geleceğiz. Ama bundan önce tarihe bir bakarsak: Hemşin-Ermenilerinin kökenleri hakkında ne biliyoruz? Bu konuda Rüdiger Benninghaus’un Hemşinliler üzerine yazdığı “Ethnic groups in the Republic of Turkey” (Wiesbaden 1989’da Peter Alford Andrews tarafından yayınlanmıştır. ‘Türkiye’ de Etnik Gruplar’ adıyla Türkçe’ de yayınlanmıştır.) adındaki çok değerli cildin içinde bazı bilgiler edinilebilir, ki aşağıdaki açıklamalar büyük ölçüde bu kaynağa dayanıyor.

Hemşin tarihi ile ilgili açıklamalarda “Hemşin” ismi bile birçok yorum denemelerine davetiye çıkarmıştır. Bunların çoğu da Hemşinliler’in kökeni hakkında ki efsanelerle ilişkilidir. Bu arada gözden kaçırılmamalı ki Ermenice’de “Hamen”e, Hemşin-Ermeni diyalektinde “Homin” deniliyor olması. Bu, bu durumu daha anlaşılır kılıyor, çünkü Ermeni diyalektlerinin karşılaştırılmasından biliyoruz ki, “Homin” hatasız olarak “Hamen” ile açıklanabilir, ama Türkçe’sinde olduğu gibi “Hemşin” buraya en fazla form olarak uyuyor. Her şey birbirine çok güzel uysa da, Hemşin’i orijin bir kelime yapısı olarak kabul etmeye çalışmak bu nedenle tümüyle başarısızlıkla sonuçlanır.

Özellikle Türkçe’deki açıklamasına göre örneğin “hem=gleichermassen” ve “şen=fröhlich” aynı şekilde anlamsızdır. Eski Türkçe olan ve koyun postu anlamına gelen ‘emsen’ kelimesi de anlam bakımından farklı kalıyor. Türkçe’deki başka kelimelerle de anlamlı bir açıklama bulunamıyor.

Bugüne kadarki tarihi kaynaklardan kesin olarak söyleyebileceğimiz şeylerden biri, 8. yüzyılın sonlarında Arap takibi sonucunda yaklaşık 12.000 Ermeni köylünün Şapuh Amatuni Bey ile oğlu Hamam’ın önderliğinde Bizanslıların bölgesine kaçarak Karadeniz kenarlarındaki Çağtık ilçesinde toprak ve yaşama ortamı bulmuş olduklarıdır.. Prens Hamam’ın onuruna yerleşim alanına “Hamam-en” ya da “Hamam-a-en” adı verildi. Bu isimde kolayca “-en” eki (enuş- şinuş) “inşa edildi” anlamında ayrıştırılabilir, Ermenice’deki bölge isimlerinde kullanıldığı gibi. Bu bağlamda Hamen kelimesine kolaylaştırıcı geçiş dil biliminde haploloji olarak bilinen yaygın bir yöntemdir.

Bu tarihi açıklama 1. yüzyılın sonlarından kalma sınırlı bilgilerle uymakta, ancak Hemşin bölgesinin geri kalan ayrıntıları ve gelişmeleri henüz gün yüzüne çıkmamış, karanlıkta mı saklı? Her şeyden önce Doğu yerleşim alanlarıyla ilgili güvenilebilir hiçbir bilgi bulunmamakta. Rüdriger Benninghaus, daha henüz üstünde çalışılmamış olan Matenadaran ve British Museum arşivlerinde yeni bilgiler bulmayı umuyor.

Hemşin bölgesiyle ilgili elle tutulur bir diğer bilgi ise yakın geçmişimizden, İslamlaşma ile ilgilidir. Gerçekte güvenilir olan bilgilerin sınırlı olduğu biliniyor. Bu nedenle belirli fakat Hemşin bölgesinin küçük bir kesitini işleyen dokümanların yorumunun yapılması gerekiyor.

15. yüzyılda bazı küçük Ermeni köylerinin İslamiyet’i kabul etmiş olması şüphe uyandırıcı bir varsayım. 16. yüzyıl için Osmanlı kaynaklarınca bu artık tartışılamaz: 457 Hristiyan ailenin yanı sıra Ermeni bölgesinde 214 Müslüman ev vardı. Kronolojik sıralamaya göre İslamlaşmanın 17. yüzyılın sonlarına doğru başlaması araştırmacılarda şüphe uyandırıyor. Ermeni bir gezer olan İndjidjian’ın kayıtlarına göre ise 19. yüzyılda Hemşin bölgesindeki bir sıra köyde Hristiyan nüfusu hala büyük bir çoğunlukta.

Hemşin-Ermenileri’nin İslamiyeti kabulünü doğrulayacak ve gerekçesini ortaya koyacak güvenilir bir belge hala bulunmamaktadır. Tümüyle Hristiyanlık’tan İslamiyet’e geçen ve etnik farklı Lazlara olan komşulukları bu bağlamda (daha incelenmesi gereken) bir rol oynamış olmalıdır. Ne de olsa Lazlar da önceki dinlerini tamamen bırakmışlardır, ayrıca şu anda bir çoğunda kendi Gürcüceyle akraba olan Güney Kafkas ana dillerinin yerini Türkçe almıştır. Hemşin-Eremenileri’nin bazı durumlarda, komşuları olan Lazlara, aslına Mingreliler anlamına gelen ve Lazlarla yakın ilişkileri bulunan, Gürcü Hristiyanı olan “Megreli” dedikleri kaydedilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya arasında olan savaş durumundan sebep Lazlar ve Gürcüler gibi birçok Hemşinli de 19. yüzyılın ortalarında Türkiye’nin şimdi bulundukları bölgelerine taşındılar. Karadeniz kıyılarında bulunan Rus ve Gürcü şehirlerinde bugün hala Hemşinlilere rastlanabilmektedir.

Batı göçleri, Batı Hemşinlileri Ermeni dilinin kısa bir süre öncesine kadar hala korunduğu Trabzon’a götürdü. Önemli bir Ermeni filolog ve dilbilimcisi olan Hratschya Atscharyan bu yüzyılın başında Hemşinli köylerinde olduğu gibi Trabzon’da ki ve Trabzon’dan Rusya’nın Karadeniz kıyısına yerleşmiş olan bir ailenin diyalektini inceledi. Bununla ilgili 1947’de Yerevan’da bir kitap çıkardı. Bu diyalekt bazı bakımlardan Georges Dumezil’in üstünde çalışma yapmış olduğu doğu lehçesinden sapmıştır, bu yüzden Ermeniler’in tek bir yekpare yerleşim alanının olduğunun sorgulanması lazım. Belki de birbirinden bağımsız iki akımda Ermeniler Hemşin bölgesine yerleştiler. Bu iki yerleşme birimi arasındaki bağlantı bugün de yoktur.

Türkiye’nin büyük şehirlerinde bulunan çok sayıda Hemşinli dernekleri, Rüdiger Benninghaus’a göre neredeyse sadece batılı Hemşinliler tarafından ziyaret edilir: Eğer toplam bir Hemşinli olma bilinci varsa da, çok zayıftır.

Batı Hemşinler’in özel bir geleneği hala çok açık bir şekilde Ermeni kökenlerini gösteriyor: Her yıl üç gün süren bir yayla festivali kutlanıyor. Bu festivalin adıysa Hristiyan Ermenilerde alışılmış olan Vartavar’ı yani İsa’nın nurlandırılmasını anımsatan “Vartivor” ya da “Vartavar”dır. Bu gelenek de hala saklandığı halde, Ermeni kültüründen kalan mirasların çoğu yok olmuştur. Örneğin halk dansları bakımından Batı Hemşinliler, Doğu Hemşinli kuzenlerinden daha büyük bir çeşitlilik gösteriyorlar. Fakat, Benninghaus: “dans etmelerinde Ermenilerle bir benzerlik… görülmemektedir” demektedir.

Son yılların araştırmaları Hemşinliler hakkında birçok bilgiyi bir araya getirdi, ama tarihlerinde ve bugünkü yaşamlarında hala açıklanması beklenen büyük bir bölüm vardır. Hemşin bölgesinde kalmış olan Ermeniler hakkında alan araştırmaları çerçevesinde sadece bu bölgelerde araştırma yapılabilir. Türkiye’nin bugünkü tutumu, özellikle orta ve alt makamlarda, Ermenilik hakkındaki çalışmaların yapılmasını desteklememesi günümüzde sitem edilecek bir durumdur. Böylece Hemşin-Ermenileri, batılı Hemşinliler’in edildiği gibi tamamen asimile edilmeden önce politikanın değişmesi ümit edilmelidir.

Kaynak: Armenisch-deutsche Korrespondenz (Frankfurt/ M.), Jg. 1997, Nr.98, Heft4, s.34-36 Die Hemschin-Armenier Von Michael Job

20 Kasım 2010 Cumartesi

Karadeniz’in Laneti

“Karadeniz! Karadeniz! Yetmedi mi! Daha ne istiyorsun benden. Dualarım, adaklarım yetmedi mi! Gözpınarlarım kurudu. Gözyaşlarım yetmedi mi!” dedi yaşlı kadın;

Sayısı belirsiz yıllardır her gün gelip oturduğu kayanın üzerinden Karadeniz’ e seslenirken. Sonra sustu, Karadeniz’ i dinledi. Deniz ses vermedi. Deniz henüz kayaları dövmeye başlamamıştı. Kıpırtısız susuyordu. Balıkçı takalarının sesi duyulmuyordu daha. Gün açmamıştı.

“Bir şey söyle! Deli deniz! Bir işaret ver! Gücüm kalmadı artık! Bir ses ver bana ya da sesimi al, kıyılarına vur!” dedi.

Uzaklara bakan gözlerini ayaklarının dibindeki durgun karanlığa çevirdi. Baktı, baktı, baktı. Suda suretini aradı. Koyu karanlıktan başka bir şey görmedi. Ayağa kalktı. Başka türlü kalktı. Önceki günlere benzemiyordu bu kalkışı. Yerinde çakılı kalmıştı. Gözlerini denizin koyu karanlığından ayıramıyordu. Bir gülümseme gelip dondu dudaklarında. Delice parladı gözleri. Gözbebekleri büyüdü. “Ben de mi?” diye düşündü.

İşte tam o anda bir ses duydu. Bir hıçkırık. Sese döndü yüzünü. Kulak kesildi. Kayalardan başka bir şey görmedi. Ağlıyor muydu deli deniz? Yürüdü sese doğru. Hıçkırıklar. Dikkatli küçük adımlarla yaklaştı sese doğru. Kayaların arasından yol bulmuş otlara tutuna tutuna ilerledi. Sese iyice yaklaşmıştı. Kayaların arasında onu gördü. Başını dizlerinin arasına almış durmaksızın ağlıyordu. Başındaki boncuklu yazmasının altından kara saçları sırtına dökülüyordu. Adımlarını hızlandırdı. Cevap beklemediği sorularla “Yavrum ne oldu sana? Tövbe, tövbe, tövbe. Neyin var yavrum?” diyerek yanına indi. Genç kadını kucakladı. Titriyordu. Başını avuçlarının arasına aldı. Yüzünü çevirdi. Genç kadının yüzünde tuzunu boşaltan bir Karadeniz gördü.

“Ah yavrum! Ne oldu sana, senin kimin kimsen yok mu?”

Genç kadın avuçlarının arasında titremeye ve ağlamaya devam ediyordu. Başını omzuna dayadı sımsıkı sarıldı. Sual edilecek zaman değildi. “Ağla yavrum, ağla!” dedi. Sustu. Ne vakit o halde kaldılar kimse bilmedi. Tuttu kollarından ayağa kaldırdı sonra genç kadını.

“Gel yavrum” dedi. “Üşümüşsün.”

Yolun karşısına geçtiler. İki yanı fındık ağaçlarıyla dolu taş döşeli patikadan yukarı köye yollandılar. Eve geldiklerinde yaşlı kadın, üzerini değiştirmesi için giysi verdi genç kadına. Ocağı yaktı. Yemek hazırladı. Hiçbir şey sormadı. Hiç konuşmadılar. Sözün zamanını bulmasını bekliyorlardı. Kimse bilmez ne kadar vakit geçti. Söz zamanını buldu.

Genç kadının yaşlı kadına anlattığıdır:

“Kim olduğumu bilmiyorum ben. Elbet benim de bir anam, bir babam vardı herkes gibi. -Allah rahmet eylesin.- Herkesin adı gibi adları vardı. Herkesin köyü gibi bir köyümüz vardı bizimde. Orada doğdum, orada büyüdüm ben. Oradan gelin oldum telli duvaklı. Köyümüzde hiç akrabamız yoktur bizim. Sonradan gelip yerleşmiş bizimkiler oraya. Hiç konuşmazdı babam bu konuda. Nerden geldiklerini de bilmezdim, niye geldiklerini de. Benim bilemediklerimi bilirmiş birileri meğer. Meğer köyümüz herkesin köyü gibi değilmiş bizim. Adımız herkesin adı gibi değilmiş. Ben bilmezdim. Bilen birileri varmış meğer. Gelip söylemişler kocama da. “Gavurun kızını beslersin koynunda” demişler. “Yola gelmeyenlerin soyundan senin karın” demişler. Arada kalmışlardanmış bizimkiler. Hemşin’in kaçaklarındanmış bizimkiler. Ne kalabilmişler. Ne de gidebilmişler karşı kıyılara. Adlarını saklamışlar, köylerini saklamışlar. Ben bilmezdim. Bilirmiş birileri meğer. Kovdular evimden beni. Evim yok benim. Kimsem yok. Karadeniz’ in kıyılarına vurdular beni. Benim yerim deli deniz.”

Yaşlı kadının genç kadına anlattığıdır:

“Sen benim beklediğim işaretsin. Biz lanetlendik yavrum. Karadeniz sindiremedi takaların yükünü. Lanetledi bizi. Olacak şey değildi takaların yüklü gitmesi deli denize. İnsan yüklüydü takalar yavrum. Balık istifi insan yüklü. Adları bize benzemeyen insan yüklü takalar açıldı Karadeniz’ e. Çığlık yüklüydü takalar. Kadın çığlığı, çocuk çığlığı yüklüydü takalar. Kudurdu deniz. “Yapmayın.” dedi. Dövdü kıyıları. “Yapmayın” dedi. Yaptılar. Balık dolu dönen takalar boş döndü geriye. Yıllarca bize verdiklerine karşılık insan verdik denize. Kirlendi deli deniz. Sindiremedi takaların yükünü. Lanetledi bizi yavrum. Takaların reisi benim adamdı yavrum. Yaman denizciydi. Bereketini esirgemezdi deniz ondan. Karadeniz sevdalısıydı onun. Konuşurdu onunla. Anlaşırdı kendi dilince. Takaların yükünü boşalttıktan sonra deniz küstü. Konuşmadı bir daha. Balık vermedi bir daha. O lanet gününden sonra hep boş döndü denizden. Sonunda içinin kıyılarını dövmeye başladı deniz gibi. Delirdi. Denize çıkamadı bir daha. Kıyısına varamadı. Denizi görmeden öldü sonunda. Laneti miras bırakıp öldü. Oğlumda babası gibi denizci oldu delikanlı çağında. Ne ettimse vazgeçiremedim sevdasından. Haftasına varmadı delirdi. Varamadı kıyısına bir daha denizin. İşte o günden beridir her sabah gelir otururum Karadeniz kıyısına. Yalvarır dururum deli denize. Adaklar adadım. Kurbanlar verdim. Dualar okudum. Kaldırmadı lanetini üzerimizden. Şimdi yavrum delikanlı çağında torunum lanetin kıyısında. Seni Karadeniz gönderdi yavrum. Laneti sen kaldıracaksın.”

Yaşlı kadın torunuyla genç kadını evlendirdi. Ona kendisininkine benzemeyen bir ad verdi.

Mahir Özkan