Geçmişten geleceğe....

30 Ekim 2015 Cuma

El Kokusu


(Leyla Çelik ve Elif Yıldırım'ın derlediği ve Nika yayınları tarafından 8 Mart 2015 de yayınlanan, YEŞİLDEN MAVİYE Karadeniz'den Kadın Portreleri adlı ortak kitapta yayınlanan hikayem.)


Elindeki boş gübre torbasını bırakıp çeperin üzerinden atladı. Artık patikadaydı. Köyden aşağıya baktı. Köyün evleri, ağaçlar ve çay tarlalarının açıklı koyulu yeşilliklerinin içinde küçücük kahverengi lekeler gibi görünüyorlardı. Köyün içinde kapkara bir yılan gibi uzanmış olan dere bu yeşil manzarayı ikiye bölerek denize ulaşıyordu. Köy meydanı, meydandaki çay alım yeri ve yanındaki cami evlerden daha rahat seçilebiliyordu. En uzakta ise yeşil maviye dönüşüyor gökyüzü ve deniz birleşiyordu. Denizin içinde henüz sönmekte olan güneş olmasa maviliğin nereye kadarının deniz nereye kadarının gökyüzü olduğu seçilemezdi. Hayranlıkla baktı her gün gördüğü manzaraya. Derin bir soluk aldıktan sonra, evler üzerinde şöyle bir göz gezdirdi. Derenin iki yakasındaki iki ev üzerinde durdu gözleri bir süre.  “Hayır, artık dönemem” dedi kendi kendine, “Bir yolunu bulacağım.”

Patika çay tarlası ile ormanı birbirinden ayırıyordu. Patikadan yukarısı, kestane, kızılağaç, arci ve moni ağaçlarıyla kaplı bir ormandı. Çay tarlasının iki yanında köyün içinden geçen dereye karışan iki küçük derecik vardı. Bunlar tarlanın doğal sınırlarıydı. Patika bu dereciklerin birini geçene kadar tarlaya paralel gidiyor, sonra ormanın içlerine doğru kıvrılıyordu. Gözlerini patikaya çevirdi. Ormanın derinliklerinde akşam olmuştu bile. Geceleri ormanın içi öylesine karanlık olurdu ki gözüne iğne girse görmezdin. “Geceye kalmadan kalacak bir yer bulmalıyım” diye düşünerek ormana daldı.
Karanlık iyice bastırmadan tarladan uzaklaşmak istiyordu. Ne kadar uzaklaşması gerektiğini, ne kadarının yeterli olacağını hesaplamamıştı. Yalnızca uzaklaşmak istiyordu. Tarladan uzaklaştıkça rahatlıyor, rahatladıkça da geceyi nerede geçireceği kaygısı kendini göstermeye başlıyordu. Ormanda ilerledikçe ayılar, kurtlar, domuzlar, çakallar aklına geliyordu. Başını sokacak bir yer bulmalıydı. Ama neresi? “Miyagots tepesine çıkmam lazım” diye düşündü. Bildiği köyden en uzak yer burasıydı. Üstelik Miyagots’ta bir yerlerde Maneloğli köyünden Lazların atmaca yakalamak için ağ kurduklarını ve orada bir kolibalarının olduğunu duymuştu.

Makriyal çarşısının içindeki tarihi köprüyü Hopa tarafına geçtikten sonra dere boyu çay tarlalarının içinden kıvrıla kıvrıla gelen yol, önce Hemşinlilerin Sovil, Lazların Skibuli dedikleri köyün içinden geçer, ardından Maneloğli köyüne varır. Maneloğlu köyünü geçtikten sonra ise Lazluk biter, Hemşinluk başlar. Burada dere ikiye ayrılır, iki dere boyunda iki Hemşinli köyü bulunur. Birisi Medoğumked diğeri Xeluked.

Hemşinliler buralara Hopa’nın köylerinden 1900’lerin başında gelmeye başlamışlar. Önce kiraya tuttukları tarlaları yavaş yavaş Lazlardan ve Çerkes ağalardan satın alıp köyler kurmuşlar. Bu yüzden genellikle Hemşinli köyleri Laz köylerinden daha yüksek yerlerde orman içlerinde olur. Medoğumked işte bu Hemşinli köylerinden biridir. Köyden yukarı artık Lazların toprağı kalmamıştır. Ancak bazen balık tutmaya dereye ya da atmaca avlamak için ormana gelmeye devam ederler.  
Köyün içinden geçen dere derin bir vadi yaratmış. Köy bu vadinin içine dere boyuna kurulmuş. Adı bu yüzden Medoğumked, yani Karanlıkdere konmuş. Vadinin sağındaki tepenin arkası Xeluked, solundaki tepenin arkası ise yine bir Hemşinli köyü olan Xetselandır. Miyagots ise derenin geldiği taraftaki üçüncü tepenin zirvesidir.

Hemşinliler atmaca avlamazlar. Lazların "sifteri" dedikleri atmacaya tutkuyla bağlı olmalarına da pek anlam veremezler aslında. Zahmetli bir iş gibi gelir onlara. Atmaca yakalamak için önce bir çekirge yakalanıp “ragi” denen bir kafeste iple bağlanır. Sonra onu avlamak için kafese gelen “ciceğen” dedikleri atmaca kuşu yakalanır. Maneloğlu köyünden genci yaşlısı atmaca tutkunları zaman zaman ellerindeki kuru bir ağaç dalına bağladıkları ciceğenlerle Medoğumkedin içinden geçerek Miyagotsun yolunu tutarlar. Miyagots tepesinde iki ağacın arasına gerdikleri ağın arkasında saklandıkları kolibadan çıkmadan ellerindeki, üzerinde atmaca kuşu olan odunu sallarlar. Bazen saatler süren bekleyişin ardından ciceğeni avlamak isteyen sifteri kendisi ağa takılır ve av olur. Yakalanan atmacalar eğitilerek bıldırcın avında kullanılır. Şimdilerde bıldırcından çok spor olsun diye avlanıyorlar ya neyse…İşte aklına düşen koliba bu avcı kulübesiydi. 

Nihayet kolibaya vardığında artık geceydi. Koliba dört direk ve etrafına çakılmış ağaç dallarından oluşan ve üzeri kumar yapraklarıyla kapatılmış derme çatma bir yerdi. İçeride yalnızca bir adam boyunda bir seki çakılmıştı. Sekiye uzandı. İlk önce derin bir nefes çekti içine. Kumar çiçeklerinin, toprağın, Kolibanın etrafını kapatmak için kullanılmış olan eğrelti otlarının karışık kokusu geldi burnuna. Gülümsedi. Uyumak istedi hemen. Başka hiçbir şey aklına gelmeden uyumak istedi. Gözlerini kapattığında dudaklarındaki gülümseme silindi. Aklına düşünceler hücum ediyordu. Kızları kaçıran ayılar, at kılığına giren periler, mezarından çıkıp gezen hortlaklar, goncolozlar, domuz sırtında gezen cadılar hep birlikte horon oynuyorlardı. Gözlerini açtı. Bu sefer başka düşünceler geldi aklına. “Ya yarın sabah erkenden kulübenin sahipleri gelirse…” Uykuya dalarken,  “Erkenden kalkıp, gidecek bir yer bulmam lazım” diye düşünüyordu. 

Son dört ayın en rahat uykusunu uyumuştu. Sekinin üzerinde yalnız uyandığında hemen yerinden kalkmadı. Gözlerini kolibanın içinde gezdirdi. Küçük pencereden masmavi gökyüzü görünüyordu. Yavaş yavaş kalktı. Yatağında uyandığı günler geldi aklına. Kolibanın önüne çıkıp önünde uzanan vadiye baktı. Denize kadar uzanan vadinin bütün havasını içine çekmek ister gibi derin bir nefes aldı. Geceden ıslanmış toprağın yoğun kokusunu duyumsadı ciğerlerinde. O anda ilk kez onları düşündü. Aklına ilk gelen  “Sabah yalnız uyandığında ne hissetti?” sorusuydu. Gözünün önünde canlandırdığı görüntünün kendisini eğlendireceğini düşünüyordu. Öyle hissetmedi. Hiçbir şey hissetmedi. “Ya babam?” diye düşündü sonra. Ve o anda sabahtan önce akşamı düşünmesi gerektiği aklına geldi. “Karanlık olup da eve dönmeyince önce tarlaya sonra da babamın evine bakmışlardır herhalde” dedi kendi kendine.

Babasını ve evini düşününce kendini evlerinin önündeki devasa dut ağacının altında gördü. Kardeşleriyle birlikte dutun etrafında koşturuyorlardı. Köyde çocuklar kendilerine birçok oyuncak bulabiliyorlardı. Toprağı eşeliyor, ağaç dalları topluyor, çay bahçesinde saklambaç oynuyorlardı. Hiçbir şey bulamadıklarında koca dutun etrafını el ele sarıp türkü söyleyerek dönüyorlardı.  O da kardeşleriyle birlikte oynarken bir yandan da onlara göz kulak oluyordu. Ablası evlendikten sonra diğer çocuklara o bakmaya başlamıştı. Kapıda oynarken eve gelen kalabalığı gördü birden. O gün ne anlama geldiğini anlamadığı bu sahne şimdi öfkelendiriyordu onu. “Ne yaparlarsa yapsınlar, dönüş yok artık” diye geçirdi içinden.

O gece gerçekten kocası babasının evine gitmişti. Önce konu komşuya sormuş, izini bulamamışlardı. Ardından tarlaya gitmiş, derecikleri, yolları, uçurumları, çay köklerine varana kadar her yeri aramışlardı.  Bulamayınca kaçtığına kanaat getirip babasının evinin yolunu tutmuşlardı. Kocası babasının çok eski bir arkadaşıydı. Akran sayılırlardı. Babasından en fazla birkaç yaş küçüktü. “Ben sana güvendim, aldım senin çıkmış kızını, bak başımıza neler getirdi” demişti babasına. “Kız burada ise sakın saklamaya kalkmayın. Bu işin hesabı başka olur o vakit” diye bir de tehdit etmişti. Babası utancından yerin dibine girmiş, kızdan haberi olmadığına yeminler etmiş, güç bela inandırmıştı arkadaşını. Çaresizce evine dönen kocasının ve babasının evinde gece boyunca nereden ve ne zaman geleceği bilinmeyen bir haber beklenmeye başlanmıştı. 

Babası bu işten annesini sorumlu tutuyordu. Ablasını sevdiği adama vereceğim diye geleneği çiğnemeseydi bunların hiçbiri başlarına gelmeyecekti. Ablası henüz on beş yaşındayken amca çocuğu “kızı ben alacağım” diye ortaya çıkmış, niyetini herkese duyurmuş ve gelecek elçilerin de önünü kesmişti. O günlerde akrabadan birinin “ben alacağım” dediği kızı dışarıdan birilerinin istemesine imkan yoktu. Geleneğe uymazdı böyle bir şey. Tabi geleneğin bağlamadıkları da vardı. Sülalesi biraz güçlü olan, kalabalık olan kendini geleneğe uymak zorunda hissetmeyebiliyordu. İşte ablasının konuştuğu oğlan böyle bir sülaledendi.

Annesinden başka kimse bu sevdayı bilmiyordu. Amcaoğlu için kızı istemeye geleceklerini söylediklerinde kızının yalvarmalarına dayanamayıp sevdiği oğlanın ailesi ile konuşmuştu. Kızı onlardan önce istemelerini sağlamıştı. Tabi durumu öğrenen akrabalar eve doluşmuşlardı hesap sormaya. Az kalsın kan gövdeyi götürüyordu. İlle de, “biz gelinimizi götüreceğiz” diyorlar, başka bir şey demiyorlardı. Tam kavganın kopacağı vakit annesi kardeşleriyle dutun altında oynarken görmüştü onu. “Durun” demişti, “Olan oldu, giden gitti. Adamlara kızı verdik, ellerinden alamayız. Bu adamlar nişanladıkları kızı geri verecek adamlar değil. Biz onlarla baş edemeyiz.” Allem etmiş kallem etmiş, ablasının yerine henüz on iki yaşındaki kardeşini almaya razı etmişti amcaoğlunu. Böylelikle kızcağız o yaşında gelin olmuştu.

İlk başlarda iyi bir çözüm gibi görünen bu evlilik zamanla problem olmaya başlamıştı. Birçok kişi kocasını, almak istediği kızı alamadığı ve bu evliliğe razı olduğu için kınıyordu.  Kocasının kardeşleri ve yengeler de bu durumdan çok hoşnut değillerdi. Kızın gelinlik edemediğini, evin işlerini beceremediğini, ablası gibi olmadığını söyleyip duruyorlardı. Bundan dolayı evde kavga gürültü eksik olmuyordu. Evliliklerinin üzerinden üç yıl geçtiği halde çocuklarının olmaması ise iplerin kopmasına neden olmuştu. İlk evlilik işte böyle bitmişti. Ailesinin evine döndüğünde artık bir an önce savuşturulması gereken bir belaydı. Kimse evinde çıkmış bir kız tutmak istemezdi. Derhal münasip bir koca aranmaya başlanmıştı. Bu sırada babasının arkadaşının karısı öldü. Arkadaşı yedi çocuklu ve kırk yaşlarındaydı. Hali vakti yerinde, bin baş mal sahibi biri olduğu için yaşı da çok çocuğu olması da pek problem sayılmamıştı. Zaten bir an önce ondan kurtulmak istedikleri için bu evlilik hemen gerçekleşmişti.

“Şimdi Xeluked, Xetselan hatta Osmaniye’ye haber gitmiştir” diye düşünüyordu, “Nereye gideceğim?” Köye sırtını verdi ve karşısındaki büyük tepeye baktı. Bu tepe Sultan Selim tepesiydi. Sultan Selim’in arkası Hopa’nın Xigoba köyüydü. Kendileri de zamanında Xigoba’dan göç etmişlerdi. Eski köylerine daha küçükken annesiyle beraber birkaç kere gitmişti Sultan Selim’i aşarak. Miyagots tepesinin arkasında bir küçük vadi daha vardı. Bu vadiye inip Sultan Selim’e doğru tırmanmaya başladı. Çok acıkmıştı. Akşamdan bu yana hiçbir şey yememişti. Yalnızca karşısına çıkan her pınardan su içmişti. “Sultan Selim’i aşmadan durmak yok” dedi kendi kendine. Güneş tepesine çıktığında Sultan Selim’i geçip Xigoba’dan aşağıya döndü. Döner dönmez köyün neredeyse tamamını gören bir noktada bulunan koca kestane ağacının dibine oturdu. Bir süre köyü izledi.
Sultan Selim tepesine çok yakın, neredeyse ormanın içinde bulunan bir iki ev vardı. Bunlardan birini gözüne kestirdi. Köy evlerinin yanında ineklerin barınağı olan kum, kumun üzerinde çeşitli malzemelerin konduğu ve mısır vb kurutulan merek bulunurdu. Genellikle mereğin bir yanında tavukların barınağı havnots olurdu. “Buralarda illaki yiyecek bir şeyler bulabilirim” diye düşündü. Öyle de oldu. Biraz mısır, biraz kurutulmuş hurma ve birkaç yumurta alarak tekrar ormanın içine döndü. O gece köye en uzak tarlalardan birinin içindeki pagen de kaldı.

Batum’dan gelip, bir yanı Makriyal bir yanı Bağlivan olan Cefuka Tepesi’nden geçen, oradan Osmaniye, Xetselan ve Medoğumked’in tepelerindeki geçerek Sultan Selim’e çıkan bir yol vardı. Rus hakimiyeti döneminde yapıldığı için Rus yolu olarak bilinen bu yol Sultan Selim’i Cankurtaran Geçidine ve oradan da Hopa’ya bağlıyordu. Sahil yolu yapılmadan önce motorlu taşıtlarında kullandığı bir yoldu bu. İşte bu yolun etrafındaki Borçka’ya, Hopa’ya ve Makriyal’a bağlı Hemşin köylerinin uzak tarlalarındaki pagenlerde, kolibalarda kalmaya başladı. Gündüzleri sürekli yürüyor, yer değiştiriyordu. Bir köyden yiyecek aldığı zaman, o köyün en uzağındaki başka bir köyün tepelerine geçiyordu geceyi geçirmek için. 

Bütün köylerde hikayesi dilden dile dolaşıyordu. Çoğu, “Kadın başına dağda ne işi var?”diyordu. Kimi acıyor, kimi kızıyordu. Bazı kadınlar yardım etmek istiyor, evin erkeklerinden gizli tarlalarda yiyecek ve giyeceklerini ‘unutuyorlardı.’Zaman zaman tarlalarda çalışan tanıdık kadınların yanına gidiyor, onlarla konuşuyor, kiminden battaniye, kiminden patates, pirinç ve mutfak malzemesi alıyordu. Bir süre sonra kendisine bir sığınak yaptı. Sığınak Miyagots ile Sultan Selim tepesinin arasındaki vadide kurdun kuşun geçmediği bir yerdeydi. Bir su akıntısının içinden ulaşılan yolunda iz bırakmadığı için bulunması imkansız bir yerdi. Yavaş yavaş dağdaki yaşama alışmış, yaşantısını belli bir düzene sokmuştu. Başlardaki belirsizlikler yerini rutinlere bıraktıkça korkuları da kaybolmuştu. Ne zamana kadar dağda yaşayacağını bilmiyordu. Ama geri dönmek gibi bir düşünce aklının ucundan bile geçmiyordu. 

Bu durum yaklaşık üç ay sürdü. Dört ay sonra bir sabah sekisinde uyandığında karnında bir hareket hissetti. Daha önce hiç hissetmediği türden bir hareketti bu. Karnında bir kelebek kanat çırpıyordu sanki. Bu durum her şeyi değiştirdi. Artık ne yapacağını bilemiyordu. Bir yandan bebeği istiyordu. Bir yandan düşürmek istiyordu ama günaha girmekten de korkuyordu. Kocasına dönmek istemiyordu. Ama onun çocuğu kendisine bırakmasının mümkün olmadığını da biliyordu. Bir kadın kocasından ayrılsa bile çocuğunu asla alamazdı. Babasının evine ‘elin’ bebeğiyle dönmesi de mümkün değildi. Babası buna razı olmazdı. Babası buna razı olsa bile kocası ve ailesi buna asla izin vermezdi. Dağda kalmaya devam edebilirdi. Ama burada çocuğu nasıl doğuracaktı.  Düşünceler aklına hücum ediyordu. Her an bir karara varıyordu. Sonra vazgeçiyor, yeni bir karara varıyordu. Bütün günü düşüncelerini ayıklamaya çalışarak geçirdi. Karanlıkla birlikte bütün düşüncelerini de karanlığa bırakarak uykuya daldı.

Sabah kalktığında sığınağın ucunu bucağını gezdi. Her köşesine dokundu. Gözlerini kapattı ve derin bir soluk çekti içine. Sığınağının kokusunu içine hapsetmek istiyordu.  Ne yapacağını düşünmediğini fark etti. Karar verilmişti.
O gün bugündür bir maniyle gezer durur hikayesi:

karadutun altinda
daha oyun çağumda
kokladuğum yar değil
el kokusu burnumda 

Mahir Özkan

Ocak 2015  

8 Mayıs 2015 Cuma

Saklı Kelimeler-4: Erzevar’ a Bir de Buradan Bakın


Ka ku dadin erzevin
Giomidin parçenin
Merni an ku neşanlun
Joğvim anu parçenin

Bizim köylerimizde neredeyse herkesin bir ‘erzevar’ ı bulunur. Çünkü bizim evlerimiz genellikle dere boylarındadır. Evlerimiz derenin iki yakasına sıralanmış dereye bakarlar. Evden dere kıyısına kadar olan topraklara ‘erzevar’ denir. Bu kelimenin içinde bir kelime gizlidir. Ancak bitişik yazdığımız ve saklı kelimeyi kendi başına kullanmadığımız için (belki kullanan yaşlılarımız hala vardır. Ben duymadım.) bu kelimeyi fark etmeyiz. Erzevar aslında ‘erz i var’ dan gelmektedir. Hemşincede  oldukça yaygın olan i ver, i var, i us, kullanımları yön bildiren kullanımlardır.  dunn i ver diyorsak evin bulunduğumuz yerden yukarıda olduğunu, dunn i var diyorsak evin bulunduğumuz yerden aşağıda olduğunu, dunn i us diyorsak evle aynı düzlemde olduğumuzu anlarız. Eğer ‘erzevar’ kelimesinin ‘erz i var’ dan geldiğini iddia ediyorsak bu durumda ‘erz’ in kendi başına bir anlamı olması gerekir. Evet saklı kelimemiz ‘erz’ dir.

Ermenice sözlüklerde ‘ezr’ sözcüğü ‘ap’ sözcüğü ile birlikte ‘yalı’, ‘kıyı’ anlamına gelmektedir. 'ap' sözcüğü Hemşincede de yaygın bir şekilde kullanılır. Kedap: dere kenarları, garmecap: köprübaşı, dzovap: deniz kıyısı (dziyap: çarşı sözcüğü de bu deniz kıyısı sözcüğünden anlam genişlemesi yoluyla ortaya çıkmıştır.) vb.  Ancak  ‘ezr’ sözcüğünün kullanıldığı tek yer bildiğim kadarıyla ‘erzevar’ sözcüğüdür. Peki ‘ezr’ sözcüğü neden ‘erz’ biçimini almış. Bu olaya dilde göçüşme denir. Özellikle yazılı olmayan dillerde ve yazılı dillerin yöresel ağızlarında göçüşme olayına oldukça sık rastlanır. 

Türkçeden örnek verecek olursak; ‘ekşi- eşki’, ‘toprak-torpak’, ‘kirpik- kiprik’, ‘yaprak-yarpak’, ‘yalnız- yanlız’, ‘yanlış- yalnış’ sözcüklerinde göçüşme ses olayına rastlanır.
Hemşincede de örnekler bulmak mümkündür: ‘gamurç- garmuç’, ‘agra- arga’, ‘aganç- anguç’ gibi kelimeler ilk aklıma gelenler. Eğer konuyla ilgili ayrıntılı bir inceleme yapılırsa başka sözcükler de rahatlıkla bulunabilir.

Sonuç olarak ‘erzevar’ ların neden genellikle dereden aşağıya olduğu anlaşılmış oluyor. Adı üzerinde evden dere kıyısına doğru inen, aşağıya doğru uzanan tarlalara, bahçeleri anlatmak için‘erz i var’ kıyıya doğru (kıyı aşağıda) kelimesi isimleşmiştir. İyi ki de öyle olmuş. Böylece kıyı anlamına gelen ‘ezr’ kelimesini de içinde saklamış.

Mahir Özkan
Mayıs 2015

6 Nisan 2015 Pazartesi

Sev Aspadz! Mek Vovik?*



15 Şubat Pazar günü, Vartanants Korosu’nun kuruluşunun 83. Yılı vesilesi ile yapılan törende Patrik Genel Vekili Başepiskopos Aram Ateşyan bir konuşma yaptı.[1] Konuşmasında, Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilere ilişkin görüşlerini de içerecek şekilde Ermeni kimliğinden ne anladığını ortaya koydu. Anladığım kadarıyla daha çok Soykırım döneminin “kılıçartıkları” idi sözünü ettikleri sanırım. Ancak Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler meselesi son yüzyılın meselesi değildir. Çok daha eski zamanlardan bu yana Müslüman olmuş Hemşinli Ermenileri de yakından ilgilendiriyor bu konu.

Genel olarak Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler konusu ve özelde Hemşinli Müslüman Ermeniler son yıllarda toplum gündemine daha sıklıkla gelmeye başlamış durumda. Bu tartışmalar Hemşinliler içerisinde ciddi tartışmalara ve arayışlara yol açıyor. Herkes bu yeni duruma göre yeniden konum belirliyor, tutum almaya çalışıyor. Bir yandan da mesele ile ilgili hem tarihi hem kültürel çalışmalar yürütülüyor. Hemşin diline ilişkin duyarlılık gelişiyor. Hemşin Ermenicesi ile yazılmış hem derleme hem telif eserler yayına hazırlanıyor. Dil, horon vb. kurslar ve kültürel çalışmalar yürütülüyor.

Doğal olarak bu çalışmalara yönelik olumsuz reaksiyonlar da oluyor. Bu reaksiyonlar genellikle tahmin edilebileceği üzere her renkten Türk- İslamcı ve ulusalcı çevrelerden geliyor. Bu reaksiyonlarda en çok öne çıkan argüman ise, “Ermeni kimliğinin dinsel bir kimlik olduğu ve Hemşinlilerin Müslüman olmasından dolayı bu kimliğe sahip olmalarının imkansız olduğu” argümanıdır. Bu argümanı, Hemşinlilerin Ermenilikle ilişkilerinin bir dönem Ermeni kilisesine bağlanmaktan kaynaklandığı ancak Ermeni kilisesine bağlanmadan önce de Türk oldukları teziyle desteklerler. Yani zaten dinsel bir kimlik olan Ermenilikten Müslüman olduktan sonra tamamen çıkmışlardır. Hıristiyanlıktan önce de Türk olduklarına göre şu anda tam da istenen kimlik olan Türk- İslam kimliğini rahatlıkla benimseyebilirler. Hemşinlilerin hiçbir zaman Hıristiyan olmadıklarını ve Hıristiyan olan Hemşinli Ermenilerin ülkeyi terk ettikleri! Kimsenin Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeni olmadığını savunacak kadar gerçeklikten kopanlar da çıkmaya başladı son yıllarda.

Sonuç itibarıyla samimiyetle dinsel kimliği kimliğin belirleyici bir unsuru olarak görsün veya dini Türkiye toplumunun bütün gayri Türk Müslüman unsurlarını Türkleştirmenin bir aracı olarak görsün sonuç değişmiyor. Hemşinlilerin asimilasyonunda din önemli bir işlev görüyor. Bu işlevi görebilmesinde en önemli unsur ise “Müslüman Ermeni olmaz” diyen, Türklüğü Müslümanlıkla, Ermeniliği Hıristiyanlıkla eşitleyen anlayış.

Şimdi Ateşyan’ın sözlerine gelebiliriz. Ateşyan diyor ki:
“‘Benim büyükannem Ermeni’ymiş’... Senin büyükbaban da Müslüman’dı. Kimin kanını taşıyorsun sen? Ermeni, diniyle ayrılmaz bir bütündür. Eğer Ermeni olmak istiyorsan, gelir vaftiz olursun, Ermeni Kilisesi mensubu olursun, ve o zaman dersin ‘Ben Ermeni’yim’…… Biz kimden ne talep ediyoruz? Öğrencilerden vaftiz kâğıdı mı talep ediyoruz? Yönetim kurulu üyelerinden vaftiz kâğıdı mı talep ediyoruz? Ne olduğunu nereden biliyoruz? ‘Ermeni’yim’ der, Ermenice konuşur, yeter. Dinimiz o kadar ucuz olmamalı. Mademki biz Ermeni’yiz, Hıristiyan’ız, dinimizi ve kimliğimizi koruyacağız. Millî ve dinî tüm değerlerimize sahip çıkacağız. Yoksa, boş bir şeydir ‘Ben Ermeni’yim’ demek. ”

Tane tane gidelim. Ebeveynlerden kadın olan Ermeni, olduğu durumda diyor ki, Ateşyan, erkek olan da Müslüman. Bir kere daha yanlış karşılaştırma. Ermeni ve Müslüman kimlikleri karşı karşıya kullanılamaz. Türk Müslüman, Türk Hıristiyan, Türk Ateist vb. olabildiği gibi, Ermeni Müslüman, Ermeni Hıristiyan, Ermeni ateist de olabilir. 

Soruyor Ateşyan; “Kimin kanını taşıyorsun sen?” Ben de soruyorum size sayın Ateşyan: Kimin ruhunu taşıyorsunuz siz? Kan ve soy bağı da nedir? Homojen bir ırk mı var dünyada? Bunlar çok eskilerde kalmadı mı artık? Dünyada yapılan bütün DNA çalışmaları defalarca bunu göstermedi mi?
“Ermeni, diniyle ayrılmaz bir bütündür. Eğer Ermeni olmak istiyorsan, gelir vaftiz olursun, Ermeni Kilisesi mensubu olursun, ve o zaman dersin ‘Ben Ermeni’yim’” diyor Ateşyan. Hadi insanın içinden “Emredersiniz paşam!” dedirten üslubu bir yana bırakalım da benim tanıdığım onlarca ateist Ermeni var, onları ne yapacağız. Kilisenize kayıtlı olmalarının inançlı oldukları anlamına gelmediğini bilecek kadar tecrübeye sahip olduğunuzu tahmin ederim. Şimdi bu arkadaşlar Ermenilikten çıkmış mı sayılıyorlar? Çıktılarsa ne oluyorlar?

Ayrıca hadi diyelim ki bilmem kaç kuşak önceki dedelerimiz zorla Müslüman oldu. Ondan sonra kuşaklar boyunca insanlar gönüllü olarak Müslümanlığı benimsediler. Müslümanlık artık bu insanların doğal dini olmuş durumunda. Zorla Müslümanlaştırmanın tarihsel bir haksızlık olması kadar, artık bu insanların samimi olarak Müslüman oldukları da bir gerçek. Sayın Ateşyan size ve Türk- İslamcı zevata tavsiyem; İnsanları Müslümanlıkları üzerinden Türk, Hıristiyanlıkları üzerinden Ermeni saymaya çalışmak yerine Müslüman Ermeni gerçeği ile barışın.

Sayın Ateşyan, ben derleme çalışmalarım sırasında hem Hemşin Ermenicesi konuşan Hemşinlilerde, hem konuşamayanlarda bazı dualar kaydettim. Bu dualar Ermenice ve hiç Müslüman dualarına benzemiyor. Hiç Hıristiyan dualarına da benzemiyor. Bu dualar Hıristiyanlıktan bile eski muhtemelen ve Ermenice. Yüzyılları aşıp gelmiş Hemşinlilerin belleğinde. Hırıtiyanlık öncesinden gelen vartavar ve xodoç[2] hala kutlanıyor Hemşinin bazı yaylalarında. Biz hala insanlarımızı tabutla gömüyoruz. Mezarlarımızın başında ışık yakıyoruz.

Bizim masallarımız, ağıtlarımız, fıkralarımız, manilerimiz, horonlarımız, ezgilerimiz var. Çok eski zamanların izlerini taşıyan. Bunları derliyoruz, yenilerini yazmaya çalışıyoruz. Bunlar bugünün Ermeni kültürünü de besleyen zenginleştiren öğeleri olarak kayda geçiyor. Hemşinlilerin dil konuşanı konuşmayanı, Hıristiyanı, Müslümanı kendilerini birleştiren birçok ortak değeri üzerinden ilişkileniyor, birbirinden öğreniyor.

İnsanlar evet dinlerini değiştirmişler ama kimliklerinin başka birçok unsurunu da korumuşlar. Ermeniyim demek, Ermenice konuşmak yetmiyor size anladığım kadarıyla. Peki o zaman ilk gençlik yıllarımda anneme “Ermeniyiz biz” dediğimde verdiği tepkiyi paylaşmam belki nasıl bir şeyden söz ettiğimizi hatırlatır size: “kena emen dağ Ermeniyim asa u kezi gedrin”[3]. Ya da belki şöyle yazmalıyım: “kna amen değ Ermeniem ıse u kezi gdrin.” Yani sayın Ateşyan, bu ülkede ben Ermeniyim, demek hiçbir zaman boş bir şey olmadı, bugün de değil.

Biz kötü şeylerden söz ederken, haykırırken, şaşırırken “sev aspadz”[4] deriz. Annem bir gün de “yes erginki cermag aspadz unim”[5] dedi, göksel korumaya ihtiyaç duyduğu bir anda.
Şimdi soruyorum sayın Ateşyan: Sev aspadz! Mek vovik?[6]

Mahir Özkan






[2] Vartavar ve xodoç: kökleri Hıristiyanlık öncesine uzanan şenlik, bayramlar.
[3] Git her yerde Ermeniyim de de seni kessinler.
[4] Sev aspadz: kara tanrı.
[5] Benim gökyüzünde beyaz tanrım var.
[6] Mek vovik: biz kimiz?

Sarkis Axparig


“Bunu Yazman Lazım!”

1996 senesinin bir yaz günü, İHD Azınlıklar Komisyonu’nun düzenlediği Hemşinliler başlıklı söyleşideyiz. Erhan Gürsel Ersoy Hoca’nın sunumundan sonra uzun boyu, askıları ve kasketiyle heybetli bir adam soru sormak için ayağa kalktı. Elinde daha sonra Hemşin Gizemi olarak basılacak olan fotokopiler vardı. Konuşmaya başladığı andan itibaren bütün salonu etkisi altına aldı. Bir büyük anlatıcıyla Sarkis Seropyan’la karşı karşıyaydım. Etkinlikten sonra hemen yanına gittim, tanıştık, sohbet ettik. Hemşin Gizemi’nin fotokopilerini inceledik. Bana hiç bilmediğim masallar anlattı daha ilk günden. Öylesine coşkulu öylesine bilgece anlatıyordu ki. Hem çok acele ediyor gibi, bir yerlere yetişmek ister gibiydi. Hem de binlerce yılın bilgeliğini ağırlığını taşıyordu sesi. Anlattıkları bende de anlatma isteği uyandırıyordu. Anlattım. “Bunu yazman lazım” dedi. Yazmadım.

Yıllar boyunca her geldiğimde İstanbul’a yanına gittim. Sebat Apartmana. Bazen tek bir kelimenin peşine düşüyor, saatlerce o kelimenin peşinde tarih tarih, coğrafya coğrafya geziyorduk. Bazen bir ninninin, bir maninin, bir deyimin başka dillerde başka coğrafyalardaki kardeşlerini kovalıyorduk. Her seferinde “bunu yazman lazım” diyordu. Yazmadım.
O zamanlar bunları yazmanın bu kadar önemli olduğunu anlayamıyordum belki. Belki daha biriktirmem gerekiyordu. Bilemiyorum ama yazmadım.

2008 yılı yazında Erivan’da konferans, Vova konseri, halk oyunları gösterileri, resim sergisi ve gezilerden oluşan bir Hemşin Haftası etkinliği düzenleneceğinin haberi geldiğinde köydeydim. Orada olmam lazım dedim kendi kendime. Batum’a geçip trene bindim ve tek bir Allah’ın kulunu tanımadığım bir kente doğru yola çıktım. Kara tren lafını hak eden bir trenle. Konferans salonunda Sarkis Axparig’i gördüğümde bu kente artık yabancı değildim. Kentle ilgili anlattıkları, oraların hikayeleri, masalları, efsaneleri yabancılığımı alıp götürüyor, öğrenme isteğimi kamçılıyordu. Kenti gezerken, tarihi eserler, kiliseler, heykeller hep bir hikayenin bahanesi oluyordu. Her fırsatı anlatmak için kullanıyordu. Yıllarca biriktirmişti ve şimdi kabına sığamıyordu. Çok iyi korunmuş, Hıristiyanlık öncesi bir tapınağı gezerken bir duadan söz ettim ona. Annemin insanları sağaltmak için okuduğu Hıristiyanlık veya Müslümanlıkla pek ilişkili gibi görünmeyen bir duaydı bu. Çok ilginç buldu ve “yaz bunu yayınlayalım” dedi.

Bu sefer yazdım ve gönderdim. Benden fazla mutlu olmuştu. Ermeniceye çevirip Ermenice sayalarda yayınladı. Sonra Türkçe sayfalarda da yayınlandı, Korku Duası. Bir hafta sonra aradı beni “bu haftaki yazın gelmedi” dedi. Her haftaya yazı yazmak benim için çok zordu. Mahcup, “yazamam” dedim. “Denemeden bilemezsin, yazmaya başla, bittiğinde gönderirsin” dedi. Yazmaya başlamıştım. Haftada bir yazmadım ama iki yılda 24 hikaye ortaya çıkmıştı. Her hikaye üzerine sohbetler ediyorduk. Her seferinde biraz daha iyi hale getirmeye çalışıyordum. Her hikaye için çizimler ayarlıyordu. Çizimlerle birlikte hikayeler tam da istediği gibi masalsı bir hava kazanıyordu. Bu hem benim hem onun çok hoşuna gidiyordu.

Nor Radyo’ da program yapmaya başladığımda ilk konuklarımdandı Sarkis Axparig. Yokuşu, uzaklığı hiç problem etmemiş o yaşında kalkmış eve gelmişti yayın için. Ben rahatsızlık verdim diye üzülürken onun gözleri ışıl ışıldı. Malatya pazarından getirdiği kurutulmuş meyvelerden atıştırıp keyifli bir sohbet yapmıştık. Hiç gözünde değildi zorlukları, sıkıntıları, sözle üstesinden geliyordu her sorunun.

Annemin hastalık döneminde benimle üzülmüş, paylaşmıştı acımı. Annemle hiç tanışmadılar. Ama o tanıdığı birini kaybetmiş gibi üzüldü annemi kaybettiğimizde. Annemi tanıyordu aslında onun sözlerini duymuştu, masallarını, dualarını, manilerini dinlemişti. Sözün ne kadar değerli olduğunu biliyordu. Hissediyordu. Annemin sözleri onu tanımamış olmayı önemsizleştiriyordu. Bir söz yitirilmişti. Üzüntüsü bunaydı biliyorum. Benim içinde bir yanı buydu çünkü annemi yitirmenin. Onunla birlikte gömdüğümüz hikayeleri, onunla birlikte gömdüğümüz manileri, türküleri, onunla birlikte gömdüğümüz gelenekleri düşünüyor, bunlar için de hüzün duyuyorduk.

Sarkis Axparig son zamanlarında birkaç masal okutmuştu bana. Yayına hazırladığı masallardı bunlar. Ermenice kısa bir filmi de yapılmış bir Kürt masalıydı bunlardan biri. Videosunu izletmişti bana. Türkiye’de daha önce bunun yayınlanmamış olmasına ikimizde hayret etmiştik. Sanırım yayınlanmak üzere yayınevine gönderildi, ama çıktığını göremedi kitabın. Keşke görseydi. Ama göremese bile o kitap çıkacak ve biz onun hikayelerini hep anlatacağız. Söz uçar yazı kalır derler. Söz uçar ama kaybolmaz. Söz uçar bir yerlerde onu duyacak bir kulak bulur. Biz anlatınca belki onun kulağına da gidecek.

Sarkis Seropyan’a Baron Sarkis diyorlar. Bu kelimenin taşıdığı anlamlara çok vakıf değilim. Ama bana nedense yabancı geliyor. Ben ona Sarkis Axparig demeyi tercih ediyorum. Bu hitap daha sıcak daha samimi geliyor bana. Belki de bunun nedeni onun bir anlatıcı olmasıdır. Ses tonundaki o en sıradan şeyleri bile önemli hale getiren büyüdür belki. Evet belki yazı faaliyeti onu Baron Sarkis yapmıştır. Ama o hala bu toprakların halklarının masalcısı Sarkis Axprarig’tir.

Mahir Özkan
Nisan 2015



25 Aralık 2014 Perşembe

Saklı Kelimeler-3: Bu Sesler Nereden Geliyor?



Hemşince yazıp çizme meselesi malum yeni yeni gündemimize geliyor. Bu konuda henüz yeterli olmasa da birçok şey yazıldı çizildi. Bu çalışmaların önemli bir bölümü Hemşincenin Latin harfleriyle nasıl yazılacağı ile ilgiliydi.  Hemşincenin lehçesi olduğu Ermeni alfabesi yerine Latin harfleri ile yazılması bugünün tarihsel toplumsal koşullarından kaynaklanan bir durumdur ve bu yazının konusu değildir. Bu yazıda Latin harfleri ile yazarken sorun olan bazı seslerin kaynaklarını araştıracağız.

Bu seslerden bir tanesi “a” sesinin biraz daha yumuşak söylenişi olan sestir. Türkçede “â” sembolü ile ifade edilen sese benzeyen ama tam olarak da aynı olmayan bir yumuşak “a” sesidir. Bu sesi verebilmek için eskiden Türkçede kullanıldığı gibi “â” sembolünü kullanmak gerekip gerekmediği konusunu tartıştık. Sonuç olarak bu sesin yazıda değil okumada verilmesinde karar kılmıştık. Ancak Hemşince dersleri için hazırlık yaparken bu sesin geçtiği kelimelerin Ermeniceleri ile karşılaştığımda bu seslerin “a” sesinden neden farklı çıktığını anladım.

“a” nın yumuşak çıktığı kelimelerin Ermenice sözlüklerdeki hallerinde “a” dan hemen sonra bir “y” harfi ve “y” den sonra da sessiz başka bir harf bulunduğunu fark ettim. “a” dan sonra gelen bu “”y” harfi önündeki “a” yı yumuşatıyor olabilir. Birkaç örnekle görelim.

Türkçe al:kırmızı (al yanaklım), hemşince al: de, da, daha (tun al aye – sen de gel , al inç elloğer? – daha ne olacaktı? Türkçe ve Hemşince bilenler bu iki ses arasındaki farkı kolaylıkla anlayacaklardır. Hemşincedeki bu sesi başka bazı kelimelerde de görürüz. Şimdi bu kelimelere ve Ermenice sözlüklerde yer alış şekline bakalım:

al (de, da, daha) : ayl,   as (bu) : ays,  asor (bugün) : aysor, an (o) :ayn, at (o, şu) : ayt, mar (anne ) : mayr, kal (kurt) : kayl

Başka bir ses ise Türkçedeki  “g” ye benzeyen ama biraz daha gırtlağa yakın bir “g” olan sestir. Bu sesin farklı bir sembolle yer alması da yazımı zorlaştıracak bir uygulama olur diye düşünüldü ve bir tane “g” ile yetinildi. Sözlüklerdeki araştırmalarım bu sesi farklılaştıranın ise önüne gelen “ı” sesi olduğunu düşünmeme neden oldu. Şimdi bu sesle ilgili örneklere bakalım:

gertam (gidiyorum) : gı ertam. “gı” eki hemşincedeki “gu” ekinin gördüğü işlevi görür. Yani şimdiki/geniş zaman ekidir. (Bu arada, Ermenicede “gı” yerine “gu” eki kullanılan fiillerde bulunur. örn: gu lam(ağlıyorum), gu kam(geliyorum), gu dam(veriyorum).) Bazı sesli harfle başlayan fiillerde “gı”, “gu” eki fiilin başına “g” olarak gelir. Örneğin:  genim (yapıyorum) : gı enem, gepim(pişiriyorum) : gı epim. Türkçedeki “güzel” “genç” sözcüklerindeki gibi çıkmayan bu “g” sesinin bulunduğu kelimelerin ortak özelliği “g”sesinden sonra gelen “ı” sesinin düşmüş olması ve fiilin “e” sesiyle başlamasıdır. “gı” eki varmış gibi okunduğunda bahsettiğimiz “g” sesi çıkabilmektedir. Bu “g” sesiyle karşılaştığımız başka kelimeler de Hemşince kullanımlarında “ı” sesinin “e” sesine dönüştüğü kelimelerdir. Bunlara birkaç örnek verirsek: genig (kadın) : gnig (Ermenicede iki sessiz harf arasında birçok kelimede yazılmayan bir “ı” sesi bulunur.) , gedriç (yiğit) : gdriç, getuş (sağmak) gtel, gelir (erkek cinsel organı) : glir, geşeruş (tartmak) : gşrel.

Bütün bu örneklerin gösterdiği basit gerçek ise şu ki: Ermeniceye bakmadan Hemşin Ermenicesini anlamak mümkün değildir.


Mahir Özkan
Aralık 2014

18 Aralık 2014 Perşembe

Annemin Ardından


7 Kasım 2014 Cuma sabaha karşı annem Ardeletsi Suti’yi kaybettim. Üşümüş hissediyorum. İlk aklıma gelen bu. Üşüyorum. Herkes böyle mi yaşıyor bilmiyorum. İnsanların acıları hem akrabadır birbirine hem de kendine has. Belki bu yüzden yarıştırılmaz acılar. Ben üşüyorum. Herkes kadar mı? Bilmiyorum.  Bir önemi de yok zaten. Bir annenin kaybı nefes almaya benziyor. Sıradan ama yaşamsal. Nefes alamıyorum. Üşüyorum. Çünkü o biricik varlığın sevdiği biçimde sevilmeyeceğim bir daha. Bir evlat olarak yitirdiğim işte bu. Bilirsiniz o duyguyu; “ne olursa olsun, hayatım nasıl değişirse değişsin, başıma ne gelirse gelsin beni sevecek biri var” diye düşünürüz ya…işte o biri yok artık. Üşüyorum.

Annemin koynunda uyuduğum günlere dönüyorum önce. Kız kardeşimle annemin yanında uyumak için kavga edip dururduk. Annem sıraya koymuştu bizi. Buna rağmen kavgaya tutuştuğumuz zamanlarda kardeşimi kayırırdı hep. Sonradan beni kenara çeker kulağıma: “orti ina mar çuni, anu hama dzotses arnu çim kidana gu, tarsutin gelli- yavrum onun annesi yok, onun için kendisini koynuma almıyorum zanneder, haksızlık olur” der, beni ikna ederdi. Sonuçta iki yataklı orta oda da bir şekilde yatar ve uyumadan önce hep birlikte duamızı ederdik.: “yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım süphan Allah’ıma, melekler şahit olsun dinime imanıma, peygambere selam olsun beni ak cennete koysun.”

Bu öğrendiğim ilk duaydı. Daha sonra başka dualarda öğrendim. Annemin sadece annem değil aynı zamanda Hemşin kültürünün yaşayan bir kaynağı olduğunu anladığımda kaydettiğim dualar. Bunlar  Hemşin tarihi ve kültürü hakkında eşsiz ipuçları veren dualardı.

Bir tanesi annemin korkan insanlar korkularından kurtarmak için okuduğu bir duaydı. Korku duası. Ablama öğretmem için bana öğrettiğinde Arapça yerine Hemşince sözlerle karşılaşınca şaşkına döndüğüm dua. Ablama kendisi direk öğretemiyordu. Çünkü bu duayı kadın erkeğe, erkek kadına öğretebiliyordu. Öğrettiğin kişiden başkasına da söylememen gerekiyordu. Ben annemin sözünü dinlemedim o zamanlar. Bunun kültürümüz için çok önemli olduğunu düşündüğüm için yazıp yayınladım. Umarım beni affedersin annem.

Diğer bir dua ise Hemşinlilerin Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçişlerini simgeleyen bir dua idi. İnsanların islama geçtiklerine dair bir çeşit ant içme töreninin bir parçası olduğu izlenimi veren bir dua. Annem bana dualarla birlikte birçok şey öğretti. Farkında bile olmadan.

Annem acılar karşısında inanılmaz derecede dayanıklı bir insandı. O kadar çok hikayesi var ki bununla ilgili. Bir keresinde tarlada birlikte çalışırken parmağını kesmişti. Parmağını kestiğini durup başındaki yazmayı parmağına sardığını görünce fark etmiştim. “Ne oldu?” diye sorduğumda, “İnçik ça, kiç me gedretsi- bişey yok, biraz kestim”demiş; ot biçmeye devam etmişti. Eve gidip yazmayı açtığımızda başparmağı ile işaret parmağı arasında kemiği görünecek kadar derin bir kesik olduğunu görüp ona kızmıştım. Ama o “ah” dememişti.

Sadece bu türden acılara karşı değil; başka acılara da katlandı. Babama katlandı mesela. Babama katlanmasının tek nedeni toplumsal koşullar, çocuklar falan sandım uzunca bir süre. Doğruydu da kısmen ama sadece kısmen. 80 yaşına yaklaştığı günlerde keşfettim annemin içindeki kadını. Ve o kadının babama aşık olduğunu. Benim kolayından anlayabileceğim bir durum değildi bu. Belki hala anlamıyorum. Ama babamın ölüm tehlikesi geçirdiği bir kriz anında annemin onun başını kucağına alıp, sarılıp, yüzünü okşarken gözlerinde gördüm o aşkı.

Annemin bildiği türküleri manileri kaydetmeye başladıktan sonra iyice tanıştım kadın annemle. Gençlik yıllarında da aşık olmuştu. Türkü söylenmişti üzerine, kendisi türküler söylemişti aşığına. Meğer benim annem “gor-imece”ların aranan manicisiymiş. Ölümünden önce köyü Ardala’ya yaptığımız son ziyaretlerde onun manici arkadaşlarıyla tanışma şansım oldu. O günlerin nasıl gözlerinde canlı durduğuna şaşırarak tanık oldum. Sevmiş, sevilmiş, beğenilmiş, güzel türkü söyleyen kız diye nam salmış. Annesinin bir zamanlar “kadın” olduğunu, anne olduktan sonra da aslında bir yanıyla hep “kadın” kaldığını kolay fark etmiyor insan. Benim annem bütün acı hatıralarına rağmen aşık bir kadındı ne mutlu ki.

Annem toprak insanıydı. Köyümüzden kalkıp İstanbul’a göç ettikten sonra da, İzmit’e taşındıktan sonra da toprakla bağını hiç koparmadı. Her gittiğimiz yerde, kirada oturduğumuz yerlerde dahil olmak üzere hep bir bahçesi oldu annemin. Ya evin arkasındaki küçük toprak parçasını ya başkasının tarlasını ya da bir dere yatağını babamla birlikte bahçeye çevirirdi. Babam her yere ağaç diker, setler yapar, oturaklar çakardı. Annem de fasulyeden kabağa, maruldan maydanoza, salatalıktan domatese sebzeler eker bahçeyi yemyeşil yapardı. Tabi bütün bahçelerinden her mevsim lahana eksik olmazdı. Aslında çok verimli yerler değillerdi. Bizim kar zarar hesaplarına vurduğumuzda oradan gelecek olan oraya harcanan emeğe değmezdi. Ama o öyle düşünmüyordu. Bir keresinde bu işlerle uğraşmamasını, yorulduğunu söylediğimde anladım bunu. Bana şunu söyledi sadece: “orti hoğe boş obol enuş gelli ta? İnçi me enoğes al, otked teved tadele- yavrum toprağı boş bırakmak olur mu? Bir şey yapacaksın da elin ayağın tutuyorken.”

Hayvanlarla ilişkisi de toprakla ilişkisi gibi bizden çok farklıydı. Belki de topraktan bile öte bir yakınlık kurardı hayvanlarla. Hayvan beslerken de esas derdi kazanç elde etmek değildi. Sarıkız, beşbina, yaşadi benim tanıdığım ineklerimizdi. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardı. Sarıkız çok kavgacıydı. Yaşadi uysal görünürdü. Beşbina ise başına buyruk bir inekti. Bazı akşamlar “gilif”in tarlasında yatar eve gelmezdi. Ama bir ortak noktaları vardı. Hiçbiri annemden başkasına kendisini sağdırmazdı. Annemle “dadants- baba evine ziyeret” a Ardala’ya gittiğimiz günleri hatırlıyorum. Ablamlar geldiğimizde ineklerin elinden çektiklerini ballandıra ballandıra anlatırlardı. Ne yapıp etmişlerse beşbina’yı sağamamışlar. Tekmeler ve boynuz darbeleri ile her yerleri yara bere içinde kalmış. En sonunda iyice örtünerek annemin giysilerini giyip onu taklit ederek sağabilmişler. Beşbina annem ona seslendiğinde ne yapıyor olursa olsun durur, kafasını kaldırır ve efendim dercesine “mö” lerdi. Annem gel deyince gelir, git deyince giderdi. İstanbul’ a göç edeceğimiz zaman beşbina’yı kasaba vermiştik. Annem dostunu, arkadaşını, aileden birini kaybetmişçesine üzüntü yaşamış, günlerce yas tutmuştu.

Çocukluğumdan itibaren aynı zamanda bir cehennemi yaşadı annem. Orta odaya sığınıp birlikte ağladığımız günleri unutmam mümkün değil. Babamın kendisine uyguladığı şiddetten çok, annesine ve babasına ettiği küfür ve hakaretler yüzünden ağlardı hep. Yaptığı her işte, attığı her adımda hata aranmış, olan büyütülmüş, olmayan yaratılmıştı yıllarca. Böylece annemde korkmak refleks olmuştu. Kazara yüksek sesle seslensen yerinden fırlar panik içinde koştururdu yanıma. “orti inç ağav- yavrum ne oldu” diye. Her an kendisine kızılacağı, hakaret edileceği, dövüleceği korkusuyla yaşıyordu sanki. Bunu fark ettikten sonra ona uzaktan seslenmekten vazgeçmiştim. Bir şey söyleyecek olsam yanına gidip usul usul söylüyordum. “ye maaa” diye başlayor, sesimi yumuşatıp uzatıyordum….

Kendisi için korktuğu gibi benim için de korkuyordu. Hemşince ve Hemşin kültürü üzerine araştırmalar yapıp, derlemeleri kaydetmeye başladığımda ister istemez Ermeni köklerimiz gündem oluyordu. Bu konunun gündeme geldiği bir gün hiç okul görmemiş olan annem, “kena emmen dağ ermeniyim asa u kezi gedrin- git her yerde Ermeniyim de de seni kessinler”diyerek konuşmayı bitirmişti. O gün şunu anladım ki annem sadece babamdan korkarak yaşamamış, babamla ortak korkulara da sahipmiş. Herkeste farklı farklı biçimler alsa da biz korkularla dolu bir halkmışız.

Son yıllarına doğru artık bu meselenin daha rahat konuşulduğunu, bazı şeylerin değiştiğini o da hissediyordu. Hemşince albüm çıkmış, dernek kurulmuş, televizyonda bile zaman zaman Hemşince ile karşılaşır olmuştu. Bu onu biraz olsun rahatlatmıştı. Artık daha rahat anlatıyordu her şeyi. Bazen aklına gelen şeyler oldukça kendisi söylüyordu, “aha midkes xağ me eyev, asim gayit aa- aha aklıma bir mani geldi, söyleyeyim kaydet” diye. Vova albümü bu rahatlamanın ilk ve en unutulmaz adımıydı. Albümü aldığımda ona haber vermeden çalmaya başladım. O sırada rutin ev işleriyle meşguldü. Nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum. Bilgisayardan “maha arakag maha, maha arakag maha” sözlerini duyar duymaz elindeki işi bıraktı, bilgisayarın karşısına geldi oturdu. Ben gözlerim dolu dolu onun sevinciyle sevinçli onu izliyordum. O ise bilgisayar ekranından gözünü ayırmıyordu. Ekranda ekran koruyucu resimler arka arkaya boy veriyorlardı. O resimlere değil, resimlerin arkasına bakıyordu sanki. Gözlerini ekrandan ayırmadan, parçaların hepsine eşlik ederek bütün albümü dinledi.  Gözleri dolu dolu kendi gençlik günlerini gorları, sevdalıkları, atma türküleri, düğünleri anlattı, maniler söyledi.

Son yıllarında en büyük eğlencesi Hadig’ te yapılan ihtiyar buluşmaları olmuştu. Köyden gelir gelmez, “yep ertoğuk derneğn i yus? As dari al enoğek ta?- ne zaman gideceğiz derneğe? Bu sene de yapacak mısınız?” diye soruyor, “Tosumoğlin al egoğa ta? An im soy engersa - Tosumoğli da gelecek mi? O benim iyi arkadaşımdır” diyordu. O buluşmalarda uzun zamandır görmediği arkadaşlarını görüyordu. Sohbet sohbet üstüne, türkü türkü üstüne geliyor, horon bile oynuyordu. Seksene dayanan yaşına rağmen bana mısın demiyor, gençlik günlerindeki gibi neşe doluyordu.

Kendisi için bir şeyler istemeye hiç alışmamış olan annemle yeterince vakit geçirip, ona seveceği yerlere götürüp gezdiremedik diye şimdi hayıflanmanın belki faydası yok. Çünkü artık o yok. Ama bundan kaçınabilmenin de imkanı yok. Belki son isteği son yazında memleketi görmek oldu. Bir haftalığına doktordan izin alıp köye ve yaylaya gittik. Orada ben uykusuz geceler geçiriyordum, acil bir durum olursa ne yaparız kaygısıyla, ama o çok rahattı son zamanlarda hiç olmadığı kadar rahattı. Ağrılarından şikayet etmiyordu. Yaylada geçirdiği her anı ibadet gibi yaşadı. İyi ki gitmişiz. Döndükten sonra Halil abim hastane gidiş gelişlerinin hepsini birer gezintiye çevirdi. İyi ki yapmış. Babamla birlikte Eyüp Sultan’a gittiğimiz günkü ışıltıyı keşke daha önce görseydim gözlerinde. Keşke daha fazla yere götürebilseydim annemi. Son zamanlarını işte böyle yaşadık, keşkeler ve iyi kilerle.

Annem hastalığının son dönemine girdiğinde konuşamaz olmuştu. Ama bizi duyabiliyordu. Bunu gözlerinin hareketlerinden ve mimiklerinden anlayabiliyorduk. İşte o günler çattığında yapılabilecek şeyler çok azalıyor. Ne yapabilirim diye düşünüp duruyor insan. Ne yapmamı isterdi şimdi? Şu anda istediği bir şey var mı?  Sonra aklıma vova albümünü ilk dinlediği zaman geldi. Aklıma Ayşe ablam ağır bir ameliyat geçirip de annemin kendi durumunu unuttuğu, bize de unutturduğu o kara günler geldi. Kendinden geçip ablama verdiği nasihat geldi aklıma: “Orti! Ya turki asoğes, ya mernoğes. Keloxed gaxske mi! Çkides ta a yes kezi sorvetsnim gu –yavrum ya türkü söyleyeceksin, ya öleceksin. Başını asma! Bilmiyorsan ben sana öğretirim.” dedi. Ardından ekledi: “İşun yok mi aldurma kavalun uci hurma.” Bilgisayarı açtım yanına götürdüm. Vova’dan Raşa’yı ve Ayşenur Kolivar’dan Nohars Ellim’i dinlettim. Gözlerini kocaman açtı. İçi gülüyordu. Ağzının içinde eşlik ediyordu parçalara.  Pırıl pırıldı gözleri. Işık ışık.  Sonra gözlerinin kenarından yanaklarına aktı ışık.

Annem nar seviyordu. Yemek yemeyi bıraktıktan sonra Sevgi ve Elmas ablam nar tanelerini ezerek hazırladıkları nar suyunu içiriyorlardı ona. Önceleri pipetle bir iki yudum içiyordu. Sonra çay kaşığıyla yalnızca tadını duysun diye ağzını ıslatıyorduk. Küçük çay kaşığından sızan nar suyu bazen yüzünü ıslatıyordu. Bundan hiç hoşlanmıyordu annem. Birimiz nar suyunu verirken birimiz elinde peçeteyle nazlı annemin yüzüne sızan nar suyunu siliyordu. Yüzünü ıslak bırakmadığımız için gözlerinin içi gülüyordu. İçinden “nohars ellim” i söylüyor ve sanki ilk defa gelin oluyordu.

“Beni tabutla gömün. Başımda ışık yakın. Karanlığın içinde bırakmayın, korkarım” demiştin, anne. Öyle yaptık. Artık hiç korkma anne, ben korkmuyorum. Sen şarkılarını söyle anne, kimse duymasa da ben duyuyorum.

Mahir Özkan


 Aralık 2014