Geçmişten geleceğe....

19 Şubat 2010 Cuma

Hemşinliler

.

Hemşin Neresidir?


Hemşin, bugün Rize ili sınırları içerisinde yer alan Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerini ifade eder. Buralar Hemşinliler tarafından Baş Hemşin olarak isimlendirilir. Dolayısıyla kökenlerinin buraya dayandığına dair bir bilincin Hemşinlilerde ortak bir bilinç olarak var olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca belirtmek gerekir ki nereye göç etmiş olursa olsun bütün Hemşinlilerin kendilerini bu isimle isimlendirmeleri “Hemşinli”nin yalnızca bir coğrafi isim olmadığını ortaya koyar. Dolayısıyla “Hemşinli” ortak bir kültür ve benlik algısı içeren bir kimliği ifade eder.


Hemşinliler Kimdir?


Hemşinlilerin bu yöreye nereden geldiklerine dair farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak bu görüşler ortak noktaları üzerinden iki temel görüşe indirgenebilir. Biri Fahrettin Kırzıoğlu’nun temsil ettiği görüştür. Buna göre; Hemşinlilerin ataları Arsaklılarla birlikte 2200 yıl önce Amadan (Hamedan) bölgesine yerleşen ve aslen Türk olan Amadunilerin bir koludur. Ayrıca Tahir Deveci’ nin çevirip, Muzaffer Arıcı’ nın derlediği kitapta K. Koch’ un Rize seyahatnamesinde Hemşinlilerin Türk olduklarını söylediğini iddia eder. Ancak Can Uğur Biryol ve Rudiger Bennighaus aşağıdaki bölüm gibi bazı bölümlerin orijinal kitapta olmadığını iddia ediyorlar. Bu bölümlerin çevirmen yada derlemeci tarafından resmi tezi savunmak için eklendiğini söylüyorlar.
"Mehmet Bilgin' in tarihi konak ve evlerin kapılarındaki demir kuşaklar Türk sanatını simgeleyen çok mühim eserlerdir. Bu kuşaklar koç ve kurt başlarıyla Türklüğü haykırırlar! "


Diğer görüş ise daha çok Levon Haçikyan’ın Hemşin Gizemi adlı kitabında savunduğu tezdir. Haçikyan Hemşinlilere “Hemşin Ermenileri- Hamşena Hay”demektedir. 'Bizans İmparatorluğu'nun kuzeydoğu ucundaki Khaldyo'da Ermenistan'dan gerçekleşen göç sonucunda Hemşin Ermeni toplumu oluşmuştur. Bu göçle ilgili Tarihçi Gevond'dan bir yazı aktaran Haçikyan, Hamşen Ermeni Beyliği'nin kuruluşunu Yesayi'nin Baş Patrikliğinden sonra, Ubeydullah ve Süleyman vostikanlarının yönetim yıllarına, yani 789-790 yıllarına dayandırmaktadır.
Şapuh ve Hamam Amatuniler göçün başına geçerek, 12 bini aşkın tebaaları için Bizans imparatorluğu yönetimi altında güvenli bir yurt oluşturmuşlardır. Hamşen adının ise Hamam Amatuni 'nin adından (Hamam-a- şen – Hamam’ın inşa ettiği, kurduğu yer)geldiği söylenmektedir.


Günümüzde Hemşinliler


Hemşinlilerin günümüzde üç temel grup oluşturduğu söylenebilir.


Doğu Hemşinlileri


Bu grup esas olarak Artvin ilinin Hopa ilçesi ile Borçka ilçesinin bazı köylerinde yaşar. Ancak Sakarya ili Kocaali bölgesi ile Karasu ilçelerinde ve Düzce ili Akçakoca ilçesinde de Hemşinli köyleri bulunmaktadır. Bir grup Hemşinli ise Gürcistan Batum’ da yaşamaktadır. Batum’da yaşayan grubun bir kısmı Kırgızistan ve Kazakistan’a sürülmüş, ancak son yıllarda Rusya’nın Krasnodar kentine yerleşmeye başlamışlardır. İlginç bir detay ise son yıllarda bazı Hemşinlilerin Krasnodar’a yerleşmiş olan akrabalarından gelin almalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu gelinler hiç Türkçe bilmemektedir. Ama Hemşince konuşabilmektedirler. Bu insanların Sovyet döneminde ne Türkçe ne de Hemşince eğitim almadıkları dikkate alındığında bu detay daha ilginç hale gelmektedir. Son yıllarda ekonomik nedenlerle yaşanan göçlerle batıdaki büyük kentlerde de belirli bir Hemşinli nüfus oluşmuştur.
Doğu Hemşinlileri müslümanlaşmış olmakla birlikte dillerini korumayı başarmışlardır. Bu grubun konuştuğu dil Ermenice’ nin bir lehçesi olan Hemşin Ermenicesidir. Dillerinin Ermeniceyle bağının farkında olan Hemşinliler bunu “kız alıp vermiş olmak”, “bir süre Ermenilerle aynı yerde yaşamış olmak” vb. biçiminde açıklamaktadırlar. Ancak bu açıklamaların kendileri açısından da pek inandırıcı olmadığı açıktır. Son yıllarda kırılmakla birlikte bu konuda konuşmaktan kaçınmak gibi bir tutumları olduğu söylenebilir. Doğu Hemşinlilerinin dillerini koruyabilmiş olmalarının en büyük nedeni yüksek dağ yamaçlarında yaşamaları, hayvancılık ve yaylacılık yapmaları olsa gerek. Ayrıca yaygın olarak görülen iç evliliklerinde dilin korunmasına katkısı olduğu söylenebilir.


Batı Hemşinlileri (Baş Hemşinliler)


Bu grup esas olarak Rize’nin Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerinde yaşar. Ancak yöreye dağılmış köyler bulunmaktadır. Ayrıca büyük şehirlerde de belli bir Batı Hemşinli topluluk bulunmaktadır. Batı Hemşinliler müslümanlaşmış ve artık Hemşince konuşmamakla birlikte güçlü bir kimlik bilincine sahiptirler. Hemşinli kimliği geleneksel giysilerinden, halk oyunlarına, yaylalarından, şenliklerine kadar bir çok alanda belirgindir. Bunlar içerisinde en ilginç olanı halen Ermenilerinde kutladığı vartevor bayramıdır. Dilsel olarak ise günlük yaşam gereçleri ve yer adlarında Ermenice kelimelere yer verilmektedir. İbrahim Karaca Hemşin adlı kitabında 450 civarında Hemşince kelimeye yer vermektedir. Ancak bu kelimeler Türkçe konuşma içerisinde kullanılmaktadır. Yalnızca Hemşince kelimelerle konuşulamamaktadır.


Kuzey Hemşinlileri


Bu grup Hemşinden Trabzon Karadere ( sevked ) ye göç ederek müslümanlaşmayan Hemşinli topluluktur. Daha sonra buradan tüm Orta Karadenize yayılmışlardır. 19. yüzyıl sonlarındaysa kitlesel göçlerle karadenizin karşı kıyılarına taşınmışlardır. Bugün ağırlıklı olarak Rusya’nın Soçi ve Krasnodar kentleri ile Abhazya’nın Sohum ve Gagra kentlerinde yaşamaktadırlar. Kuzey Hemşinlileri Hıristiyan olup, kendilerine Hamşena Hay (Hemşin Ermenisi) demektedirler. Konuştukları dil Doğu Hemşinlilerinin konuştukları dile çok yakındır. Bir Doğu Hemşinlisi bir Kuzey Hemşinliyle bir Ermeniyle anlaşabildiğinden çok daha iyi anlaşabilmektedir. Türkü ve halk oyunları incelendiğinde bir çok ortaklık bulunabilmektedir.


Hemşin Dili


Hemşin dili üzerine ayrıntılı araştırmalar yapılmamıştır. Ancak yapılmış sınırlı araştırmaların gösterdiği kadarı bile Hemşince’nin Ermenice’nin bir lehçesi olduğunu açıklıkla göstermektedir. George Dumezil’in yaptığı çalışmalar bunun en açık belgeleri durumundadır. Hatta bazı araştırmacılara göre, Hemşincedeki bazı kelimeler yaşayan en eski Ermenice örnekleridir. Bu iddia ise yüksek yaylalarda yaşayan ve içine kapalı bir toplum olan Hemşinlilerin uzun süre hiçbir toplumla etkileşim içinde olmamasına dayandırılır. Hemşincenin tam olarak anlaşılabilmesi için bir çok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Ancak bir tehlikede söz konusudur. O tehlike Hemşincenin yok olması tehlikesidir. UNESCO’ nun 2009 yılında 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı `Tehlike Altındaki Diller Atlası`na göre Hemşince kesinlikle tehlikede olan diller kategorisinde sınıflandırılmıştı. Bu şu anlama geliyor Hemşin dili gerekli önlemler alınmazsa yok olacaktır.


Ancak bu konuda son yıllarda sevindirici gelişmeler de olmaktadır. Özcan Alper’in çektiği “Momi” isimli kısa film, ardından yine Özcan Alper’in ilk uzun metraj filmi “Sonbahar”, Vova grubunun geleneksel hemşin ezgilerinden oluşan albümü, Yaşar Kabaosmanoğlu’nun Rakani albümü ve tabi bu albümlerin ortaya çıkmasından önce Kazım Koyuncu’nun Hemşince parçalara albümlerinde yer vermesi Hemşincenin ve Hemşinlinin görünür olmasına ve kendi üzerine düşünmeye başlamasına vesile olan önemli gelişmelerdir. Tabi ki bunlar tek başına bir dili yaşatmaya yeterli değildir. Ancak yol açılmıştır. Hemşincenin latin harfleriyle yazımı konusunda bir çalışma yapılmış, Hopa’ da yayınlanmakta olan Biryaşam adlı dergide Hemşince hikayeler yayınlanmıştır. Ayrıca Hemşinliler artık internette kurulan ağlar aracılığı ile Kuzey Hemşinlileri ile de iletişim ve etkileşim halindedirler. Bütün bu süreç sözlü Hemşin kültürünün yazılı hale getirilmesini ve Hemşin kültürünün yazılı yeniden üretiminin önünü açmaktadır. Hemşincenin ölmemesi ancak bu şekilde olanaklı olacaktır.

Mahir Özkan

3 Şubat 2010 Çarşamba

hamshentsma anuben / hemşin alfabesi

LATİN HARFLERİ İLE HEMŞİNCE YAZIM ÖNERİSİ


Son 20-30 yıl içinde öncelikle TV, internet ve cep telefonu teknolojilerinde olmak üzere iletişim alanında yaşanan muazzam gelişmeler ile ülkemizin yaşamakta olduğu Avrupa Birliği süreci, ticaret ve sanayi alanını değiştirip dönüştürdüğü gibi siyaset, kültür/sanat, hukuk gibi üst yapı alan ve kurumlarını da değiştirip dönüştürmektedir. Küresel ve ulusal ölçekte yaşanan bu değişim ve dönüşümler daha önce kendilerini ifade etme imkanı olmayan nispeten küçük bazı dinsel, etnik, kültürel, siyasal toplulukların kendilerini ifade etmesine de imkan yaratıyor.

Ülkemizde yakın geçmişe kadar Türkçe dışındaki dillerin yazılı veya görsel alanda kullanılması ülkenin birliği ve bütünlüğü ile ilgili önemli bir tehdit unsuru olarak algılanıyor ve cezai kovuşturmaya uğruyorken bugün, yapılan yasal düzenleme ve çıkarılan yönetmeliklerle “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerde Yapılacak yayınlar…” konusu bir hak olarak düzenlenmiştir.

Lazlar, Kürtler ve ülkemizdeki bazı diğer halkların daha önce geçmiş oldukları bu süreçten biz Hemşinliler de doğal olarak etkileniyoruz. Son on yıl içinde Momi ve Sonbahar filmleri, Vova ve bazı diğer albümlerde seslendirilen Hemşin ezgileri, derlenip yayımlanmaya başlayan mani, öykü ve masallar, Hemşin dili ve kültürü ile ilgili sürdürülen çalışmalar ve internet ortamında özellikle de Facebook’ta açılan bazı sayfalarda yer alan yazılar ve diyaloglar Hemşince yazma konusunu bir sorun olarak gündemimize getirmiş bulunuyor.

Yaklaşık bir yıldır bu ihtiyacı hisseden arkadaşlarla yaptığımız değerlendirmeler sonucu Latin harflerinin uluslararası kullanımdaki yaygınlığı ve Türk alfabesinin de Latin harflerinden oluşması dikkate alınarak aşağıda sizlere sunacağımız Latin Harfleri ile Hemşince Yazım Önerisi oluşturuldu. Bu öneri Hemşincenin ihtiyaçları dikkate alınarak tamamen kendi aramızdaki yazışmalardan şekillendi, bu haliyle eleştiri ve katkıya açıktır. Ayrıca öneri henüz bir dilbilimcinin değerlendirmesinden geçmiş de değildir. Önümüzdeki süreçte dilbilimcilerden de görüş alınarak değişiklik önerileri olursa tabloda gerekli düzeltmeler yapılarak tablo, dil bilimi açısından da teyit edilmiş son şeklini alacaktır.

Latin Harfleri ile Hemşince Yazım Önerisi tablosunun hazırlanmasında öncelikle Latin alfabesinde ve Türkçede ortak kullanılıp, Hemşince için de kullanılacak harfler tespit edildi ve bunlar aynen tabloya aktarıldı. İkinci olarak Â, CH/Ç, DZ, GH, G’/Ğ, X/ĞH, KH, SH/Ş, TS, TZ gibi Hemşince yazım için gereken ancak her iki alfabede de ya karşılığı olmayan ya da farklı harflerle yazılan sesler tespit edildi. Bu seslerden Latin alfabesinde tek harf olarak karşılığı olan  ve X’in (yumuşak ğ ve h karışımı (ğh) bu ses için coğrafyamızdaki bir çok dilin alfabesinde X harfi kullanılmaktadır) tek harfle, diğerlerinin ise ikili harf olarak CH, DZ, GH, KH, SH, TS, TZ şeklinde yazılması, Latin alfabesinde karşılığı olmayan yumuşak Ğ nin ise klavye sorunlarını aşmak için(Türkçe olmayan klavyelerde ğ harfi yoktur) Türkiye dışına yönelik yazılarda G’ olarak yazılması, son olarak da Türkiye içindeki yazışmalarda CH, G’, X ve SH yerine sırasıyla Türk alfabesindeki karşılıkları Ç, Ğ, ĞH, Ş harflerinin kullanılabileceği fikri benimsendi.

Hayırlı olsun...

Harun Aksu Hikmet Akçiçek Mahir Özkan


LATİN HARFLERİ İLE HEMŞİNCE YAZIM ÖNERİSİ

A- LATİN VE TÜRK ALFABESİNDE YER ALAN VE HEMŞİNCE İÇİN DE KULLANILACAK STANDART HARFLER



Aa
Bb
Cc
Dd
Ee
Ff
Gg
Hh
İi
Jj
Kk
Ll
Mm
Nn
Oo
Pp
Rr
Ss
Tt
Uu
Vv
Yy
Zz

B- HEMŞİNCE İÇİN GEREKEN HER İKİ ALFABEDE FARKLI YAZILAN VEYA HİÇ OLMAYAN SES VE HARFLER


Ââ (âli: yine ândi: ondan, âl: daha)
CH/Ç ch/ç (chors/çors chur/ çur chigit/ çigit)
DZ dz (dzov, dzondre, dzung)
GHgh (ghenig, ghedric, ghedeb)
Ğğ G'/Ğ g'/ ğ (g'iyap/ ğiyap, kag'/ kağ, kog'/ koğ)
Xx X/ĞH x/ğh (xag'/ğhağ, xavag'/ğhavağ )
KHkh (khal, khedal, khezi)
SH/Ş sh/ş (shad/şad, she/şe, shun/şun)
TSts (tsi, tsug, tsun)
TZ tz (tzantz: kaplumbağa khenatz: gitti)
-- Iı Iı
-- Öö Öö
-- Üü Üü

AÇIKLAMA ve BİLGİ NOTU
1- Tablo oluşturulurken A bölümünde Latin alfabesi ve Türk alfabesinde ortak kullanılan ve Hemşince için de kullanılabilecek harfler aynen kullanıldı

2- B bölümünde Â, CH/Ç, DZ, GH, G’/Ğ, X/ĞH, KH, SH/Ş, TS, TZ gibi Hemşince yazım için gereken ancak her iki alfabede de ya tek harf olarak karşılığı olmayan ya da farklı harflerle yazılan sesler tespit edildi. Bu seslerden Latin alfabesinde tek harf olarak karşılığı olan  ve X’in (yumuşak ğ ve h karışımı (ğh) bu ses için coğrafyamızdaki bir çok dilin alfabesinde X harfi kullanılmaktadır) tek harfle, tek harf olarak karşılığı olmayanların ise CH, DZ, GH, KH, SH, TS, TZ şeklinde ikili harflerle yazılması, Latin alfabesinde karşılığı olmayan yumuşak Ğ nin ise klavye sorunlarını aşmak için (Türkçe olmayan klavyelerde ğ harfi yoktur) Türkiye dışındaki okurlara yönelik yazılarda G’ şeklinde yazılması benimsendi.
3- Sadece Türkiyedeki okurlara yönelik yazılarda CH, G’, X ve SH yerine sırasıyla Türk alfabesindeki karşılıkları Ç, Ğ, ĞH, Ş harflerinin kullanılması okuma ve yazma açısından kolaylık sağlayabilir.
4- I, Ö, Ü, harfleri Türkçeden Hemşinceye geçen bazı sözcüklerde kullanılmakta olup latin alfabesinde yokturlar, bu nedenle Türkiye dışındaki okurlara da hitap eden yazılarda i, o, u harfleri kullanılmalıdır.

7 Haziran 2009 Pazar

Ekselanslarına 'açık mektup'... / Ragıp Zarakolu

.

Yorgo Andreadis, Abdi İpekçi Türk Yunan Barış ve Dostluk Ödülü almış Karadeniz kökenli bir Yunan yazarı.Keçilerin otladığı kayalıklar için Tansu Çiller döneminde Türkiye ile Yunanistan’ın savaş eşiğine girdiği 1996 yılı başlarında, ilki düzenlenen TÜYAP kitap fuarının onur konuğu olmayı kabul etmiş ve barış mesajları vermişti.O yıl ünlü Yunan yazarı Samarakis de İzmir’e davetli idi, ama çevresi "gitme, tehlikeli, seni linç ederler" diyince gelmeye cesaret edememişti.


Andreadis’i Karadenizli hemşerileri çok sevdi. Defalarca davete icabet edip, Trabzon’a gitti. Kitaplarını imzaladı.Kitapları birkaç baskı yaptı. Özellikle “Tamama” çok sevildi. Enis Rıza da, Öte Yakadakiler adlı belgeselinde Tamama’nın öyküsüne ve Andreadis’e yer vermişti.


Derken ne olduysa oldu, Karadeniz’de odaklanan “çete” onu boy hedefi seçti. Rahmi Koç ve Patrik Berthalemeus’u Trabzon’a sokmamakla övünen bir jandarma generali, onu boy hedefi gösteren bir konferans verdi. Sözde Andreadis’in kitapları bölgeye gizlice sokulup dağıtılıyormuş. O kitapların İstanbul’da yayınlanıp, kitap fuarlarında imza rekorları kırdığından haberi bile yoktu bu generalimizin. Milliyetçi eğilimli bir Karadeniz gazetesinde hakkında yazı çıkardılar. Sonra Yeni Şafak’ta yazı çıkarttılar. Sonra muhabir özür dileyip, kandırıldığını söyledi. Haber “servis” edilmişti.Ve Andreadis bu iftiralara yanıt vermek, söz konusu gazetecilerle konuşmak için 1998 Aralığında İstanbul’a geldi. Ve o günlerde Rum ve Türk Karadenizliler Açık radyonun düzenlediği bir toplantıda birlikte kemençe çalıp, horon tepeceklerdi. Bu konser militer baskı ile iptal edildi. Öyle ya, Jandarma duruma el koymuştu.Andreadis ise havalanında ülkeye sokulmayıp, sabahleyin geri postalandı. Dünürü Hüsnü Paşaoğlu idi. Türkçe adlar taşıyan torunları vardı. 1999 depreminde Andreadis, iki TIR dolusu eşya topladı. O yasaklı olduğu için karısı getirdi bunları.

2002 Ocak'ında, Cceviz Kabuğu" programında araştırmacı yazar Ömer Asan, “Pontos Kültürü” adlı kitabından dolayı resmen linç edildi. Bu programa Andreadis de, Ömer Asan gibi naifçe katılmak istedi, kendisi hakkındaki iftiraları yanıtlamaya çalıştıysa da o da linç edildi. Kanser ile boğuşan Ayşe Nur, bu programı kapattırdı bana. Ve ölmeden 1 hafta önce, savcılığa davet olundu 6 yıl önce yayınladığı, TV’de linç edilen “Pontos Kültürü” adlı kitabından dolayı.Ömer Asan, ise ölüm tehditleri alıyordu. Aynı tehditler damadına da geldiği için, torunlarını yanına almıştı. Ergenekon diye nitelenen buzdağının, ilk kurbanının Andreadis olduğunu nice sonra anlayacaktık.Yaşar Kemal de dahil, bir çok yazar ve aydın bu yasağın iptal edilmesi için imza topladı ve Erdoğan’a yolladı. Yine ses gelmedi.

Daha Ergenekon olayı başlamamıştı. (Bu sınır dışı edilme öyküsü, imza metni ve imzacıların adları, ek belgelerle birlikte, Yorgo Andreadis’in “İstenmeyen Adam”, adlı kitabında yayınlandı. Belge Yayınları'nın Marenostrum dizisi içinde 2005 yılında.)Çete, Andreadis’i “Pontos devletini kurmak istemekle” suçluyor. Andreadis ise, yahu Osmanlının en zayıf olduğu zaman bu yapılamamış, şimdi mi olacak diye soruyor.


Hrant’ın dediği gibi, onların gözü "bu topraklarda sadece gömülmek için". İzin verin, memleketimi, memleketlilerimi göreyim diyor. İzin vermezseniz de sağ olun diyor. Bari gömülmeme izin verin. On yıl bekledim. Bana AİHM’e git dediler gitmedim. Dava açmadım. Sabırla bekledim, bu haksızlığın giderilmesini, iftiraların geri alınmasını.Andreadis’e de faşizanca davranılmadı mı?Eli boş kalmadı mı? Yunan devletinin de umurunda değil onun çektiği acılar. Türkiye ile kimse ek sorun istemiyor. Türkiye’ye sokulmayan insan hakları savunucuları vardı. Güzel insanlar. Zor zaman dostları. Hepsinin yasağı kalktı, gelip gidiyorlar. Çünkü onlar Alman, İngiliz… Kendi devletleri sahip çıkıyor, bizim hükümet daha dikkatli davranıyor. Kim takar Yunanlıyı, Rumu?..


Andreadis’in içimi acıtan mektubuna köşemde yer veriyorum. Güdümlü basın nasıl olsa takmaz. Belki insaflı bir danışmanın gözüne takılır da Başbakan’a iletir. Zayıf ihtimal. Bizim yolladığımız toplu dilekçeyi gördüğünü sanmıyorum. “İlgili kurumlara soruldu, olumsuz” diye yanıt veren metni paraf ederken...


* * *


Ekselansları, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan

Ekselansları Sayın Başbakan;Onlarca yıllık ihtilaf ve inkardan sonra, geçmişte Türkiye Devleti’nin kendi farklı azınlıklarına doğru davranmadığını ortaya koyan tarihsel hakikati dile getiren ilk kişi olduğunuz için sizi şahsen temin ederim ki Yunan Halkı’nın çoğunluğu sözlerinize katılmakta ve cesaretini takdir etmektedir. Ben de size çok teşekkür ediyor, tebriklerimi iletiyorum!


Ancak size hatırlatmak isterim ki, Türk Devleti’nin Güvenlik Teşkilatlarının haksız kararıyla suçlandığımdan, 05-12-1998 tarihinden beri Türkiye’ye girişimin yasak olduğunu 24-06-2004 tarihli şahsi bir mektupla tarafınıza iletmiştim. Bu kararın gerekçesinde üç büyük X harfi yazılıdır.

1998 Kasımında üç gazetenin (YENİ ŞAFAK, Turkish Daily News, KARADENİZ) baş sayfalarında hakkımda fazladan ne yazılmış olursa olsun, bunlar hastalıklı kafaların gerçek uydurmalarıdır ve sizin bu hakikatin farkında olmanız gerekir. Buna rağmen, önde gelen 192 yazar, akademisyen, gazeteci, aktör, ressam ve şair kamuoyuna bu konuda bir açıklama yapmıştı.Yazarlar Derneği Başkanı Sayın Çetin Öner, size bir mektupla yukarıdaki olayı hatırlatmıştı.


Size yukarıda sözünü etmiş olduğumu mektubuma, Başbakanlıktan iki cevap aldım. İlki bana durumumu ilgili makamlarla görüşüp cevap vereceğinizi bildiren Sayın Mehmet Bican imzasını taşıyordu. Gene aynı kişinin imzasını taşıyan ikinci mektup, benim durumumun aşırı gizlilik içerdiğini ve sizin durumu Milli Savunma Bakanı’yla görüşeceğinizi bildiriyordu. Bugüne kadar, hiçbir cevap alamadığımdan ve bana karşı gerçek bir suçlama yöneltilmediğinden, ama bu suçlamaların sadece İstihbarat Teşkilatlarınızın kurgusu olduğundan, sizden dileğim en azından şu anda başında bulunduğunuz Devlet’in yanlış uygulamalarını düzeltmek için daha kaç on yıl geçeneğini bana bildirebilirsiniz. Ama lütfen benim 73 yaşında olduğumu ve bana karşı yapılan adaletsizliğin giderilmesi için daha birkaç on yıl bekleyecek zamanımın kalmadığını hesaba katın.

İçten dostlukla...

George (Yorgo) Andreadis, Selanik 25 Mayıs 200909


* * *

Son bir not:Ekselansları Sayın Başbakan;

Eğer gerçekten de Türk Devleti’nin Güvenlik Teşkilatlarının bu adaletsiz, yersiz ve kabul edilemez kararını düzeltemeyecek durumdaysanız ve Türkiye’ye girişimin yasaklanmasındaki ısrarınız sürüyorsa, o zaman lütfen son arzumun yerine getirilmesine ve ecelim geldiğinde, 90 kuşaktır atalarımın ebedi istirahatgâhlarında yattıkları Trabzon’a gömülmeme izin verin. Eğer bu bile sizin için imkansızsa, o zaman Allah’ın her şeye gücü yeter! Alacağınız her kararı sonsuz saygıyla karşılayacağım...

George (Yorgo) Andreadis

.

Lazların Yakın Tarihine Kenar Notları / Sadık VARER


Pazar'ın batısında yaşayan Karadenizlilerin Laz olmadığını, Cihan Alptekin'in öğrenciyken yazıp çoğalttığı "Lazlar" broşüründen öğrenmişler. Sarı kağıda basıldığı söylenen o broşürün izini sürmeye başladık.

1947 Ardeşen doğumlu Cihan Alptekin, Doğu Karadeniz'in yükseklerinde yüz yıllardır Lazlarla birlikte yaşayan Hemşinli bir devrimciydi.. Ve pek çok Laz, Cihan Alptekin sayesinde devrimci olmuştu.
30 Mart 1972'de Kızıldere'de Mahir'lerle birlikte öldürülen Cihan'dan sonra Ardeşenli ilk devrimciler olarak her 30 Mart'ta, Cihan'ın doğduğu Hemşin köyü Oce'deki mezarında, Kızıldere'de öldürülen devrimciler için bir hayli "gürültülü" anma törenleri düzenlemeye başlamıştık.

Anma törenlerinden birine, İstanbul'dan Cihan'ı çok iyi tanıyan bir grup katılmıştı. Gruptan biri Cihan'la ilgili anılarını anlatırken, bizi heyecanlandıran bir olaydan bahsetti; herkes gibi, üniversite gençliği olarak kendileri de bütün Karadeniz halkını Laz sanıyorlarmış.
Lazların, binlerce yıldır aynı topraklarda, Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa'da yaşadıklarını, Pazar'ın batısında yaşayan Karadenizlilerin Laz olmadığını, Cihan'ın İstanbul Hukuk'ta okurken yazıp teksir makinesi ile çoğalttığı "Lazlar" başlıklı bir broşürden öğrenmişler...

Çok etkilendik. Sarı kağıda basıldığı söylenen o broşürün izini sürmeye başladık. Broşürü bilenlere rastladık ama büyük olasılıkla, 12 Mart döneminde "yok edilmişti", Laz tarihi ile ilgili yakın geçmişin ilk çalışmalarından biri sayılabilecek "Lazlar" başlıklı broşürü bulamadık.
70'lı yılların ortalarından sonraki siyasal yaşamı bilenler için anlaşılır bir şey olmalı; artan oranda kitleselleşen savaş ortamında Lazlarla ilgili herhangi bir çalışmaya zaman ayırma "lüksümüz" yoktu. Ancak, bazı mitinglerde atılmaya başlanan "Kürdara Azadi!.." sloganına "Lazepeti Konan!.." (Lazlar da Vardır!) benzeri sloganları katmakla yetiniyorduk.

Sonrasında, askeri faşist cunta ile başlayan 12 Eylül karanlığı var... On bir yıl kadar süren tutsaklık yıllarımın sonuna doğru, uzunca bir şiirle karşılaştım. Şiir Lazca yazılmıştı ve bu, bildiğim kadarıyla Laz kültür tarihinin ilklerindendi. "Toöi Var Eyazden Haster'i Süiri / Öesa Şeni" başlıklı şiiri Bedia Leba adlı bir Laz şair yazmış ve dahası benim için yazmıştı.

Şiiri, Cihan Alptekin'in "Lazlar" başlıklı kısa bir tarih çalışması yaptığını duyduğumda yaşadığım heyecana benzer bir heyecanla okumaya çalıştım, olmadı!.. Şiiri "tercüme" etmek için dışarıdan, Lazcayı iyi bilenlerden yardım aldım. Türkçe'yi altı yaşında öğrenmeye başlayan bir Laz olarak anadilimle yazılmış şiiri bile okumakta zorlanmıştım. Doğrusu bu ya, 1924'ten beri süren asimilasyon politikasına hiçbir zaman o kadar büyük bir tepki duymamıştım.

Bedia Leba adlı Lazca yazan ilk kadın şairinin kim olduğunu öğrendim; Selma Çakır Koçiva.. Selma kardeşimi, 12 Eylül öncesinden biliyordum. İstanbul'da yaşayan Ardeşen'li devrimcilerdendi ve cunta döneminde yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı.

Laz kültür çalışmasında Selma Koçiva adı önemlidir; Selma, Lazca yazan ilk kadın şairlerimizden biri olması dışında, Laz kültür hareketinin öncülerinden biridir. Yurtdışında başlayıp Türkiye'ye taşınan Laz dili ve kültürü ile ilgili çalışmaların tümünde Selma'nın emeği vardır.

Türkiye'de, 90'lı yılların başından itibaren hızlanmaya başlayan Laz kültür çalışmasından söz açıldığında aklıma, çıkar çıkmaz Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından toplatılan ve "davalık" olan Ogni dergisi ile Ahmet Hacaloğlu Kırım, Mehmet Ali Barış Beşli, Özcan Sapan, Ali İhsan Aksamaz ve İsmail Bucaklışı gibi Laz aydınlarının isimleri geliyor.. Laz kültür hareketinin mimarlığını ve emekçiliğini yapan bu arkadaşlar, Selma gibi, yakın Laz tarihince kayıt altına alınmış önemli isimlerdir.

Laz Kültür çalışmasının "yayın cephesinde" Çiviyazıları'nın kurucusu Özcan Sapan'ın emeğini anmadan geçmek olmaz. Ali İhsan Aksamaz'ın "Kafkasya'dan Karadeniz'e Lazların Tarihsel Yolculuğu" başlıklı çalışması dahil, Lazlarla ilgili bir dizi çalışma ile birlikte, İsmail Bucaklişi, Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Aleksiva'nın büyük bir emek ve özveri ile hazırladıkları ve de Lazlar için ilklerden biri olan "Büyük Lazca Sözlük" Çiviyazıları'nın Mjora dizisinden çıktı.
Laz kültür çalışmasında müzik, çok önemli bir yer tutuyor. Bu konuda, Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubu, tabir yerindeyse bir "devrim" gerçekleştirdi. Türkiye, özellikle Kazım Koyuncu'nun Lazca şarkıları ile Laz dilini "tanımaya" ve "anlamaya" başladı.

Kazım'ı çok erken yitirdik ama onun "sesi" yaşıyor ve Kazım'ın "sesi" ile birlikte, Birol Topaloğlu, Mircan Kaya, Efkan Şeşen gibi müzisyenlerin ve Marsis, Helesa, Nena ya da Karmatte gibi grupların müziği sayesinde yalnızca Laz kültürü değil, insanlığın ortak kültürü de zenginleşiyor.
Ve İnternet siteleri... Günümüzün en etkin iletişim araçlarından biri haline gelen İnternet'te Lazların hatırı sayılır bir yeri var. Laz aydınlarının çalışmalarını yayınlayan ve okurlarını çoğaltmayı sürdüren, http://www.lazebura.net/, http://www.lazuri.com/ ve http://www.lazurinena.com/ gibi sitelerin editörleri, Cengiz Kibaroğlu, Yavuz Yazıcı ve Ebru Koçak, Laz kültür hareketine son derece değerli katkılar sunuyorlar.

"Laz'ın kendini arayışı" saydığım bu çalışmalar, gerçekte Laz tarihinin yeniden üretilmesidir. Ve ihtimal odur ki Lazlar, irili ufaklı bu çalışmalarla, binlerce yılık tarihlerine binlerce yıl daha katacaklardır.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

HEMŞİN KAVALI YETİM KALDI/ HİKMET AKÇİÇEK (*)

Köylü, çiftçi, çoban, Çay-Kur emeklisi, kavalcı, (Hopa) Hemşinli Remzi Tatar, nam-ı diğer Bidze, aramızdan ayrıldı...



Geçen yıl ekim ayında bağırsak kanseri teşhisi ile ağır bir ameliyat geçiren Hemşin kavalının eski kuşak son icracılarından Remzi Tatar, 7 Mayıs sabahı Hopa Kemalpaşa Kaya köyü Şana mahallesindeki evinde 63 yaşında vefat etti.Çocukluğunda ve gençliğinde çoğu Hemşinli erkek gibi çobanlık yaparken öğrenmiş kaval çalmayı. Anlatıldığına göre kendisi köyün tepesinde koyun otlatırken kaval çalar; onun sesi ile köydeki gençler horon oynarmış. Karadeniz Kavalı olarak bilinen ve bizim Hemşin Kavalı dediğimiz; artık neredeyse ancak üç beş kişi tarafından çalınabilen, genellikle şimşir ağacından yapılan 6 delikli dilli kavalı, Hopa Hemşinlileri’ne özgü tarzda çalan bilinen en önemli kavalcıydı.
Çoğu yaşıtı artık kaval çalmayı bırakmışken o her zaman yanında en iyisinden bir kaval bulundurur ve kimi Şana’nın tepelerinde bir pınar başında; kimi Makriyal’da (Kemalpaşa) bir düğünde; kimi İstanbul’da Vova’nın prova veya stüdyo kayıtlarında; (ki ilk kez Vova albümünde onun çalışıyla bir albüme girmiş oldu otantik Hemşin kaval ezgileri- Hemşin horonu, heydane, ince xharxhan, ağırbar)… Kimi de geçen yıl Temmuz ayında olduğu gibi, “Kederli ortak tarihimizin önemli tanıklarından” müzik insanı Gomidas Vartabed adına Erivan’da yapılmış konser salonunda kendine has artistik duruşuyla kaval çalardı.
Erivan’da bir akşam Arto Tunçboyacıyan’la aynı mekânda bulunmuştuk, onun kaval çalışını dinleyen Arto doğaçlama bir –iki dörtlük söyleyivermişti Remzi Axhparig (ağabey) adına.“Dağların sesi soluğu Remzi BabaKavalını keyifli bir üfle bakalımKalbimize, gönlümüze güzel seslerÜfle Hemşinli Remzi Baba”ÖMRÜMÜZÜN EN GÜZEL ‘RAŞA’SI. Nerden bilebilirdik ki o akşam Remzi babanın kavalı eşliğinde hep beraber söylediğimiz Raşa ömrümü(üz)n en güzel Raşa’sı olacak.
Şimdilerde Hopa’nın bazı Hemşinli gençleri heves etseler de kaval çalmaya, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz bir başka usta kavalcı ve enteresan insan İbrahim Balkaya (Çxhalur İbrahim)’dan sonra Remzi Tatar (Bidze)’ın ölümü ile Hemşin kavalı yetim kaldı …Kim bilir belki de Tanrı o güzel ezgileri yalnız kendisi dinlemek için erkenden aldı onları yanına. Şimdi ikisi de Makriyal’ın tepelerinde Covele’nin yakınında Karadenize bakan iki yamaçta yatıyorlar… “Covele’in oğnuke / Kukuliim kukuli” Covele’nin tepelerinde / Yalnız gezen garip bir kuş gibi…Şimdiden sonra her kim o dağlara çıkar mutlaka bir kaval ezgisi duyacaktır… İnce bir yol havası… ‘ğharğhan havası’… ‘Raşa’… ‘haydane… heydane’…
* Vova Müzik Grubu

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Meg Sunov Bad Elli Çi / Bir Direkle Çeper Olmaz.


İki defa üniversite sınavına girdim. İkisinde de hiç heyecanlanmadım. İlkinde istediğim yeri kazanamayacağımı biliyordum. İkincisinde de kesinlikle kazanacağımı biliyordum. Öyle de oldu. Artık üniversiteli olmuştum. İlk defa ailemden uzaklaşacaktım. Kendi başıma yaşayacaktım. Beni asıl heyecanlandıran buydu. Kendime ait bir hayatım olacağını düşünüyordum. Tabi bu düşüncem fazla uzun sürmedi. İnsanın kendine ait bir hayatının olması pekte kolay bir şey değilmiş.


Adana’ya gideceğim belli olunca bizimkiler orada bir tanıdık olup olmadığını düşünmeye başlamışlardı. Ben böyle birinin bulunmasını istemiyordum. Ama bulundu. Dayımın memur olan oğlunun tayini Adana’ya çıkmıştı. Ben: “ne şans ya! tam da benim sınavı kazandığım yıl adamın tayini Adana’ya çıkıyor” diye düşünürken bizimkiler çoktan dayıoğluna telefon etmiş; eti senin kemiği benim misali emanet etmişlerdi beni.


Adana’daki ilk günlerimden itibaren mecburen dayıoğluna gidip gelmeye başlamıştım. İlk başlarda zorunlu ziyaretlerdi benim için bu ziyaretler. Daha sonraları kendi hayatımı yaşamanın yanı sıra kirli çamaşırların yıkanması da beni kaygılandırmaya başladıkça Adana’da rahatlıkla gidebileceğim bir akraba evinin olması hoşuma gitmeye başlamıştı. Artık bir hafta gitmezsem diğer hafta gidiyordum Osman ağabeyimin evine. Genellikle Cuma akşamları gidiyor, Pazar akşamları yurda geri dönüyordum. Daha sık gitmemin nedeni yalnızca kirliler değildi tabi. Onlara çok alışmıştım. Yengem Libaze yoksulluktan mucizeler yaratan bir kadındı. Ev geçindirme uzmanı gibiydi. Kocası ve beş çocuğuyla koca aileyi memur maaşıyla geçindirmek, hem de her bir ihtiyacını az çok yetiştirmek herkesin başarabileceği bir iş değildir. Libaze yenge, her mevsimin en ucuz sebzelerini alır, bu sebzelerin en güzel yemeklerini yapardı. Evlerinin arkasındaki sulama kanalının kenarında küçücük bir alanı çevirmiş; lahana, soğan, domates yetiştirmişti. Bir yandan da nakış işleri yapıyordu komşulara. Bu işte de oldukça yetenekliydi. Ev işlerini bitirince el işini alırdı eline. Bir taraftan el işini yaparken bir taraftan da sohbet ederdik. Sohbetlerimizin konusu genellikle yoksulluk, geçim sıkıntısı, köy yaşamıyla şehir yaşamının karşılaştırılması, Hemşin gelenek görenekleri vb. oluyordu.


Libaze yenge hem şehirli olmakla övünür, hem de şehirde geçinmenin zorluklarından yakınırdı. Şehrin olanaklarından yararlanamamaktan şikayet ederdi. Yine de her gün ahıra, tarlaya gitmediği için hayatından genel olarak memnun sayılırdı. Hürmetkar bir kadındı. Evinde ağırladığı misafiri memnun etmek için elinden geleni yapardı. Evet, “hanım” olmuştu ama yine de köylü samimiyetini kaybetmemişti. Zaman zaman köyü özlediğini de hissederdim. İşte bu yüzden benimle sohbet etmeyi çok severdi. Çünkü O Türkçe konuşmaya özen gösterse de ben özellikle onu Hemşince’ye zorlardım. Tabi O buna bir anlam veremezdi. Onun için Hemşince köye ve eskiye, momilere ait bir dildi. Benim gibi bir üniversiteli ne diye köylüler gibi Hemşince konuşmaya özenirdi ki? Çocukların dilini bozarım diye de kaygılanıyordu belli ki. Onların yanında kesinlikle konuşmuyordu Hemşince. Ama içten içe Hemşince konuşmak hoşuna gidiyordu.


Bir sohbetimiz sırasında yine geçim sıkıntısından şikayet etmeye başlayınca dayanamadım sordum:
- “Yahu yenge, geçim sıkıntısından söz edip duruyorsun. Beş çocuğu okutmanın ne büyük zorlukları olduğunu söylüyorsun. Tamam… Haklısın da… Sen ne diye beş tane çocuk yaptın ki?”
- “Niye olacak? Momiler yüzünden.” dedi.
- “Nasıl yani?” dedim. Şaşırarak.
- “Nasıl olacak? Biliyorsun benim ilk önce bir kızım oldu. Sonra bir de oğlum. Bir kız bir oğlan yeter bize dedik. Ama momilere yetmedi. Beş sene geçip de üçüncü çocuğu doğurmayınca tepeme çöreklendi bunlar. Osman’ın anası, benim anam, halam, teyzem. Hepsi ağız birliği etmişler. Kime gitsem aynı söz: ‘Orti, mança dağa me a unnatsi. As aşxaris pone balli elli çi. Abruş go, mernuş go. Meg sunov bad elli çi. ( yavrum bir erkek çocuk daha doğur. Bu dünyanın işi belli olmaz. Yaşamak var. Ölmek var. Bir direkle çeper olmaz)’” dedi.
- “ Sen de doğurdun tabi bir çocuk daha.”
- “Evet, ikinci kızım Tezcan’ı doğurdum. Benim için erkek olmuş, kız olmuş çok fark etmiyordu. Aslında rahatlamıştım. Denemiştim. Ama olmamıştı. Momilerde artık bir şey demiyorlardı.”
- “Diğer çocukları niye yaptın o zaman?” diye sordum.
- “Niye mi? Tezcan beş yaşına gelince momiler yine başladı: ‘orti kani daagan ağar, hedev pişman gellis. Meg manç me a unnatsi. Meg sunov bad elli çi. (yavrum kaç yaşına geldin. Sonra pişman olursun. Bir erkek daha doğur. Bir direkle çeper olmaz’ dediler”
- “İkizler böyle doğdu demek”
- “Evet. Onlarda kız olunca artık momiler çocuk meselesini bir daha açamadılar. Zaten benden de geçmişti artık”



Mahir Özkan