Geçmişten geleceğe....
hemsin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hemsin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2017 Pazartesi

Osmanlı Belgelerinde Hemşin Kimliği



Hemşin Tarihinin Genel Hatları

Hemşin Tarihi araştırılması gereken, doldurulması gereken birçok boşluk barındıran bir tarihtir. Ancak yine de bazı temel dönemeçleri belgelenebilen bir tarihtir. Yaşayan kültüre, sözlü tarih anlatılarına, gezgin notlarına dayalı olarak kimi kısımları doldurulabilse de bu tarih çizgisinin tamamlanması için özellikle Osmanlı, Pontus, İran vb. arşivlerin araştırılmasına ihtiyaç var. Bu yazıda Hemşin Tarihi’nin genel hatları konusunda bizi belli ölçüde bilgilendirecek belgelerden söz edeceğiz.

Hemşinlilerin tarihine ilişkin bilinen ilk kayıtlar Ermeni rahip Ğevond ve yine Ermeni rahip Mamikonlu Hovannes’e dayanır. Bu iki kayıtta beyleri Hamam öncülüğünde yapılan bir göçten söz ederler. Ancak bu göçün güzergâhı ve tarihi konusunda bir karışıklık vardır. Ğevond’a göre göç 789-790 tarihlerinde yaşanmıştır. Bu tarihlerde hüküm sürmüş Paşpatrik Yesayi, Arap vostigan Obeydullah ve Bizans imparatoru VI. Konstandin’in adlarının geçmesinin bu tarihleri doğruladığını belirtir. Bknz: ( Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, Belge Uluslararası Yayıncılık, İstanbul, 1997, s. 21) Mamikonlu Hovannes ise göç olayını bu tarihten 160 yıl kadar öncesine yani 626 yılına götürür.

Hemşin tarihi ile ilgili yazan Türk, Ermeni veya yabancı tarihçilerin neredeyse tamamı bu göç olayına referans verirler. Bu göçü gerçekleştiren topluluğun Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı bir topluluk olduğu da genel kabul görür. (Bknz: F. Kırzioğlu, Bir Araştırma Yazısı Hemşinliler, Eski-Oğuz (Arsaklı-Part) Kalıntısı Hemşenliler,  Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Haziran 1966, sayı:203, İstanbul 1966 ) Ancak Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı bu topluluğun etnik bileşimi tartışma konusu yapılır. Türk tarihçiler genellikle Hemşinlilerin ataları olan Amaduni’leri, zamanın hak dini olan Hıristiyanlığı seçmiş bir Türk topluluğu olarak görürler. Hemşin tarihinin bu dönemini belgelendirmek oldukça zordur. Bu yazının konusu da değildir.

Osmanlı Dönemi’nde Hemşinliler

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1461 de Trabzon’u ve ardından bölgeyi ele geçirdiği tarihe kadar Hemşin’de yaşayan insanlar Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlı, Ermenice konuşan kendisini Ermeni olarak gören insanlardır. İspir Beyleri ile ilişkilerinden kaynaklı olarak Osmanlı döneminden önce sınırlı bir İslamlaşma olduğu da iddia edilebilir. Ancak Osmanlı kayıtları bunun kitlesel bir olay olmadığını ortaya koyar. Osmanlı belgelerinden bölgenin geçirdiği demografik değişimi takip etmek mümkündür. Örneğin 1530 yılında, Kale-i Bala ve Kale-i Zir’ de görevli 70 Müslüman görevli dışında kalan nüfusun % 68’ i Hıristiyan, % 32 si Müslüman’dır. (BOA, TD.52,53.)

1681 yılında Hemşin’de Ermeni hane sayısı 870, Müslüman hane sayısı ise 209, Ermeni nüfusun oranı %80 dir. (BOA. K.K. 2697, s.122-132)

1842 yılında Hemşin’deki Erkek Ermeni nüfusu 99 kişidir. (BOA. NFS. d. 1144, s. 469–470)
1914 yılına gelindiğinde ise Atina’da (Pazar, Hemşin dahil) 28 Ermeni erkek nüfus mevcuttur. (SAKİN, 2007, s. 260)

Nüfus verileri Hemşin nüfusunun 18 ve 19. asırlarda yoğun bir şekilde Müslümanlaştı(rıldı)ğı şeklinde yorumlanabilir. Peki, Müslümanlaş(tır)ma nasıl yaşanmıştır. Bir yandan Hıristiyan Hemşinli Ermenilerin batıya göç ettiğini bir yandan da din değiştirerek Müslüman olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Müslüman olduktan sonra bölgeden göç eden Hemşinlilerin olduğunu da söylemek mümkündür. Hemşin’de kalanların büyük bölümünün din değiştiren Hemşinli Ermeniler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Hemşin’e yönelik nüfusu kökten bir şekilde değiştirdiğini söyleyebileceğimiz göç kayıtları bulunmamaktadır. Ayrıca kendi kökenlerinin Hemşin’e dayandığını ifade eden Hopa / Borçka Hemşinlileri Ermenice’nin Hemşin dialektini konuşmalarına karşın şu anda yaşadıkları bölgede Hıristiyan geçmişe ait kilise vb. kalıntılara sahip değildirler. Buna karşın geldikleri bölgede hem Hıristiyanlığın izleri hem de Hemşince’nin kalıntıları olan yüzlerce kelime, deyim ve yer adları bulunmaktadır. Bu da bu grubun bölgeye göç etmeden evvel Müslümanlaştı(rıldı)ğını düşündürmektedir. Hemşin dialektinin diğer onlarca Ermenice dialektinden biri olduğunu Ermenice üzerine çalışma yapan dilbilimciler ortaya koymaktadır. ( H. Acaryan, Knnutyun Hamşeni Barbari, Yerevan, 1947)

Müslüman Hemşinliler gibi Trabzon’a göç eden Hıristiyan Hemşinlilerin de bu dialekti konuştuklarını Bijişkyan’dan öğreniyoruz. 1817-1819 yılları arasında bölgeyi gezen Minas Bijişkyan; “(Trabzon ) Köylerde de Haçdur denilen ufak mescitler vardır. Köy halkı Hamşen’den (Hemşin), şehirdekiler Ani’den gelmiş olup lehçeleri arasında büyük fark vardır.”  (P. Minas Bıjışkyan; PontosTarihi; çev. Hrand D. Andreasyan; Çiviyazıları 1998; İstanbul; s.108)

Bijişkyan dışında, K. Koch, N. Marr, Clavijo, Feruhan Bey gibi gezgin ve bilim insanları da Müslüman Hemşinlilerin Ermenice’nin bir dialektini konuştuklarını belirtirler.

Osmanlı kayıtlarında milletler sistemi dine dayalı bir sistem olduğu için Müslüman olanların hangi kökenden oldukları genellikle belirtilmezdi. Dolayısıyla nüfus içerisinde Müslümanların oranının artmasını Türklerin oranının artması olarak okumak son derece yanlış olacaktır. Bölge halkının önemli bir bölümünün Laz, Gürcü, Rum ve Ermeni halklarının Müslümanlaş(tırıl)mış torunları olduğu bugün bile bu halkların belirli bir kısmının dillerini korumuş olmasından kolaylıkla anlaşılabilir.  

Hemşinliler bakımından sözünü ettiğimiz bu durumu ortaya koyan nadir birkaç belge neyse ki bulunmaktadır.  


Osmanlı Belgeleri

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine ait aşağıdaki belgeler yukarıda anlatılan durumun birer kanıtı durumundadırlar. İki belge birbiriyle ilişkili belgeler. İlk belge Umum Erkan-ı Harbiye Dairesi (Genelkurmay Başkanlığı ) Dördüncü Şubesi’nin Dahiliye Nezâret-i Celîlesi'ne (İçişleri Bakanlığı) yazdığı bir yazı. Fî 25 Cemâziyelâhir [1]331 ve fî 19 Mayıs [1]329 ( 1 Haziran 1913 ) tarihli yazının orijinalinin Latin harfleri ile dökümü şu şekilde:

Trabzon Vilâyeti'ne tâbi‘ Hopa kazâsına müsâdif Hopa Hudûd Bölüğü mıntıkasındaki Zurpici, Arvala, Çavuşlu, Hayki, Zargina, Gvarçı karyeleri ahâlisi Hemşin ismiyle müsemmâ Ermeni'den dönme Müslüman olub kazânın mütebâki ahâlisinin kâmilen Müslim Lazlardan ibâret idüği ve Hemşinliler saf ve câhil olup bir misyonerin bu mıntıkada muvaffakiyetle iş görebileceği binâenaleyh hükûmet-i mahalliyemizin irşâdâtı Hemşinliler içün derece-i vücûbda olduğu Rusya Hudûd Komiseri'nin Hopa Bölüğü'ne aid raporunun bir fıkrasında gösterilmiş ve mes’ele câlib-i dikkat bulunmuş olmağla iktizâ-yı hâlin ifâsı mütemennâdır efendim.
Yazının günümüz Türkçesine çevrilmiş hali ise şu şekildedir:

Trabzon Vilâyeti'ne bağlı Hopa kazasındaki Hopa Sınır Bölüğü bölgesindeki Zurpici (Yoldere), Arvala (Eşmekaya, Çimenli), Çavuşlu, Hayki, Zargina (Güneşli), Gvarçı (Hendek) köylerinin halkı Hemşin ismiyle bilinen Ermeni'den dönme Müslümanlardan olup ilçenin geri kalan halkının tümü kamilen Müslüman Lazlardan oluşmaktadır ve Hemşinliler saf ve cahil olmaları sebebiyle bir misyonerin bu bölgede başarılı bir şekilde faaliyette bulunabileceği bu sebeple yerel hükümetimizin ikaz ve yol göstermeleri gerektiği Hemşinliler için son derece mühim olduğu Rusya Sınır Komiserinin Hopa Bölüğüne ait raporunun bir maddesinde gösterilmiş ve konu dikkat çekici bulunarak gerekenin yapılmasını temenni ederiz efendim.  (BOA, Dosya: 116, Gömlek no: 65, Fon kodu: DH.İD.- 1331. C. 28.)

Bu belgeye bağlı olarak Dahiliye nezareti 27 Cemâziyelâhir [1]331- 21 Mayıs [1]329 (3 Haziran 1913) tarih ve 388 evrak numarasıyla Trabzon Vilayeti’ne bir yazı yazıyor:

An asl Ermeni iken ihtidâ etmiş ve Hemşin nâmıyla ma‘rûf bulunmuş olan Hopa hudud bölüğü mıntıkasında kâ’in Zurpici, Arvala, Çavuşlu, Hayki, Zargina sâfiyet ve cehâletleri sebebiyle misyonerlerin tesvilâtına kapılmaları Gvarçı karyeleri ahâlisinin safvet-i mütehammil idüği beyânıyla Hemşinlilerin hükûmet-i mahalliyece tenvîr ve irşâdı lüzûmu Rusya Hudûd Komiserliği'nin iş‘ârına atfen Harbiye Nezâret-i Celîlesi'nden bildirilmiş olmağla câlib-i dikkat görülen iş‘âr-ı vâkı‘a nazaran iktizâ-yı hâle tevessül buyrulması bâbında.
Yazının günümüz Türkçesi ile anlamı ise şu şekildedir:

Aslen Ermeni iken din değiştirmiş ve Hemşin ismiyle bilinen Hopa Sınır Bölüğü taraflarında bulunan Zurpici (Yoldere), Arvala (Eşmekaya, Çimenli), Çavuşlu, Hayki, Zargina (Güneşli) köylerinin saflık ve cahillikleri nedeniyle misyonerlerin aldatmalarına kapılmaları Gvarçı (Hendek) köylerindeki halkın bunu safiyane açıklamalarıyla Hemşinlilerin yerel hükümetçe aydınlatılarak doğru yolun gösterilmesi gerekliliği Rusya Sınırındaki Komiserliğimizin yazısına dayanılarak Savunma Bakanlığımızdan bildirilmiş olup durumu anlatan yazının dikkat çekici bulunduğu ve gerekenin yapılması hakkında. (BOA, Dosya: 116, Gömlek no: 65, Fon kodu: DH.İD.- 1331. C. 28.)

Belgeler Ne Anlama Geliyor?

Bu belgeler daha önce sosyal medyada, Agos Gazetesi’nde ve İletişim Yayınları’nın yayınladığı Karadeniz’in Kaybolan Kimliği adlı Uğur Biryol’un derlediği kitapta yayınlandı. Bu yayınlar çerçevesinde çeşitli tartışmalara vesile oldu. Ancak yeterince değerlendirildiği kanaatinde değilim. Çoğunlukla belgenin ortaya koyduğu gerçeği tartışmak yerine hamaset ve her konuda belge belge diye ortalığı velveleye verenler en başta olmak üzere belgeyi küçümseme eğilimi maalesef ağır bastı.
Bu belgeyi küçümseyenlerin dayanaklarından biri “cahil bir müfettişin işi olduğu” argümanı. Böyle bir ihtimal çok zayıftır. Çünkü savaşın yaklaştığı yıllarda sınır güvenliğinin denetlenmesi gibi son derece önemli bir görev çerçevesinde “cahil bir müfettiş” görevlendirileceği çok akla uygun değil. Kaldı ki müfettiş cahil olsa bile önce Genelkurmay’ın ilgili dairesi İçişleri Bakanlığı’na sonra İçişleri Bakanlığı Trabzon Valiliği’ne bir “cahilin” yalan yanlış değerlendirmelerini gönderdi demek aklımızla alay etmek değilse nedir?

Belgenin Hemşinlilerin güvenlik açısından sorun oluşturma olasılığına ilişkin kaygısını ayrı bir tartışma olarak bir kenara bırakırsak esas önemli yönü Hemşin kimliğine ilişkin tanımlamasıdır. Bu tanımlamaya göre Hemşinliler, “Hemşin ismiyle bilinen Ermeni'den dönme Müslümanlar” dır. Aslında bu tanımlama Hemşin adının etnik bir aidiyet adı olarak nasıl ortaya çıktığını da anlamamızı sağlıyor.

Hemşin’in Hıristiyan Ermeni halkı için Hemşin daha çok bir yer adıdır. Onlar açısından Vanetsi olmak, Caniktsi olmak, Ardvintsi olmak ne ise Hamşentsi olmak da aşağı yukarı o demektir. Yani daha çok bir hemşehrilik ilişkisini ifade eder. Konuştukları dilin kendilerine özgü bir Ermeni Lehçesi olması aralarındaki bağı güçlendirmektedir. Ancak bu durum kendilerini ayrı bir kimlik olarak tanımlamalarını gerektirecek bir farklılık yaratmamaktadır. En iyi durumda kendilerine Hamşenahay / Hemşinli Ermeni demektedirler.

Ancak Müslüman Hemşinliler için durum böyle değildir. Müslüman Hemşinliler için Hemşin bir etnik aidiyeti ifade eder. Hemşin adının bu anlamı kazanmasının, Hemşinlilerin Müslümanlaş(tırıl)ması sonrasında ortaya çıkmış bir olgu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Müslüman olan Hemşinliler o günlerde Hıristiyanlıkla özdeşleşmiş bir kimlik olan Ermenilikle kendilerini tanımlamaktan kaçınmışlardır. Bu son derece anlaşılır bir durumdur. Ancak dilleri ve kültürleri ile diğer Müslüman halklar olan Laz, Türk, Kürt, Rum vb. halklardan farklı olduklarını da ifade etmek istemişlerdir. Bu konumları da yaşadıkları yerin adını kimliklerinin ifadesi olarak kullanmaya başlamalarına neden olmuş görünmektedir.


8 Ağustos 2014 Cuma

Ermeni Köy Edebiyatı, Hemşin Kültürü ve Çağrışımlar – 2



Ermeni köylü edebiyatında çağrışımlar aramaya, Agın / Eğin (Kemaliye)’nin Armıdan köyünün hikayelerini, yaylada, soba başında Hemşinli ihtiyarlardan dinliyormuş gibi okuduğum, Hagop Mintzuri’nin kitabıyla devam ediyorum. Yaylada dinliyormuş gibi demem boşuna değil. Bu hikayeleri okurken defalarca araya girdim. Karakterlerle sohbet ettim. Babama, anneme, ablama sorular sordum. Sohbete onları da kattım. Çünkü Mintzuri’nin eşsiz üslubu yayla evi ortamını sağlıyordu bize. O zaman buyurun bu sohbetin notları size.

Mintzuri: Turnam Nereden Gelirsin

Altınlar kitabın ilk hikayesi. Hikayenin ilk sayfasında (s.11) çağrışım yapan ilk kelime karşıma çıkıyor: Tump. Ablama dönüyorum ve soruyorum: “Bizim ağayinin aşağısındaki tarlaya miça tump (iç tepecik) demiyor muyuz biz?” Tump ile ilgili kitabın arkasındaki açıklama her şeyi yerli yerine oturtuyor. Tam da tanımlandığı gibi bir tarla bizim miça tump. Tabi miçası da iki dere arasında kalmasından kaynaklanıyor. Pliti görünce bizim pelit aklıma düşüyor (s.21). Mintzuri ballısını anlatıyor. Ben ballısını yemedim valla. Biz en fazla reçel koyardık içine. Ya da sıcakken tereyağı ve vaznad. (lor, minci)

Ama bu hikayenin benim aklıma getirdiği en önemli şey bunlardan biri değildi. Çaldığı altınları yiyemeyen Bekçi Kalos, bana Ermenilerin gömdüğü altınları arayan hazine avcılarını hatırlattı. Artvin’de buldukları bir harita ile altın arayanların, kazıdıkları her yerden kemik çıktığını söyledikleri bir muhabbete tanık olan momi, onlara sarsıcı bir laf etmişti, hiç unutmam: “Orti, hoğin dage inç teyik u inç elloğer.- Yavrum, toprağın altına ne koydunuz ki ne çıkacaktı.”

Zengin Ermeni miti geliyor aklıma. Ermenilerle ilgili ne zaman bir şeyler konuşulsa konunun bir şekilde haritalara, gömülen altınlara geldiği sohbetler... Bu hikayeleri herkes okusa keşke diyorum. Bu algıyı değiştirmek için gösterdiğim gayretler geliyor aklıma. Bu tartışmaları yaptığım insanlara o kadar dil dökmek yerine bu hikayeleri okumalarını salık verseydim keşke diyorum. Benim saatlerce anlatamayacağım yaşamı nasıl da capcanlı gözlerinin önüne sererdi bu hikayeler.

Sonbahar hikayesinde bizim Poşalar çıkıyor karşıma. (s.24) Biz de Artvin’de Ermenistan çingenesi olduklarını sonradan öğrendiğim, dillerinde Ermenice birçok kelime bulunan Çingenelere poşa deriz. Babam çocuklar sevimlilikler yaptığında, dans ettiğinde falan onları poşa diye sever.
Bir dede torununa; “Torunlarımın içinde en akıllı sen olacaksın. Kızları bırak, onlar gidecekler, elin evini şenlendirecekler” diyor. (s.29) Babama, “Kaç çocuğun var?” dediklerinde; “Dört çocuğum var, beş de kız” diye cevap verirdi. Bu ataerkillik meselesi her yerde var belki. Doğru. Ama her yerde aynı biçimde ortaya çıkmıyor. Babamın kızının evinden bahsederken sürekli “elin evi” diye bahsetmesi Armıdanlı dedeyle akrabalığından mı dersiniz?

Armıdanlılar da bizim gibi, Leğağpürde su içiyorlar laği laği (kekremsi acı bir tat). Babamın bacaklarını yemesine rağmen yoksulluktan giydiklerini söylediği pantolonların kumaşını yani valayı yere seriyorlar, yemek yemek için üzerinde.

Isdanbol hikayesi bizim gurbetçiliğimizi hatırlatan, ve hasret çekenlerin derdine tercüman olan şu sözlerle kalacak aklımda: “İstanbul’u methetmeyin, aşağılıktır; dağları dumanlı, yolları taşlıktır. İt gibi ulusun İstanbul’u diken, unutur bizi oraya giden.”

Çocukluk hikayesinde çocukluğumun kuşu kukku çıktı karşıma. Hem de aynı, o zamanki gibi utangaç. Biz de sadece sesini duyar, kendisini göremezdik. Bizim için artık efsaneleşmiş bir kuştu kukku. “… biz ona ‘gugguuu’ diye seslenirdik. Sonra da o ‘gugguuu’ derdi… usanana kadar…’eee sen seslen dur, biz artık söylemiyoruz’ derdik. O, biraz durur gene başlardı. O bizi görür, biz onu göremezdik.”(s.55-56)

Analarımız, tanıdık kelimelerle başlayan bir hikaye. Mayr, hayr, hars. Anne, baba, gelin. Ama bu hikayede öğrendiğim belki de en ilginç şey şu: Şehirli Ermeni arkadaşların aksine Armıdanlıların bizim gibi, yaşlı kadınlara mama (mami, momi) demeleri (s.67): “Bizleri ninelerimiz büyütürdü. Analarımızın görevi bizi sütten kesilene kadar emzirmekti… Utanırlardı bizi sevip okşamaya. Evde kaynanaların ve başkalarının varlığında bizi kucaklamaz, bizi alıp oturmazlardı. Kınanır, ayıplanırlardı.”(s.68)
Hemşinli çocuklar da momilerinin koynunda büyüdü çoğu zaman. Anneleri çay toplarken momi ile yaylalara çıktı. Anadilini, doğal ortamında öğrenen belki son kuşak olacak momileri ile yaylalara çıkan o çocuklar. Gelin kaynana ilişkileri ne çok benziyor bizimkilere. Başka bir sürü ritüel, hepsi resmedilmiş. Babamın annemin anlattıkları geliyor aklıma. Bizimkilerin birbirlerine seslenirken hala isimlerini söylememeleri geliyor aklıma. Bizimkiler yani annem ve babam hala birbirlerine seslenirken “Kimanas ta? Duyuyor musun?” derler. Armıdanlılarda var da, İstanbullularda kalmış mıdır, bilmem.
Bebeğe Armıdanlılar bılig diyorlar. Aslında biz de bulig diyoruz. Ama kullanımı çok daralmış. ‘Gözümün bebeği’ anlamında “açvetses bulige” diyoruz mesela kıymetlilerimize. Bu anlamıyla birkaç manide de rastlamak mümkün.

İlk çocuk’ta çocukluk yıllarımın bir ünlemi ile karşılaşıyorum. Biz köyde çay toplarken benim çok önemli bir görevim olurdu. O zamanlar ne teleferik vardı ne de en uzak tarlalara kadar giden araba yolları. Çayları tarlalardan kendi sırtımızda galatlarla taşırdık. Tabi bir de eşek veya at gibi yük hayvanlarıyla. Bizim eşeğimiz olurdu. At alacak kadar zengin değildik. İşte bu eşeğin sorumluluğu bende olurdu. Aynı Armıdanlı çocuklar gibi ben de “çooo!” diye bağırırdım da sözümü dinletemezdim eşeğe (s.87).

Utanç’ta da analarımızda olduğu gibi gelinlik meselesi çıktı karşıma. Hem de tam adıyla gelinlik etmek, dil saklamak diye. Büyüklerinin yanında konuşamayan, utanan sıkılan gelin; büyüklerinin yanında kocasının yanına gidip yatamayan gelin, nasıl da tanıdık geliyor (s.92). İşte, Sila hikayesinde anlatılan başka bir gelin. Kendisine getirilen hediyelere nasıl gizli seviniyor. “Sıloyan’ın karısı Areknaz hepsini taşıdı, sandık odasına götürdü. Onlar evin kızıydı, çekinmezlerdi. Kendisi gelindi, evin geliniydi, kaynanasının, kaynanalarının, kaynatasının yanında sevincini belli edebilir miydi?”(s.258)

Şaban Ali’nin hikayesinde kitabın en büyük sürprizi saklıydı. Ben Ermeni köylü edebiyatında Hemşin çağrışımları ararken, bu hikayede Hemşinlinin kendisi kanlı canlı karşıma çıktı. Hem de Mingrel Laz Hasan da cabası. “Hasanın konuştuklarını bazen anlamaz tekrar ettirirdim” diyor yazar.  Bugün bile bazılarının Hıristiyan oldukları için Mingrellerle Lazların ortak köklerini reddettiği düşünülürse 1930’larda geçen bir hikayede bu isimlerle karşılaşmak heyecan verici (s.109).

Hemşinli Şaban Ali ile aralarındaki diyalog ise çok ilginç:
 “…Vartavar ayında gene ‘Vazanağpür’ e gidiyor, eğlenceler yapıyor musunuz?”
“Her yıl gideriz, eğleniriz.”
Oşin sağ mıdır? Yaşıyor mu?”
“Yaşlıdır ama sağlıklıdır, yaşıyor.”
“Nasıl olmuş da O, bir tek Ermeni kalmış aranızda?”
“Bizim köylüler saklamışlar. O’nu da bizden, bizim köyden sayıyoruz.”
“Biz Ermenice konuştuğumuzda siz anlıyor musunuz?” diye sordum.
“Siz, bizler gibi konuşmuyorsunuz, anlamıyoruz; birkaç kelime anlıyoruz.”
“Bak şimdi, siz ‘usdi gukas, tor gertas’ dersiniz, yani ‘nereden gelirsin, nereye gidersin?’ biz de urge gukas, ur gertas’ deriz. (s.111-112)

Isırgan otuna ne dediklerini sorduğunu ve verdiği cevabı hatırlatıp ekliyor. “Kalıbımı basarım, İstanbul’daki elli-altmış bin Ermeni’nin içinde on kişi çıkmaz ısırgana Ermenice yeğiç dendiğini bilen.”(s.112)
Hikayenin içinde bugünün bir çok tartışmasını bulmak mümkün. Bir yandan Karadenizlilerin hepsine Laz diyor. Bir yandan Lazca konuşan Laz’ı ayırmak için Mingrel Laz diyor. Verdiği örnek cümleye bakılırsa Hemşin’de o tarihlerde hala Hemşince konuşulabiliyor. Ve tabi bugün hayal meyal hatırlanır olan vartavar şenliği her yıl kutlanıyor. Dikkat çeken başka bir şey ise bunca yıl geçmesine rağmen İstanbul’daki Ermeni nüfusunun hala o günlerde telaffuz edilen sayılarda olması, hiç çoğalamaması. Ayrıca hala tanıdığım İstanbul Ermenisi birçok arkadaşım ısırgana eğinç dendiğini bilmiyor, Rize Hemşindekilerin çoğu ise bu kelimeyi hala biliyorlar, artık Hemşince cümle kuramıyor olsalar bile. Tabi merak ettğim başka bir şeyse şu: Acaba Oşin’e ne oldu? Çocukları, torunları var mıydı? Hala onu tanıyan birileri var mı oralarda?

Yılan parmağımı soktuuu! Yılan parmağımı ısırdı; hikayesinde ölüm ve ölüm karşısındaki tepkilerin nasıl bizimkilere benzediğini gördüm. Ağıt yakanların adeta bir hikaye anlatır gibi; olayı, ölenin hayallerini, onunla yaşadıkları anıları anlattıkları yakarışları bizim kovuşlara benziyor: “… annen baban sağ, bacıların, evlatların sağ, sen nasıl dünyayı bıraktın gittin? Tışho, Tışho! İrisgin oldun, derbabayla beraber öleydin de bugünü görmeyeydin. Tışho! Tışho! Sen nasıl bağ evinin kilidini alayım dedin de asmanın altına bakmadın, kilit yerine yılanı tuttun, alnına bu mu yazılıydı?” Ağıtlar olduğu gibi ölü evine bir hafta boyunca köylülerin yemek yapıp götürmesi geleneği de tanıdık ve bizden.(s.168-169)

Biz ne giyerdik?de benim dikkatimi giysilerden ziyade bir gelenek çekti. Düğün yemeği. Bizim bir geleneğimiz vardır. Düğün zamanı gelin, eniştenin evine getirildiğinde erkek tarafı bir ziyafet vermek zorundadır. Bu ziyafette kız tarafından biri çıkar ve sofraya çeşitli yiyecekler ister. Buna raşa istemek deriz. İşte bu ziyafet geleneği Armıdan’da da varmış. “Neler istemezlerdi ki! Kaymak, bal, şarap, tulumla şarap, balla karışık şarap, gelinin kardeşi için boyu kadar ballı sucuk. İsterlerdi! Kızlarını veriyorlardı, ne diyebilirdik? Mecburduk vermeye, hizmet etmeye.”(s.195-196)

Tek tek hikayelerin dışında, neredeyse bütün hikayelerde bizim oraları hatırlatan bir yer ismi, tarla ismi, yemek ismi, bir nesne ismi karşıma çıkıp duruyor. Bu yer adlarından bazılarını paylaşmak istiyorum. “amırkar- sağlam taş, adzvidag- bahçe altı, bader- duvarlar, bekirtsik- bekirgil, çırap- su kıyısı, gaban-geçit, garmir kar- kızıltaş,  garmir hoğer, kızıl topraklar, karnan campaner- ilkbahar yolları, leğ ağpür-acı çeşme, lusağpür, ışık çeşme, teğ çur- şifa suyu, vernağpür- yukarı çeşme, yergu karug- iki taşçık. Bugün gidin gezin hem Hopa’nın hem Rize’nin Hemşin köylerinde bu yer adlarına benzer adlara her yerde rastlarsınız.

Ermeni köy edebiyatının birkaç örneğini okumak bile benim üzerimde belki de birçok makalenin, bilimsel çalışmanın, tumturaklı lafların ötesinde bir etki yarattı. Çünkü anılarımdaki ve hatta zaman zaman hala içinde bulunduğum yaşamın öyküleri bunlar. Aynı zamanda bu hikayeler bana dinini değiştirmenin öyle her şeyin değişmesi anlamına gelmediğini bir kere daha gösterdi.


Hemşinliler de toplumun diğer kesimleri gibi hızla kentleşiyorlar. Dillerini ve kültürlerini yaşadıkları ve yeniden ürettikleri alanlardan hızla büyük şehirlere veya kendi şehir merkezlerine geliyorlar. Bu durum asimilasyonu hızlandırıyor ve kaçınılmaz görünüyor. Ama hala yapabilecekleri bir şeyler var:  Geçmişlerini keşfetmenin ötesine geçip onu fethetmek ve bu sayede dillerinin ve kültürlerinin yok olmasını engellemek, onu geleceğe taşımak gibi, dillerinin ve kültürlerinin geniş coğrafyasıyla bağ kurmak gibi… Ermeni köylü edebiyatı okumaları bu açıdan da önemli bir olanağın farkına varmamızı sağlıyor. Hemşinlilerin asimile olmadan kentlileşmesinin bir imkanı bu aynı zamanda. Ortak kültürel geçmişe yaslanarak kentli Ermenilikle bağ kurmuş bir Hemşinlilik. Zira Hemşinliliğin kentli Ermeni kimliğine katabileceği çok şey var; kentli Ermeni kimliğinin yeni kentlileşen Hemşinlilere katacağı çok şey olduğu gibi.


Mahir Özkan
Ağustos 2014





11 Mayıs 2013 Cumartesi

İstanbul Ergu Yaka


istanbul ergu yaka
ergu garmucov gabvadz
yes u tun ergu aşiğ
serdin meçnan pattevadz

ergu yaka gabvadza
anune istanbula
mart u genig gabvadza
anune aşikluğa

istanbule şad heru
desnul çim kezi kalu
inçbes enim u danim
ku dade izin dalu

istanbule medz kağ a
merte martu şad bağ a
hayde ertak lerniver
erand abruşi dağ a

inç pan unis istanbul
isu inu ağar kul
hayde gasim kağniver
imana çes ağar xul

istanbule hazgenes
kağniver campa çunes
hauri hed xosis gu
dzotsid memen al çunes

istanbulin campanin
arabatsov liktsadza
maxkes arer sud dağe
ku ikbaled xepvadza


kiroğ: mahir özkan


Çaxal Açvi

açvid çaxala açvid
yes meçe gorsevetsa
teves tibav ku tevid
aşxares moliyetsa 

ergenam yes ku moded
açvenoud putenim
mege dzov mege ergink
kezi inçbes vartenim

sarin tsune haletsav
kede kutuk giya gu
babe mezi varetsav
çaxal açvis piya gu

 kiroğ: mahir özkan

15 Aralık 2010 Çarşamba

Diz mi? Kene mi?


Sırtımda ip gibi yağan yağmurun altında ıslanarak iyice ağırlaşmış çay torbasıyla, setin içindeki çukura kayan ayağımı çayın dallarına tutunarak çıkarmaya çalışırken küfrü bastım. Bir an durdum ve kendime güldüm. Bu kadar kolaydı demek ki. Daha önce küfür ağzıma hiç bu kadar yakışmamıştı. Bu düşünce eğlendirdi beni. Kendimi toparladım. Ellerimdeki diken sıyrıklarının zonklamasını bile duymaz oldum. Sırtımdaki son torbayı da varegelin yanına getirip bıraktım. Çayı tarladan alım yerine indirmek için kurulmuş, küçük bir motorla çalışan ilkel teleferiğe varegel diyorduk. Motoru korumak için yapılmış iki metrekarelik bir kulübesi vardı varegelin. Varegeli yüklemeye yardım etmek için yanımda kalan bir işçiyle birlikte kulübeye girdik. Gürcistan’ dan gelen diğer üç işçi çayları varegelden indirip satmak için alım yerine inmişlerdi. Ağabeyim ise işi biraz erken bırakıp yemeklik malzemeler almak için çarşıya gitmişti. Varegelin önüne yığdığımız torbalara baktım ve gururla gülümsedim. Altı kişi, en az bir ton çay toplamıştık. On günde bütün çayı bitirmeyi hedefliyorduk. İzinlerimiz sınırlıydı ve tamamını çayda harcamak istemiyorduk. O yüzden her gün bir ton civarında çay toplamamız şarttı. Alım yerine gönderdiğimiz çayları indirdiklerinde aşağıdakiler varegelin demirine bir taşla üç kez vuruyorlardı. Yükü indirdiklerini böyle anlıyorduk ve varegeli yukarı çekiyorduk. Varegelin sesini beklerken bir sigara yaktım. Bir tane de Gürcü işçi Tengo’ ya uzattım. Gürcü işçilerin genellikle iki isimleri vardı. Gürcistan’da çoğunlukla Hıristiyan isimleri kullanıyorlardı. Türkiye’ye çalışmaya geldiklerinde ise Müslüman isimleri. O Müslüman ismini söyledikçe ben ısrarla Hıristiyan ismiyle hitap ediyordum.

-“Tengo, sigara”

-“Mersi patron” dedi sigarayı alırken. Bu patron sözü beni güldürdü.

-“Yok patron. Patroni ara*. Arkadaş, arkadaş” dedim.

Tengo patron olmama ısrarımıza şaşırıyordu. Sonuçta kim patron olmak istemez ki. Bir bankacı ile bir öğretmenin kendileriyle birlikte çaya girip çalışmasına da şaşırıyordu. Aslında bir bakıma haklıydı. Yıllardır çayımızı kendimiz toplamıyorduk. Yarıcıya veriyorduk. Ama bu yıl babam yarıcı bulamamıştı. Telefon edip: “Yes as panas şad nağetsa. Lerniver gertam. Yarici marici kednul çgartsi. İnçu enoğek na aek, çaye kağetsek- ben bu işten çok darlandım. Yaylaya gidiyorum. Yarıcı marıcı bulamadım. Ne yapacaksanız yapın çayı toplayın” dedi ve yaylaya gitti. Babam usanmakta haklıydı. Çünkü tarlalarımız uzak ve bakımsız olduğu için yarıcılar bir yıldan fazla durmuyorlardı. Yıllardır yarıcıların biri gelmiş biri gitmişti. Her gelen, gelir gelmez gitmenin hesaplarını yapmaya başladığı için de tarlaların uzun vadeli bakımlarını hiçbiri yapmamıştı. Çay köklerinin arasındaki toprak kaymış, setler bozulmuştu. Yürümenin bile zor olduğu bu dik yamaçlarda bozulmuş setlerde düşüp kalkmadan çay toplamak olanaksızlaşmıştı. Tarlaların her yanını dikenler, eğrelti, ısırgan ve çeşitli yabani otlar sarmıştı.

Tengo öğrenebildiği kadar Türkçeyle ve kısa cümlelerle, kendilerinin de eskiden çay tarlaları olduğunu, Sovyetlerin yıkılmasından sonra bütün fabrikaların özelleştirildiğini, özel fabrikaların ithalata yöneldiğini ve çay üretiminin bittiğini anlattı. Şimdikilere küfretti. Sonra durdu durdu öncekilere de küfretti.

Ben de bankacıların ve eğitimcilerin de işçi sayılabileceklerinden söz ettim. Ama kısa sürede söylediklerimin Tengo için çok bir anlamı olmadığını fark ettim. Gülümseyip sustum.

Varegelin teli titreyerek çiyuvvv, çiyuvvv, çiyuvvv diye üç kez inledi. İşçiler alım yerine inmişti nihayet. Beş seferde bütün çayı alım yerine indirdik. Bugünlük işimiz bitmişti. Tengoyla birlikte çamurlaşmış patikadan aşağıya evin yolunu tuttuk. Koşuyor, düşüyor, kalkıyor, tekrar koşuyorduk. Virajları kullanmıyor, kestirme yokuşlardan kayıyorduk. Üzerimize giydiğimiz muşambalara rağmen suyu dışarıda tutamamıştık. Bütün vücudumuz ıslaktı. Elbiselerimizde çamurlanmamış yer kalmamıştı. Sakınacak hiçbir şeyimiz yoktu. Eve geldiğimizde diğer işçiler çayı satmış ve çoktan eve gelmişlerdi. Banyo sırası beklerken bacaklarımın sızladığını hissettim. Ayakta duracak takatim kalmamıştı. Kendimi avluda yağmurun biriktirdiği çamurlu suyun içine bırakıverdim. Ellerimi başımın altına koydum gözlerimi ve ağzımı açtım. Avlunun üzerini kaplayan asma yapraklarının arasından üzerime hücum eden yağmuru izledim. Bir çukurun dibinde olmanın rahatlığını hissettim. Nasıl olsa daha fazla düşemezdim.

Bu işin en iyi tarafı akşam sofralarıydı. Akşamları Gürcistan’dan gelen ucuz votkadan içip, Tengo’nun eşinin yaptığı nefis Gürcü yemeklerini yiyorduk. Hemşince, Gürcüce, Türkçe şarkılar söylüyor, dans ediyorduk. Ama o akşam ağabeyimin pek keyfi yoktu. Ne olduğunu sordum bir iki kez ama cevap vermedi. Yatmaya hazırlanırken yanıma geldi. Çarşının her yanına sağlık bakanlığının kenelerle ilgili uyarı afişlerinin asıldığını anlattı. Kenelerden bulaşan kırım kongo kanamalı ateşi vakalarına Hopa’ da da rastlanmış. Bölge kırmızı alarm verilen bölgeler arasına alınmış. Hastanede yatan birçok hasta olduğu söyleniyormuş. Afişlerde insanlar vücuduna yapışan keneleri kendi kendine çıkarmaması konusunda uyarılıyormuş. Bunun ölümcül olabileceği, bu yüzden böyle bir durumla karşılaşınca derhal doktora başvurulması isteniyormuş.

Çektiğimiz bunca zahmetin üzerine bir de kene korkusu musallat olmuştu. Kısa bir süre gözümün önünde gösteri yapan kenelerden sonra uykuya teslim oldum. Sabah çalar saatin sesiyle uyandığımda sağ elimin sol omzumu tatlı tatlı kaşıdığını fark ettim. Başımı omzuma doğru çevirdiğimde kafasını vücudumun içine sokmuş minik asalağı gördüm. Etrafı kanıyordu. Ama kafası içerdeydi ve vücudunu koparmamıştım henüz. Buna sevindim. Hemen kalktım ve ağabeyime durumu anlattım. Doktora gitmem gerektiğine karar verdik. Bir yandan çaya gitmeyeceğim için seviniyordum bir yandan da ağabeyimin akşam anlattıklarından dolayı kaygılıydım. Yürüyerek Makriyal’ a indim. Hopa minibüslerinin durağına geçtiğimde günün ilk seferini yapan minibüs kalkmak üzereydi. Minibüse atladım ve Hopa’nın girişindeki devlet hastanesinde indim. Hastanede durumu anlatınca hemen özel bir bölüme aldılar beni. Doktor kenenin hemen yanından özel bir madde enjekte ederek dışarı çıkmasını sağladı. Sonra benden kan aldılar ve tahlile gönderdiler. Öğleden sonra gelecek tahlilin sonuçlarına göre tekrar tahlil yapabileceklerini söyledikleri için Hopa’ da saatlerce beklemek zorunda kaldım. Tabi bu arada Hastanedeki aşırı özeni gördükçe kaygım daha da yükseldi. Öğlene kadar tedirgin sokaklarda dolaştım. Birkaç eski arkadaşı gördüm. Öğlen yemeği için Hopa’nın meşhur pidecisi Hızır Dayı’ ya gittim. Öğleden sonra tahlil sonuçlarını aldım. Temizdim. Ama üç gün sonra tekrar kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. Rahatlamış olarak köyün yolunu tuttum. Çay alım yerinin de olduğu köy meydanına geldiğimde çay satma işi bitmek üzereydi. Çayını satan bezini, torbasını toparlıyor; henüz satmak üzere olanlar alım yerinin merdivenlerinden yukarı çay bezlerini taşıyorlardı. Meydanın kenarında derenin kıyısındaki büyükçe taşın üzerinde bir grup kadın oturmuş sohbet ediyordu. İçlerinden biri bana doğru seslendi:

-“Da aye hala, inç ağav kezi asa hala, hivandesta? Doxtor kenadz asadz Xelil’e - da gel hele, ne oldu sana söyle hele, hasta mısın? Doktora gitti dedi Halil”

Bu Pompuş denen kadındı. Köyde “hoparlo” derlerdi Pompuş’ a. Diline düşmeye gör. Bütün köye maskara eder adamı.

-“Ça ça hivand çim. Kene nebektsadzer u anu hama kenatsi doxtorniva – hayır hayır hasta değilim. Kene yapışmıştı da onun için gittim doktora.”

-“Da orti anu hama doxtor gertevi ta? Meg emmen or kani hadik kaşik gu varvenus – da yavrum onun için doktora gidilir mi? Biz her gün kaç tane çekiyoruz üzerimizden.”

Diğer kadınlarda Pampuş’ un söylediklerini onaylıyor ve benim çok korkak olduğumu söylüyorlardı. Bir anda gerçekten benim tedirginliğimin düzeyiyle onların rahatlığı arasındaki açı komik bir duruma yol açmıştı. İşin kötüsü atmosfer o kadar onlardan yanaydı ki komik duruma düşenin ben olduğuma kendimde inanmak üzereydim. Nasıl bu kadar gamsız olabilirlerdi. Herkesin evinde televizyon vardı. Televizyonlarda her akşam kene haberleri vardı. Kolay teslim olmamak için çarşıdaki afişten, hastanedeki tedbirlerden söz edecek oldum. Pampuş sözümü ağzıma tıktı.

-“Da ida kene ça orti, me diz na diz e. Ad martu hivandtsenel çi.- da o kene değil yavrum, bizim dizdir, diz. O adamı hasta etmez.

Mahir Özkan

Patroni ara: Gürcüce, patron yok

Makriyal: Kemalpaşa, Hopa’nın kasabası

Diz: Hemşince kene

19 Şubat 2010 Cuma

Hemşinliler

.

Hemşin Neresidir?


Hemşin, bugün Rize ili sınırları içerisinde yer alan Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerini ifade eder. Buralar Hemşinliler tarafından Baş Hemşin olarak isimlendirilir. Dolayısıyla kökenlerinin buraya dayandığına dair bir bilincin Hemşinlilerde ortak bir bilinç olarak var olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca belirtmek gerekir ki nereye göç etmiş olursa olsun bütün Hemşinlilerin kendilerini bu isimle isimlendirmeleri “Hemşinli”nin yalnızca bir coğrafi isim olmadığını ortaya koyar. Dolayısıyla “Hemşinli” ortak bir kültür ve benlik algısı içeren bir kimliği ifade eder.


Hemşinliler Kimdir?


Hemşinlilerin bu yöreye nereden geldiklerine dair farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak bu görüşler ortak noktaları üzerinden iki temel görüşe indirgenebilir. Biri Fahrettin Kırzıoğlu’nun temsil ettiği görüştür. Buna göre; Hemşinlilerin ataları Arsaklılarla birlikte 2200 yıl önce Amadan (Hamedan) bölgesine yerleşen ve aslen Türk olan Amadunilerin bir koludur. Ayrıca Tahir Deveci’ nin çevirip, Muzaffer Arıcı’ nın derlediği kitapta K. Koch’ un Rize seyahatnamesinde Hemşinlilerin Türk olduklarını söylediğini iddia eder. Ancak Can Uğur Biryol ve Rudiger Bennighaus aşağıdaki bölüm gibi bazı bölümlerin orijinal kitapta olmadığını iddia ediyorlar. Bu bölümlerin çevirmen yada derlemeci tarafından resmi tezi savunmak için eklendiğini söylüyorlar.
"Mehmet Bilgin' in tarihi konak ve evlerin kapılarındaki demir kuşaklar Türk sanatını simgeleyen çok mühim eserlerdir. Bu kuşaklar koç ve kurt başlarıyla Türklüğü haykırırlar! "


Diğer görüş ise daha çok Levon Haçikyan’ın Hemşin Gizemi adlı kitabında savunduğu tezdir. Haçikyan Hemşinlilere “Hemşin Ermenileri- Hamşena Hay”demektedir. 'Bizans İmparatorluğu'nun kuzeydoğu ucundaki Khaldyo'da Ermenistan'dan gerçekleşen göç sonucunda Hemşin Ermeni toplumu oluşmuştur. Bu göçle ilgili Tarihçi Gevond'dan bir yazı aktaran Haçikyan, Hamşen Ermeni Beyliği'nin kuruluşunu Yesayi'nin Baş Patrikliğinden sonra, Ubeydullah ve Süleyman vostikanlarının yönetim yıllarına, yani 789-790 yıllarına dayandırmaktadır.
Şapuh ve Hamam Amatuniler göçün başına geçerek, 12 bini aşkın tebaaları için Bizans imparatorluğu yönetimi altında güvenli bir yurt oluşturmuşlardır. Hamşen adının ise Hamam Amatuni 'nin adından (Hamam-a- şen – Hamam’ın inşa ettiği, kurduğu yer)geldiği söylenmektedir.


Günümüzde Hemşinliler


Hemşinlilerin günümüzde üç temel grup oluşturduğu söylenebilir.


Doğu Hemşinlileri


Bu grup esas olarak Artvin ilinin Hopa ilçesi ile Borçka ilçesinin bazı köylerinde yaşar. Ancak Sakarya ili Kocaali bölgesi ile Karasu ilçelerinde ve Düzce ili Akçakoca ilçesinde de Hemşinli köyleri bulunmaktadır. Bir grup Hemşinli ise Gürcistan Batum’ da yaşamaktadır. Batum’da yaşayan grubun bir kısmı Kırgızistan ve Kazakistan’a sürülmüş, ancak son yıllarda Rusya’nın Krasnodar kentine yerleşmeye başlamışlardır. İlginç bir detay ise son yıllarda bazı Hemşinlilerin Krasnodar’a yerleşmiş olan akrabalarından gelin almalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu gelinler hiç Türkçe bilmemektedir. Ama Hemşince konuşabilmektedirler. Bu insanların Sovyet döneminde ne Türkçe ne de Hemşince eğitim almadıkları dikkate alındığında bu detay daha ilginç hale gelmektedir. Son yıllarda ekonomik nedenlerle yaşanan göçlerle batıdaki büyük kentlerde de belirli bir Hemşinli nüfus oluşmuştur.
Doğu Hemşinlileri müslümanlaşmış olmakla birlikte dillerini korumayı başarmışlardır. Bu grubun konuştuğu dil Ermenice’ nin bir lehçesi olan Hemşin Ermenicesidir. Dillerinin Ermeniceyle bağının farkında olan Hemşinliler bunu “kız alıp vermiş olmak”, “bir süre Ermenilerle aynı yerde yaşamış olmak” vb. biçiminde açıklamaktadırlar. Ancak bu açıklamaların kendileri açısından da pek inandırıcı olmadığı açıktır. Son yıllarda kırılmakla birlikte bu konuda konuşmaktan kaçınmak gibi bir tutumları olduğu söylenebilir. Doğu Hemşinlilerinin dillerini koruyabilmiş olmalarının en büyük nedeni yüksek dağ yamaçlarında yaşamaları, hayvancılık ve yaylacılık yapmaları olsa gerek. Ayrıca yaygın olarak görülen iç evliliklerinde dilin korunmasına katkısı olduğu söylenebilir.


Batı Hemşinlileri (Baş Hemşinliler)


Bu grup esas olarak Rize’nin Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerinde yaşar. Ancak yöreye dağılmış köyler bulunmaktadır. Ayrıca büyük şehirlerde de belli bir Batı Hemşinli topluluk bulunmaktadır. Batı Hemşinliler müslümanlaşmış ve artık Hemşince konuşmamakla birlikte güçlü bir kimlik bilincine sahiptirler. Hemşinli kimliği geleneksel giysilerinden, halk oyunlarına, yaylalarından, şenliklerine kadar bir çok alanda belirgindir. Bunlar içerisinde en ilginç olanı halen Ermenilerinde kutladığı vartevor bayramıdır. Dilsel olarak ise günlük yaşam gereçleri ve yer adlarında Ermenice kelimelere yer verilmektedir. İbrahim Karaca Hemşin adlı kitabında 450 civarında Hemşince kelimeye yer vermektedir. Ancak bu kelimeler Türkçe konuşma içerisinde kullanılmaktadır. Yalnızca Hemşince kelimelerle konuşulamamaktadır.


Kuzey Hemşinlileri


Bu grup Hemşinden Trabzon Karadere ( sevked ) ye göç ederek müslümanlaşmayan Hemşinli topluluktur. Daha sonra buradan tüm Orta Karadenize yayılmışlardır. 19. yüzyıl sonlarındaysa kitlesel göçlerle karadenizin karşı kıyılarına taşınmışlardır. Bugün ağırlıklı olarak Rusya’nın Soçi ve Krasnodar kentleri ile Abhazya’nın Sohum ve Gagra kentlerinde yaşamaktadırlar. Kuzey Hemşinlileri Hıristiyan olup, kendilerine Hamşena Hay (Hemşin Ermenisi) demektedirler. Konuştukları dil Doğu Hemşinlilerinin konuştukları dile çok yakındır. Bir Doğu Hemşinlisi bir Kuzey Hemşinliyle bir Ermeniyle anlaşabildiğinden çok daha iyi anlaşabilmektedir. Türkü ve halk oyunları incelendiğinde bir çok ortaklık bulunabilmektedir.


Hemşin Dili


Hemşin dili üzerine ayrıntılı araştırmalar yapılmamıştır. Ancak yapılmış sınırlı araştırmaların gösterdiği kadarı bile Hemşince’nin Ermenice’nin bir lehçesi olduğunu açıklıkla göstermektedir. George Dumezil’in yaptığı çalışmalar bunun en açık belgeleri durumundadır. Hatta bazı araştırmacılara göre, Hemşincedeki bazı kelimeler yaşayan en eski Ermenice örnekleridir. Bu iddia ise yüksek yaylalarda yaşayan ve içine kapalı bir toplum olan Hemşinlilerin uzun süre hiçbir toplumla etkileşim içinde olmamasına dayandırılır. Hemşincenin tam olarak anlaşılabilmesi için bir çok araştırmaya ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Ancak bir tehlikede söz konusudur. O tehlike Hemşincenin yok olması tehlikesidir. UNESCO’ nun 2009 yılında 21 Şubat Dünya Anadili günü öncesinde yayımladığı `Tehlike Altındaki Diller Atlası`na göre Hemşince kesinlikle tehlikede olan diller kategorisinde sınıflandırılmıştı. Bu şu anlama geliyor Hemşin dili gerekli önlemler alınmazsa yok olacaktır.


Ancak bu konuda son yıllarda sevindirici gelişmeler de olmaktadır. Özcan Alper’in çektiği “Momi” isimli kısa film, ardından yine Özcan Alper’in ilk uzun metraj filmi “Sonbahar”, Vova grubunun geleneksel hemşin ezgilerinden oluşan albümü, Yaşar Kabaosmanoğlu’nun Rakani albümü ve tabi bu albümlerin ortaya çıkmasından önce Kazım Koyuncu’nun Hemşince parçalara albümlerinde yer vermesi Hemşincenin ve Hemşinlinin görünür olmasına ve kendi üzerine düşünmeye başlamasına vesile olan önemli gelişmelerdir. Tabi ki bunlar tek başına bir dili yaşatmaya yeterli değildir. Ancak yol açılmıştır. Hemşincenin latin harfleriyle yazımı konusunda bir çalışma yapılmış, Hopa’ da yayınlanmakta olan Biryaşam adlı dergide Hemşince hikayeler yayınlanmıştır. Ayrıca Hemşinliler artık internette kurulan ağlar aracılığı ile Kuzey Hemşinlileri ile de iletişim ve etkileşim halindedirler. Bütün bu süreç sözlü Hemşin kültürünün yazılı hale getirilmesini ve Hemşin kültürünün yazılı yeniden üretiminin önünü açmaktadır. Hemşincenin ölmemesi ancak bu şekilde olanaklı olacaktır.

Mahir Özkan

30 Nisan 2009 Perşembe

Çarık



Evin üzerini örten brandanın ardından güneş yüzüme vuruyordu. Sıcacık uyandım. Elimi yüzümü yıkamak için evin önüne çıktım. Kollarımı iki yana açtım ve derin bir nefes aldım. Şehirde uyanmak için harcadığım zamanı düşündüm. Cep telefonunun alarmını kalkacağım saatten çok daha erkene kurup her çaldığında erteleyerek zorunlu kalkma saatine gelişimi hatırladım. “Saat kurmadan kalkmak ne güzel bir duyguymuş” dedim, kendi kendime.

Bilbilan yaylasında güneşli bir Cuma sabahıydı. Hava sıcaktı ama boğucu değildi. Neşeye çağıran bir yayla havasıydı. Yaylamızın ortasından akan küçük derenin karşısında amcamın evi vardı. Amcam evinin önündeki kamelyada oturuyordu. Önünde traş sandığı duruyordu. Kapağının içinde ayna olan küçük bir tahta sandıktı bu. Amcam her Cuma sakallarının fazlalıklarını düzeltir en güzel elbiselerini giyer, Cuma namazı için hazırlanırdı. Sonra çarşıya çıkardı. Amcamın yüzünde Hemşin derlerinin Kaçkar yamaçlarında açtığı gibi nehirler vardı. Hem korkunç hem de bilgece bir görüntü kazandırıyordu bu çizgiler ona. Amcam kendisini izlediğimi görünce karşıdan seslendi:
-orti aye ala(yavrum gel hele).
Hemen yanına koştum.
-asa hoparila(söyle amcacığım)
-orti yes takidum şad halivortsa. Teviez indzi onguç teneçi. Meme indzi traş aa(yavrum ben galiba çok ihtiyarladım. Ellerim beni dinlemiyor. Bi beni traş et)
Traş takımını hazırladım. Traş fırçasını köpürtmek için traş köpüğüne bakındım. Ama sandıkta traş köpüğü ya da sabunu yoktu. Bakındığımı fark edince küçücük kalmış el sabununu elime tutuşturdu amcam.

Amcamın traş köpüğünün olmamasına hem şaşırmış hem de çok üzülmüştüm. Bir taraftan da anlam verememiştim. Çünkü traş köpüğü alamayacak bir yoksulluk içinde değildik. Yoksullukla ilgili çok hikaye dinlemiştim ama artık o günlerin çok gerilerde kaldığını düşünüyordum. En azından yoksulluğun bu kadarı artık geride kalmıştı. Oğlunun ilgisizliğine yordum durumu. Amcam yaylada yengemle yalnız kalıyordu. Oğlu bazı hafta sonları gelip bir ihtiyacı olup olmadığını kontrol ediyordu. Amcamın oğlu Kemal paraya kıymet veren bir adam değildi. Cömert bir adam sayılırdı. Oturduğu masada kimseye hesap ödetmeyen tiplerdendi. Bir keresinde yaylaya birlikte gitmiştik. Yayla yolunda meşhur mola noktalarından biri olan Kutul’da yediğimiz cağ dönerlerin hepsini Kemal ödemişti. Babasının el sabunuyla traş olmasına izin vermesi olacak iş değildi.

Traş bitince soluğu Momi’nin yanında aldım. Momi’ ye olanları anlattım. Kemal ağabeyi çok ayıpladığımı söyledim. Momi’ nin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
-Orti Kemal e inç ena. Kemal’in hede sirded ella oç. Ku hoparet fukaraluğin sorvadza. Elluş çelluşan enel çi.(Yavrum Kemal ne yapsın. Kemal’e kızma. Amcan yoksulluğa alışmış. Yokluktan yapmıyor.) dedi.
Evet, biz hala yoksuluz. Ama Momi’nin anlattığı zamanların yoksulluğu ile bizim yoksulluğumuz karşılaştırılamaz bile. Yoksulluktan, adaletsizlikten şikayet ettiğimizde; daha güzel bir dünyanın düşünden söz açtığımızda amcamın, biz gençlere neden bıyık altından güldüğünü Momi kendi zamanlarının yoksulluğunu anlatınca anladım.

Kıtlığın kapıya dayandığı yılların birinde evdeki bütün un bitmiş. Ellerinde ne var ne yok tükenince mısırın koçanını öğütüp un yapmışlar. Bununla beslenmişler. Dedemiz genç yaşta öldüğü için bütün aileye on dört yaşından beri amcam bakıyormuş. Amcam eve ekmek getirebilmek için ormandan odun kesip satmaya başlamış. Her gün ormana gidiyor odun kesiyormuş. Bununla on nüfus yarı aç yarı tok geçiniyorlarmış. Bir taraftan da yoksulluklarını ele güne belli etmek istemiyormuş amcam.

O zamanlar ayakkabı yerine el yapımı deri çarıklar giyilirmiş. Amcamın yalnızca bir çarığı varmış. Yeni bir çarık yaptırması da mümkün değilmiş. Kimsenin arkasından “çarıksız” demesini de istemiyormuş. Bu yüzden çarığa gözü gibi bakıyormuş. Her sabah çarığını giyiyor ve yola koyuluyormuş. Köyün içinden geçip ormana girdiğinde ise çarığını çıkarıp heybesine atıyormuş. Ormanda gezmekten nasır tutmuş ayakları çıplak gezmeye alışıkmış.

Amcamın ruh halini anlamıştım. Yoksulluk insanın neyi ihtiyacı olarak gördüğü ve ihtiyacı olarak gördüğü şeylerin ne kadarına sahip olduğuyla alakalı bir şeymiş. Ama yinede gönlüm razı olmadı. Çarşıya gidip bir traş köpüğü aldım ve gizlice amcamın traş sandığına koydum.

Mahir Özkan

25 Nisan 2009 Cumartesi

YAŞAMAK İÇİN AÇIK MEKTUP / ABRUŞİ HAMA PATS TUĞT - İsmail Güney YILMAZ

Sevgili kardeşlerim !..

Dünyada binlerce dil konuşulmakta ve bu dillerin büyük çoğunluğunun üzerinde ölümün karanlığı kol gezmektedir. Ölüme yakın olan olan bu dillerin arasında bizim konuştuğumuz dört dil de sayılıyor.Ki görüyoruz günbegün ölüyor dillerimiz...Kültürümüz,kimliğimiz ölüyor!.. Peki ya biz,her biri ayrı birer nadide çiçek olan bu dillerin ölümlerine seyirci mi kalacağız?!.Hayır !.. Her ölüm,binlerce yılda oluşturulmuş zengin bir birikimin bir daha geri gelmemcesine yitirilişi anlamına gelir... Ve bu yitirilme, yalnız halklarımız için değil,tüm dünya zenginliği adına büyük bir kayıp olacaktır... Atalarımızdan,torunlarımız içinemanet aldığımız bu güzel dillerimizin yaşatılması bir insanlık borcundan başka bir şey değildir!.. Artık uyanalım kardeşlerim, artık elele verelim ve kurtulalım bu ölüm uykusundan!.. Anlayalım artık,dillerimiz,kültürlerimiz ölürse,bizler de ölü olacağız...Ve bizlerden yarına,ölü halkalardan başka hiçbir şey kalmamış olacak!.. "Dur!" diyelim bu kıyamet günü sayımına!.."Dur!" diyelim!..

Omuzlarımızda taşıdığımız yük birdir... Alınlarımızdan akan ter de... Emekçiliğimiz kardeştir,yoksulluğumuz da...Köklerimiz ve dillerimiz farklı farklıymış ne çıkar,tarlalarda,fabrikalarda aynı şarkıyı söyler çalışan ellerimiz !.. Nice yüzyıllardır aynı toprakta karşılıklı karışmış ve yan yana yaşıyoruz... Birbirine karışmıştır kültürlerimiz ve adetlerimiz... Hakim ulus mensubu oldukları için,dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olmasalar da,aynı toprakları paylaştığımız Türk halkıyla da kardeştir yüzyıllardan berikaderimiz... Ve tabii ki unutmayalım,biraz "uzak"ta olan kardeşlerimizi de; Kürtler'i, Araplar'ı, Ermeniler'i, Çerkezler'i, Boşnaklar'ı, Arnavutlar'ı... Anadolu'da ve dünyanın her köşesinde yaşayan tüm emekçi halkları!.. Derdimiz birdir,kurtuluş yolumuz da !..
Laz'ız,Gürcü'yüz,Hemşinli'yiz,Pontoslu'yuz !.. Ve yitip gidiyor bizim olan ne varsa!.. Kayboluyor,eziliyor "modern dünya"nın (!) acımasız talanında. Kan kusuyor kadim diller,kültürler !.. Biz varız,ama onlar diyorlar ki bizim için: "Yoklar!" En doğal insan hakkı olan kültürel talepler dahi "bölücülük" diye eziliyor... Kesmek istiyorlar soluğumuzu... İstiyorlar ki,yaşayan ölüler olalım !.. Peki ya, bu nasıl oluyor,bu nasıl bir vatandır ki anadil talebiyle bir anda bölünebiliyor ?!. Anlamak aslında hiç de güç değil,onlar için Türkiye tek bir renkten ibarettir... "Hayır,Türkiye'de başka diller,halklar da var!" dediğimizdeyse, bir canavar misali geliyorlar güzel düşlerimizin üzerine üzerine !.. Zalim bir paranoyanın ağırlığı altında yitip gidiyor sesimiz !..

Fakat hayır !.. Sessizlik yakışmaz bize !.. Yakışmıyor bize ölümü beklemek !.. Atalarımızın kemiklerini sızlatan bu ölüm suskunluğu ayıptır,büyük bir insanlık ayıbıdır !.. Ayıbı bulaştırmayalım yarınlarımıza... Artık bir köprü olalım dünden yarına,artık sesimizi çıkaralım:Biz Varız !.. Vardık,varız,var olacağız !.. Çağla ey ezilen halkların ırmağı çağla !.. Can ver şimdi çorak topraklarımıza... Kalkın kardeşlerim, bize yakışmıyor sessizce ölümümüzü beklemek... Bize yakışan, kardeşliğin güzel çiçekleriyle bezeli yaşam yolundan yürümek !.. Öyleyse biz de yürüyelim yolumuzdan,varsın boşuna bağırıp çağırsın karanlığın bekçisi "yalnız kurtlar" (!)... Biz yürüyelim... Ve onlara vermek için ağızlarının payını haykıralım hep bir ağızdan yüksek sesle :

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ !
YAŞASIN LAZCA,GÜRCÜCE,HEMŞİNCE VE PONTOSÇA !..

Sireli Axparner!

Aşxaris hazaran şad lizu xoservi gu. As lizunous şadin vaan mernuşin medoğume bededa gu.
Mernuşi modik elloğ lizunoun meçe me xosats çors lizun a hormevi gu. Mek al emmen or desnuk gu, açvenous arçetin lizunies mernin gu. Me kultur e, me me elluşnies merni gu. Mek inç enoğuk? Emmen na uuş uuş dzağik elloğ as lizunous mernuş e serenoğuk ta?

Ça! Emmen mernuş e, hazar darvu arançman pervats, joğvevatsnoun me mal yed kalu gorsevuş e asuş a. As garsevuş e me me me joğovurtnous ça, aşxaris hama a medz pon a. Medz babous tornous devuşi hama aradzunik lizunies. Lizunis abretsnuş e mart elluşi hama me varvenus vazife a.

Herkets! Hemi zartik axparner! Hemi yuur tev dak, xalesik isa meradzi bes kunelluş as. Kidanag hemi, lizunies, kulturnies mernin ana meg a meradz elloğuk. Mezman as aşxaris mernuşan uuş inçik menoğ ça. “Gunga!” asik, mernoğ lizunie hormik oç. “Gunga!” asik....

Lertous meg şalage geyik gu. Eesnous işnoğ kernik e me me na. Aşxadoğ ik. Axparik. Fukaraluğnies axpara. Kökies, lezunies uuş uuş a, inç gelli. Ardnoun, fabrikanoun meg xağ e gasa tadoğ tevies. Kani haur dai a meg xoğin meçnik, xarevadzik. Yuur mod gabrik. Yuur xarevadza kulturnies, adetnies. Lizunie goservoğ çelloğ Turk millatin hed na xarevadzik. Axparik Turk millatin hedna, kani haur dai a. Megalots na moleyik oç. Kurtnie, Arabnie, Haynie, Çarkasnie, Boşnağnie, Arnavutnie….. Anadoluis u aşxaris emmen polor abroğ emmen aşxadoğ millatnie.

Dardies me me na! Xalesuş i compan a me me na!

Con ik, Gurci ik, Hamşentsi ik, Pontostsi ik! Gorsevi gu inçu unik. Gorsevi gu, acervi gu. Moderen aşxares umedz vari çi. Ağun ku ka pianan hin lizunoun, kulturnoun! Mek gok! Aner gasin ta mezi hama: “çkon!”. Emmen martun unnuş e bidanoğ haknie uzoğnoun, “bölücü” gasin, gacerin…. Gedruş kuzin şunçnies….kuzin ta abroğ meradzner ellik!

As pones inçbes pona, as inçbes dağ a marilezu uzuşan pajnevi gu. Kidanag, anots hama Turkies tağ reng a. “Ça! Turkieis uuş lezuner a, millatner a go!” asik a na canavari bes me anuş niyaznoun vaanuus kukan. Anots paranoain zondutunin dage goservi gu tsenies!...

Ama ça! Tsen honelu bedenoğ çik!..Mernuşe bedenoğ çik!...Babosus oskornie sizlamiş gelli. Ayib a asman tsen honelu bedenuş e! Ayibes xarnik oç hekutsin. Garmuc ellik, eeg an hekuts in. Herkets! Tsenies honik:

Mek gok! Gaki, gok, elloğuk!.... Orda, hay gidi acervats millatin kedie, orda!… Hoki du tsokmats xoğous…. Vieleg axparner! Mezi pon ça xoselu mernuş e bedenuş e… Me pon e, axparutunin erand compatsan kaluş na!...En çağ e, meg kalik me compatsan. Varti gorçatoğ, bolokatoğ medoğumin bekçin “menenag kalnie”(!)… Mek kalik!...Anots vaanuus partsetsenik tsenies:

ABRİ MİLLATNOUN AXPARUTUN E!
ABRİ CON İ, GURCİ İ, HAMŞEN İ U PONTOS İ LİZUNİE!
Hemşince Çeviri: Mahir Özkan

3 Mart 2009 Salı

Dzağik

.

Hemşin köylerinde neredeyse her evde inek beslenirdi benim çocukluğumda. Hayvancılıktan geçimini sağlamaktan söz etmiyorum. Herkes kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bir iki inek beslerdi. İnek beslemek öyle çok zor bir iş de değildi. Çünkü hayvanlar yılın uzun bir döneminde ormana sürülür, doğal yollarla beslenirdi. Ahırda kaldığı dönemlerde ise çay tarlaları içinde yetişen ve çayı toplamadan önce mecburen biçilmesi gereken otlar fazlasıyla yeterli olurdu beslenmeleri için. Çay tarlalarından toplanan otlar pagenlerde kurutulur hayvanlar için kışlık yem olarak saklanırdı.

Buna karşın ineklerin çekilen zahmetle ölçülemeyecek yararı olurdu ailenin geçimine. Tabi bazı zararları da vardı. Çocukları sütten bıktırmak gibi. Annemin her gece hazırladığı içine yumurta sarısı katılmış bir bardak süt kabusum olmuştu. Ne yaparsam yapayım o bir bardak sütü içmekten kurtulamazdım. Ne istediğinin farkında olmadan büyük bir hevesle büyümek isteyen ve yaşından büyük kişilerle arkadaşlık etmekten büyük keyif alan bir çocuktum. Ve annem bunun fena halde farkındaydı. Annem: “orti isa xemes oç a na bidzilig menas gu, medzene çiga es ( yavrum bunu içmezsen küçücük kalırsın, büyüyemezsin) dediğinde yüzümü buruşturarak bir elimi burnuma bir elimi bardağa götürürdüm. Büyümek konusunda işe yarayıp yaramadığı konusunda şüphelerim olsa da gelişimime katkısı olduğu tartışılmaz.


Bizim köylerimizde çocuklar erken yaşta sorumluluk almaya başlar. Bu sorumlulukların en önemlilerinden biri de ineklere bakmaktır. İlkokul günlerimde okula gitmeden önce inekleri ormana sürer eğer akşam eve gelmemişlerse ormana gider onları bulur ve eve getirirdim. İnekleri yakından tanıdığınızda onların kişilik sahibi olduğunu bilirsiniz. Her birinin bir ismi bile vardır. Bizim bir ineğin adı Dzağikti. Dzağik hırçın bir inekti. Annemden başkasının onu sağmasına imkan yoktu. Annemim babasının köyüne “babalığa” ziyarete gittiği zamanlarda ablamlar annemin giysilerini giymesine rağmen Dzağik’ i sağamazlardı. Süt kovasını tekmeler, yerinde durmaz, ablamları godoş darbalerine boğardı. Ayrıca köydeki bütün inekleri dövebilecek güçteydi bizim inek. Tabi bu benim için büyük bir gurur kaynağıydı.


Dzağik siyah bir inekti ama alnında kocaman beyaz bir deseni vardı. Çiçeğe benzerdi bu desen. Bu yüzden bu ismi vermiştik ona. Bir akşam eve geldiğimde Dzağik ormandan gelmemişti. İneği gelmemiş iki arkadaşımla ormana yollandık. Karanlık çökene kadar aramamıza rağmen inekleri bulamamıştık. Tam vazgeçmek üzereydik ki çalıların arasından gelen bir hışırtı duydum. Tam olarak göremiyordum. Ama bu Dzağik’ e benziyordu. Elimdeki sopayla, “ka Dzağik! vor dağes inçuk hemi(ka Dzağik! nerdesin şimdiye kadar) diyerek bir darbe indirdim. Darbeyi indirmemle birlikte iki ayağı üzerinde doğrulup böğüren ayıyla karşı karşıya kalmam bir oldu. Arkadaşlarımla beraber ormandan aşağıya köye kadar bir koşuşumuz vardı ki, hayatımda bir daha o hızda koştuğumu hatırlamam. Ayının Dzağik’i yemiş olabileceği ihtimalini düşündükçe deliye dönüyordum. Kendim için korkmaktan vazgeçmiş ve Dzağik için ağlamaya başlamıştım.


Eve geldiğimde Dzağik’ in geldiğini ve ahırda olduğunu öğrendim. Rahat bir nefes almıştım.
Dzağik’ i çok seviyordum ama babam emekli olunca onunla ayrılmak zorunda kaldık. Hem de trajik bir ayrılık oldu bu. Çünkü İstanbul’ a göç edeceğimiz zaman Dzağik’ i satmaya karar vermiştik. Ama yaşlı bir inek olduğu için kimse almak istememişti. Bizde Dzağik’ i kasaba vermek zorunda kalmıştık. Bu son karşısında gözyaşlarına boğulmuş ve üç gün yemek yiyememiştim.


Mahir Özkan

3 Şubat 2009 Salı

Kapılar Açılınca


Hemşinliler uzun yıllar önce Müslüman olmuşlar. Olmuşlar olmasına da öyle çok da dine dayalı bir hayatları olmamış hiçbir zaman. Bu yüzden İslam dini kabul edildikten sonra Hemşinlilerin hayatında çok önemli değişiklikler olmamış gibi gelir bana. Hatta Hıristiyanlık öncesinden kalma bazı ritüellerin bile görüldüğü olur Hemşinlilerde. Ama geçmişi söz konusu olduğu zaman Müslüman olmak büyük önem kazanır. Çünkü kimliği ile ilgili konularda tedirgindir Heşminli. Bu tedirginlikten kurtulmanın en kestirme yolu ise Müslümanlığa sarılmaktır. Belki de geçmişin hayali hafızalarında daha canlı olduğundan, özellikle yaşlı insanlar da bu durum daha yaygın görülür.

Amcam Mommet de bunlardan biriydi. Amcamın yaylanın uzun gecelerinde üniversiteli gençlerle yaptığı sohbetleri can kulağıyla dinlerdim. Büyük şehirden gelmiş devrimci gençleri can kulağıyla dinler, hiç müdahale etmezdi. Onları anladığını, sözlerine hak verdiğini sanırdınız. O koca adamı susturmuş ve düşüncelerini kabul ettirmiş olmanın gururuyla sözlerine son veren gençleri, söyledikleri her şeyin boşa gittiğini hissettiren ünlü sorusuyla baş başa bırakırdı. Bu sırada ben çocukların yüzündeki çaresizlik ifadesini görmek için sabırsızlanırdım. Bir çeşit eğlence olmuştu bu benim için. Amcam işaret ve orta parmağını bize doğru uzatır ve sorardı:

“Yes devrim mevrim çgidim. Orti, isa aşğaris ergu compa go. Meg e hıristiyanluk, megal e muslimanluk. Tug vor compatsan gertak? İndzi an astek. (Ben devrim mevrim bilmem. Yavrum, bu dünyada iki yol var. Biri Hıristiyanlık, diğeri Müslümanlık. Siz hangi yoldan gidiyorsunuz? Bana onu söyleyin.)” Tabi bu sorudan sonra anlat ki anlatabilesin: “Dinsel kimlik başka bir şeydir. Etnik kimlik başka bir şeydir. Sınıfsal kimlik başka bir şeydir” diye. Nuh der peygamber demezdi amcam. Ona göre; “Ermeniler Hıristiyandı. Türkler Müslümandı. Biz de Müslüman olduğumuza göre Türktük.” Amcam kendini inkarın en sağlam yolunu bulmuştu kendince.

O yaz yayladan döndükten sonra hayatımızda önemli değişikliklere yol açacak bir gelişme olmuştu. Sarp sınır kapısı büyük bir törenle açılmıştı. Tören alanı balonlarla, çiçeklerle süslenmiş. İki tarafın halk oyunları ekipleri gösteriler sunmuştu. Yeni bir dünyanın kurulduğuna dair konuşmalar yapılmıştı. Yörenin kalkınacağı, ticaretin gelişeceğinden dem vuran nutuklar atılmıştı. Sınır kapısının açılışını Başbakan yaptığı için kasabamız Makrial ana baba gününe dönmüştü. Köylerde ne kadar adam varsa çarşıya inmişti. Hayatlarında belki ilk ve son kez başbakan görme şansını değerlendirmek istemişlerdi. Tabi bu olay uluslar arası önemde bir olay olduğu için uluslar arası ajanslar ve TV kanalları da büyük ilgi göstermişlerdi açılış törenine.

Aynı günlerde Hemşin köylerinde bir söylenti dolaşıp duruyordu. Ne kadar doğruydu ne kadar yanlıştı kimse bilmiyordu. Ama söylentisi bile bazılarını çıldırtmaya yetmişti. Güya bir üniversite hocası Hemşin köylerinde araştırma yapıyorum bahanesiyle gezmiş, dolaşmış ve insanları kandırarak kan örnekleri toplamıştı. Bu kan örnekleriyle yaptığı araştırma sonucunda da Hemşinlilerin Ermeni olduklarına kanaat getirmişti.

Amcam söylentiyi duyduğunda deliye dönmüştü: “İser vov hona gu. Rahat rahat abrik gu hosa. Huzurniyes pağtsenoğun. ( Bunları kim çıkarıyor. Rahat rahat yaşıyoruz burda. Huzurumuzu kaçıracaklar)” diye söylenen amcamla birlikte kalabalığın içinde dolaşıyorduk. Kalabalığın içinde dolaşıyorduk ama amcam başka bir alemde gibiydi. Kendi kendiyle konuşuyor, bazen mırıldanıyor, homurdanıyor, belli belirsiz küfürler ediyordu. Kalabalığın ortasında çekim yapan yabancı bir televizyon ekibi vardı. Kalabalıktan birilerine mikrofonu uzatıyor ve sınır kapısının açılışı ile ilgili görüşlerini alıyordu. Her şey bir anda oldu. Mikrofonu önünde bulan amcam kızarmış bir suratla gözlerini iri iri açarak bağırdı:

“Mek Ermeni çik! Mek Ermeni çik! Mek Muslimanik, elhamdulillah. (Biz Ermeni değiliz! Biz Ermeni değiliz! Biz Müslümanız, elhamdulillah). Muhabir anlamaz gözlerle amcama bakarken amcam ve ben kalabalığın içinden çıkarak oradan uzaklaştık. İşte “Ermeni olmadığını Ermenice söyleyen halk” unvanını böyle kazandık.

Amcamın öfkesi bir süre daha devam etti. Bir süre sonra bu söylentiyi kimse konuşmaz olmuştu. Amcamın da öfkesi dinmişti. Kasabamızın yeni konusu Rus pazarıydı. Belediye bir yer tahsis etmişti ve çoğunlukla Gürcüler olmak üzere, Ermeniler, Ruslar ve başkaları aklınıza gelebilecek her türlü ürünün bulunabileceği bir pazarda bu ürünleri satmaya başlamıştı. Bir gün bu pazar yerinde gezmeye çıkmıştık amcamla. Amcam çok sıkı pazarlıkçı biriydi. Her malın bir pazarlık payı olduğunu, bu yüzden de pazarlık yapmadan bir malı almanın enayilik olacağını söylerdi. Kafasında belirlediği fiyata inmeden de hiçbir malı almazdı. Bazen çok istediği bir ürün olduğunda iyice inatlaşırdı. Pazarlığı uzatırda uzatırdı. Fazla para vermemekle ürünü alma isteği arasında gidip gelirken zaman akıp giderdi.

İşte böyle bir pazarlığın ortasındaydık yine ve ben sıkıntıdan patlamak üzereydim. Pazarcılar da artık bu inatçı adamla “sayı bulmaca” oynamaktan sıkılmış olmalılar ki kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı. Amcam önce fısıldaşmalarına dikkat kesildi. Sonra da kendisine pazarlığı kazandıran hamlesini yaptı:

-“Ağpar, Hay es? (Kardeş, Ermeni misin?)”
- “Hay em. Tun al Hay es? (Ermeniyim. Sen de Ermeni misin?)”
Amcam başını evet anlamında sallarken:
-“Kiç me al inçetsu u arnum. (Biraz daha indir de alayım)” dedi.

Mahir Özkan

14 Ocak 2009 Çarşamba

Oduncunun Kızı

Hemşin’in bir dağ köyünde, Tsortsel namıyla bilinen yoksul bir oduncu yaşıyormuş. Oduncu işinde çok hünerliymiş. Ünü çevre köylere ve hatta tüm Hemşin’e yayılmış. Kim ev yapacak olsa, O’nu bulurmuş. Çoğu köylünün kışlık odununu da Tsortsel yaparmış. Kimse onun kadar düzgün ve hızlı odun kesemezmiş. Her ağacın dilinden anlarmış. Hangi ağaca nasıl davranacağını bilirmiş. Kütüklerle inatlaşmaz, suyuna gidermiş. Bu yüzden de en yarılmaz denen kütükleri bile kolaylıkla yararmış.

Oduncunun ününün tek kaynağı yeteneği değilmiş. Güzeller güzeli, ayın on dördü bir kızı varmış. Güzelliği dillere destan olmuş. Oduncunun yeteneğinden çok, kızının güzelliği konuşulur olmuş. Xavula boylu poslu ve cesur bir kızmış. Babasıyla birlikte ormana gider, yardım edermiş O’na. Babasının bütün hünerini öğrenmiş kısa sürede.

Xavula gelişip serpildikçe elçileri eksik olmaz olmuş. Babası bir yandan kızının hayırlı bir yere yerleşmesini istiyormuş. Bir yandan da evlenmesi için henüz erken olduğunu düşünüyormuş. Ezilmeyeceği, kıymet göreceği bir yere gitmesini istiyormuş. Zengini, fakiri, çobanı, şehirlisi, her yerden isteyenler varmış kızını. Tsortsel çok paraya pula değer veren biri değilmiş. İnsanın zeki ve hünerli olması gerektiğini düşünüyormuş. Her gün birilerine dert anlatmaktan da yorulmuş. Bu işe bir çare bulmaya karar vermiş. “Bu öyle bir çare olmalı ki hem kızımın biraz daha büyümesine yetecek kadar zaman kazandırmalı hem de talipliler içerisindeki en zeki ve yetenekli olanı seçmemi sağlamalı” diye düşünmüş.

Tsortsel, ormandan, iki adam sarıldığında parmakları ancak birbirine değecek kalınlıkta bir ağaç kesmiş. Bir moni ya da istiriç denen bir ağaçmış bu. Bu ağaçtan koca koca kütükler çıkarmış. Evinin önüne yerleştirmiş kütükleri. “Her kim ki bu kütüklerden birini belirlenen zaman içinde baltayla sobalık odun olacak parçalara ayırır, o kişi kızımı alır” diye haber salmış her yana.

Bu çözüm çok işe yaramış. Kimi daha kütüğü görür görmez vazgeçmiş. Kimi birkaç balta darbesinden sonra pes etmiş. Kimisi de sonuna kadar uğraşmış, kan ter içinde kalmış ama nafile, yetiştirememiş. Oduncu böylece rahata kavuşmuş. Kimseye dert anlatmak zorunda kalmamış. Durumdan son derece hoşnutmuş. Deneyip de başarısız olanları gördükçe kütüğü yarabilecek yeteneği gösterene gönül rahatlığıyla kızını verebileceğini düşünmüş.

En yüksek yaylalardan deniz kıyısı köylere kadar her yerde konuşulur olmuş, oduncunun sınavı. Nice yiğit denemiş bileğinin gücünü lakin başaramamış hiçbiri. Bütün yörede merak konusu olmaya başlamış bu durum. Acaba kim başaracaktı? Kim bu sınavın üstesinden gelecekti? Güzeller güzeli Xavula’yı kim alacaktı?

Sınavın sonunu en çok merak eden elbette Xavula’ymış. Xavula kaderinin bağlandığı kütükleri kırmaya gelenleri gözlüyormuş. Davranışlarına, boylarına poslarına bakıyor, hepsini ayrı ayrı değerlendiriyormuş. Tabi babasına görünmeden yapıyormuş bunu. Gelenlerin hiç birine içi ısınmamış. “Keşke bu yiğit parçalasa kütüğü” dediği çıkmamış.

Xavula bir gün kütüğün başında bir yiğit görmüş. Öncekilerin hiçbirine benzemiyormuş. “Keşke kütüğü parçalayabilse bu yiğit” diye içinden geçiriyormuş. Delikanlı almış baltayı eline kütüğün orta yerine var gücüyle indirivermiş. Bu darbe kütükte küçücük bir yara ancak açabilmiş. Delikanlı tekrar tekrar denemiş. Ama her seferinde aynı sonuçla karşılaşmış. Bir yandan köpeğe yal hazırlayan Xavula, bir yandan da delikanlıyı izliyormuş. Köpek önüne konan yalı ortasından yemeye başlayınca Xavula: “Gudila! cotan cotan ge. Cotan cotan ge.(Gudila! Kenarından kenarından ye)” diye bağırmaya başlamış köpeğe. Ama bu sırada gözü kütüğü yarmaya çalışan yiğitteymiş. Yiğit mesajın kendisine geldiğini anlamış. Baltayı almış kütüğün kenarından küçük parçalar koparmaya başlamış. Küçük parçalar kopara kopara koca kütüğü gerekli sürede parça parça etmiş.

Sonra ne mi olmuş? Ne olacak? Onlar kırk gün kırk gecedir düğün yapıyorlar. Ben kalamadım düğüne, gelmiş hikayesini anlatıyorum size.

Mahir Özkan

27 Aralık 2008 Cumartesi

Sis




şad kidim şad asoğ um / çok biliyorum çok söyleyeceğim.


serdis yangun hanoğ um / yüreğimde yangın çıkaracağım.


kağetses inadina yar / köylülerin inadına yar.


kezi hede pağçoğ um / seninle kaçacağım.


Bu maniyi okuduğunda bir anda buza kesmişti ortalık. Ama kısa sürmüştü bu durum. Hemen arkasından olağan kahkahasına bırakmıştı yerini hüzün. Daha önce de böyle maniler dinlemişlerdi. Oysa bu defa çok başkaydı. Bu defa gerçekti. Yürektendi. Herkes biliyordu ki laf olsun diye söylenmemişti. Bu bir ilandı. Ama bu açıklıkta anlamaları için yine de bir gün beklemeleri gerekecekti.



Yaylada geceler uzundur. Erkenden hava kararır. Elektrik olmadığı için gece daha bir uzun gelir. Erken yatılır oysa şehirlere göre. Yirmi beş haneli yaylada üç beş haneden gaz lambasının solgun ışığı yayılır geceleri. Erkekler bir evde, kadınlar bir evde, gençler ise kızlı erkekli başka bir evde toplanırlar. İhtiyarlar, geçmişten hikayeler çıkarır bu gecelerde. Gençler geleceğe taşır bu hikayeleri. Gençler, oyunlar oynar, maniler söylerler. Gölgelerini, daracık taş evin duvarlarında dans ettirir gaz lambası. Gölgeleri büyür, koca adamlara benzer duvarda. İşte böyle bir gecede söyledi bu maniyi Guşe.


Guşe yaylanın en güzel kızlarından biriydi. Çoğu kişinin dikkatini çeker olmuştu gelişip serpildikçe. Güzel kızların kaderidir. Güzellik başlarına bela olur. Söz olur. Göze gelir. Başa çıkmak zordur güzellikle. Huzursuz eder anneleri, babaları. Bu yüzden, erkenden baş göz edilir güzel kızlar, hayırlısıyla.


Elçilerin ardı arkası kesilmez olmuştu. Gelen elçilerin hepini geri çeviriyordu Guşe. Gönlünü kaptırmıştı çünkü kendisine elçi gönderemeyecek birine. Guşe bir çobana vurulmuştu; Kürt bir çobana. İçindeki yangın çıkarma isteği bundandı. Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. Güzelliğinin bedelini ödemek istemiyordu. Hemşinlinin Kürde kız verdiği nerde görülmüştü. Hem hangi Kürt Hemşinlinin evine elçi gönderebilirdi ki. Kim olmayacak duaya amin derdi. Babasının kulağına da gitmişti uğursuz dedikodu. Bir temiz dayak yemişti üstelik bu dedikodular yüzünden. Üstelik babasının telaşıyla gün doğmuştu elçilere. Sormak yoktu artık, ister misin? Diye. Münasip bir talipliye verilecekti Guşe.


Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. İşte bunun ilanıydı geceyi buza kesen manisinin sahiciliği.


Guşe o gecenin sabahında sürgülü kapıyı sessizce açtı. Adımını attı dışarı. Ayazı içine çekti. Titredi. Hava aydınlanmasına aydınlanmıştı ya, göz gözü görmüyordu yine de. Sis kaplamıştı her yanı. Söz vermişti sevdiğine. Yaylanın düzlüğünün sonunda, Kürt yaylasına inen yokuşun başındaki kayada buluşacaklardı.



Guşe yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yol yoktu. Koca bir ovaydı yürüdüğü. Düzlük bitmek bilmedi. Bütün taşlar birbirine benziyordu. Bütün izler birbirine… Sis dağılmak bilmedi. Üstelik yağmur yağmaya başlamıştı. Gün akşama çevirdi yüzünü. Sis dağılmamış ama yağmur dinmişti. Yağmurda sırılsıklam olmuş Guşe, ziyaret tepesini göremiyordu. Hiçbir iz, hiçbir işaret yoktu. Kaybolmuştu.


Bu öyle bir ovadır ki; hava açık olduğunda bile evlerden çok uzaklaşmışsanız, büyük tepelere göre belirleyebilirsiniz ancak yolunuzu. Bunların en bilineni ziyaret tepesidir: Uzaktan bakınca dikdörtgen bir tapınağa benzeyen parça parça koca kayaların yığın oluşturduğu tepe. İnsanlar; çocuk, evlilik, iş dileklerini kayalıklara sunar ve kayalıkların üzerinde uykuya dalarlar. Yanıtlarını, rüyalarına giren müjdecilerinden alırlar.


Ziyaret tepesini görmeden yönünü bulması artık imkansızdı. Yorgun düşmüştü; nereye gittiğini bilmeden yürümekten. Islak vücuduna doğru esen yel dayanılmaz olmuştu. Büyükçe bir kayaya rastladığında yürümekten vazgeçmeye karar verdi. Çöktü dibine kayanın. Kayayı yele siper etti. Tabiatın büyük sessizliğini bozan yalnızca yelin tatlı sesiydi. Guşe göz kapaklarını açık tutmakta zorlanmaya başlamıştı. Uyumamak için direniyordu. Ama nafile. İyici sokuldu kayaya. Kıvrıldı. Başını toprağa koydu. Ağır göz kapakları kapanmaya başladı. Beyaz gece kara geceye dönüştü.


Tam bu sırada bir cıvıldamayla açtı gözlerini Guşe. Karşısında minik bir mavi gerdanlı yayla kuşu vardı. Cıvıldıyordu. Guşe tanıyordu bu sesi. Ötüşündeki ezgiyi biliyordu. Guşe kuşun sesine dikkat kesildi. Yüreğinin derinliklerinden duydu O’ nu:


Duman dağdan yukari


Girdi taşun altina


Sana yastuk ne lazim


Kolum başun altina


Sis dağıldı. Ziyaret tepesi göründü. Ovaya yayılmış, ismini çağıran insanları gördü sonra. Kalktı ve insanlara doğru yürüdü. Sonraki gün yaylanın kızlarıyla birlikte ziyaret tepesine çıktı. Uyudu. Rüyasında bir mavi gerdanlı yayla kuşu gördü.


Mahir Özkan



16 Aralık 2008 Salı

Adalet

Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde bir inanç uyanır içimizde: Adaletin gerçekleşeceğine olan inanç. Bir şekilde hakkın yerini bulacağına inanır insan. Adalet kılıktan kılığa girer bu yüzden. Ama hep yanı başımızdadır. Adalet kimi zaman töre olur. Kimi zaman yasa. Kimi zamansa izine bu dünyada rastlanmaz olur. İşte o zamanlarda adaletin adı, ilahi adalet olur. İlahi adalet bazen bu dünyada tecelli eder; bazen öbür dünyada. Takdiri İlahidir sonuçta.



İnsan bir gün adaletin gerçekleşeceğine inanmasa hayata katlanması gerçekten çok zor olurdu. Belki aslı yoktur bu inancın. Belki de bu inanç sayesinde adalete kavuşma olanağı yakalar insan. Kim bilir? İşte bu yüzden insanlar yaşadıkları olayların içinde adalet ararlar. Bir şekilde adaletin yerine geldiği hikayeler anlatırlar bu yüzden. Bu hikaye işte böyle bir hikayedir.


Zamanında bir Hemşin köyünde Ali ve Makar adında aynı kıza gönül veren iki arkadaş varmış. Köyde herkes bu iki arkadaşın da Şuşe’yi sevdiğini bilirmiş. Bu durumun nasıl çözüleceği herkesin merak konusu olmuş. Dedikodular ayyuka çıkınca arkadaşlar işi bir sonuca bağlamaya karar vermişler. Öyle bir çözüm bulalım ki demişler; “bu ikimiz için de adil bir çözüm olsun ve böylece aramız da bozulmasın.” Sonunda sevdikleri kız Şuşe’ye sormaya karar vermişler; gönlünün kimde olduğunu. Şuşe’nin gönlü uzun zamandır Makar’daymış. Böylece sorun çözülmüş. Şuşe ve Makar evlenmişler. Ali ve Makar’ın arkadaşlıkları devam etmiş. Ali, Şuşe’nin artık dünya ahret bacısı olduğuna yeminler etmiş.



Makar ve Şuşe, Makar’ın ailesiyle birlikte yaşıyorlarmış. Çünkü kendi evlerini yapacak kadar paraları yokmuş. O zamanlar Hemşin köylerinden madenlerde çalışmak üzere Zonguldak’a giden birçok insan varmış. Makar da kendi evini yapacak parayı biriktirmek için Zonguldak’a gitmeyi düşünüyormuş. Makar bu düşüncesini Ali’yle paylaşmış ve birlikte gitmeyi önermiş. Hem paraya ihtiyacı olduğu için hem de Şuşe’den uzaklaşacağı için Ali’ye bu fikir çok cazip gelmiş. Böylece Ali ile Makar birlikte Zonguldak’ a gitmeye karar vermişler.



Zonguldak’ ta madende çalışmaya başlamışlar. Makar yeni evini kuracağı parayı biriktirmeye çalıştığı için işine büyük bir hevesle sarılmış. Zorunlu harcamalarının dışında hiç para harcamıyormuş. Madende mesaisi bittikten sonra ise kaldığı işçi lojmanlarında seyyar ayakkabıcılık yapıyormuş. Zonguldak’ ta o zamanlar çok fazla gurbetçi işçi varmış ve bu işçiler idarenin yaptırdığı işçi lojmanlarında kalıyorlarmış. Lojman dediysek bunlar daha çok yemekhanesi, yatakhanesi, kamelyası ve gazinosuyla askeri tesislere benziyormuş. Bekar işçilerin toplu olarak yaşadığı yerlermiş buralar. Makar bu şekilde çalışarak çok para biriktirmiş. Bir yıl içinde evini yapmak için yeterli parayı biriktirebileceğini hesaplıyormuş.
Ali ise madende kazandığı paranın hepsini harcamış. Gününü gün etmiş. Makar kendisini uyardığında; “nasıl olsa benim acelem yok. Evlenecek kimsem de yok. Gerekirse gelir bir yıl daha çalışırım” diyormuş. Böylece bir yıl dolmuş. Dönme vakti gelmiş çatmış. Ali kendini öyle dağıtmış ki, dönüş için gerekli yol parasını bile bulamamış. Ali’nin vapur biletini de Makar almış. Zonguldak’ tan Trabzon’ a vapurla gelip, kayıkla Hopa’ ya geçeceklermiş. O zamanlar Karadeniz kıyı şehirleri arasında kayık seferleri eksik olmazmış.



Trabzon’ a geldiklerinde güneş batmak üzereymiş. Kayık seferleri bitmiş. Ama Makar çok heyecanlıymış ve bir an önce evine, sevdiğine kavuşmak istiyormuş. Bu yüzden Ali’nin Trabzon’ da kalma yönündeki bütün ısrarlarını reddetmiş. Kayıkhaneye giderek bir kayıkçıyı kendilerini Hopa’ ya götürmeye ikna etmiş. Hopa’ ya geldiklerinde ortalıkta kimsecikler yokmuş. Kayalıkları döven kısık sesli dalgaların sesi varmış yalnızca. Makar ve Ali hiç vakit kaybetmeden dağ yolundan köylerine doğru yola çıkmışlar. Utangaç bir ayın aydınlattığı yola eşlik eden derenin ve ateşböceklerinin sesleriyle yol almışlar.



Uzun yolculuğun yorgunluğuna açlık da eklenince daha fazla dayanamamışlar. Köyün tarlalarının olduğu tepedeki bir pınarın başında yemek molası vermişler. Ali azık torbasını çıkarıp yiyecek hazırlamaya başlamış. Bu arada Makar’ın tatlı bir hayal içinde suyun kıyısına uzanıp lusnikayı (ay) seyrettiğini fark etmiş. Makar lusnikada Şuşe’nin yüzünü görüyormuş. Bu manzara Ali’ nin içinde uyuttuğu arzuları harekete geçirmiş. Makar’ın gözlerinden gördüğü hayali görebiliyormuş. Bu hayalin içinde, Makar’ın yerinde kendini görmeye başlamış. Gözü dönmüş bir şekilde arkasından dolaşarak Makar’ın boynuna dayamış bıçağını. Makar neye uğradığını şaşırmış ilk anda. Sonra durumu anlamış: “Bu senin yanına kalmaz. Bu şekilde hiçbir şey elde edemezsin. Eninde sonunda yaptığın ortaya çıkar, adalet yerini bulur! ” demiş. Ali: “Avanak, nerden ortaya çıkacak? Burada bizi kim görecek ki? Hem burada beraber olduğumuzu bile gören yok.” demiş. Bu sırada altında oturdukları ağaçtan birkaç yaprak süzüle süzüle yanlarına düşmüş. Makar: “Dökülen bu yapraklar şahidim olsun.” demiş. Bu sözler Makar’ın son sözleri olmuş.


Mısırın olgunlaşma döneminde ayılar tarlalara dadanırmış. Köylüler bu dönemlerde ekini korumak için tarlalarına yaptıkları kulübelerde nöbet tutarmış. Ali bu kulübelerin birinde bir hafta kalmış. Daha sonra köye gitmiş. Makar’ ı soranlara bir hafta önce “köye” diye yola çıktığını, başka bir şey de bilmediğini söylemiş.


Şuşe, Makar’dan gelen mektupların kesilmesiyle üzüntüye boğulmuş. Aylarca tek bir mektup gelmemiş. Bu arada köyde dedikodular almış yürümüş. Makar’ın gelmeyeceği, büyük şehirde evlendiği söylenir olmuş. Şuşe’nin yazdığı hiçbir mektuba yanıt gelmemiş. Bu arada Ali, Şuşe’ye sürekli Makar’ı unutmasını ve kendisiyle evlenmesini söyleyip duruyormuş. Şuşe, Ali’nin bu davranışlarından kuşkulanmaya başlamış. Ama yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Şuşe tam yedi yıl sabırla beklemiş sevdiği adamı. Bu sürede Ali de ailesinin tüm zorlamalarına rağmen evlenmemiş. Sonunda Ali’nin ısrarlarına dayanamayan Şuşe, evlenmeyi kabul etmiş.

Bir gün Şuşe ve Ali tarlalarına çalışmaya gitmişler. Öğlen yemeği için pınarın başında mola vermişler. Bu pınar Ali’nin Makar’ı öldürdüğü yerdeki pınarmış. Ali, Makar’ın uzandığı ağacın altında oturmuş. Ağaçtan yine aynı şekilde birkaç yaprak süzüle süzüle düşmüş. Bunun üzerine Ali’nin yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirmiş. Ali dalmış gitmiş uzaklara. Bunu fark eden Şuşe sormuş: “Ne oldu sana? Bir garip oldun. Daldın gittin bir yerlere.” Ali söylemek istememiş. Bunun üzerine Şuşe, Ali’yi sıkıştırmaya başlamış: “Ben artık senin karınım, benden bir şey gizlemene gerek yok” demiş. Şuşe, allem etmiş, kallem etmiş, altından girmiş, üstünden çıkmış. Hem cilvelenmiş, hem kızmış. Sonunda Ali’ye hikayeyi anlattırmış. Ali, düşen yaprakları görünce o günü hatırladığını söylemiş. Şuşe çığlığını içine gömmüş: “Amaaan!” demiş. “ Geçmiş zaman. Olmuş, bitmiş. Hem ben senin beni bu kadar sevdiğini hiç bilmezdim” demiş.


Şuşe o gece yatmadan önce yastığının altına bir bıçak koymuş. Ali içindeki sıkıntıdan kurtulmuş olarak huzurlu bir uykuya dalmış. Ve bu Ali’nin son uykusu olmuş.



Mahir Özkan