Geçmişten geleceğe....

26 Mart 2009 Perşembe

Axçikn u Yağ e

Hemşince ve Türkçe olarak.....


1- martun mege lernan kağe ku ka. 2- koni me kilo yağ pia gu hede dune 3- var tena gu dziapniva gerta 4- axçige ver kella kez gasa im dades inç epir asor 5- put gena yağ go, yağin put gena yağe kiç me haladz a. 6- kez gasa yes inç enim 7- hemi gasa nor yağs a egav haletsav 8- im dade indzi gorçoğa gasa 9- as a kiç me tsokmetsnim gasa 10- inç enim inç enim oç 11- yağe kiçme ture hona gu aakagutse dage tsokmetsenuşi tadi gu 12- put gena yağe şad hali gu 13- kez gasa hemi inç enim 14- as yes tsokmetsni gum gasa yağe al aveli hali gu 15- omar a gelli 16- inç enim inç enim oç asele gerta pade pia gu sobantena gu soban kola gu. 17- yağna sobayin dage tena gu 18- koni me dakika gontsni 19- put gena yağe heptan hali gu 20- ali gasa aspadz gasa intzigi im dade şad tevoğ a gasa 21- inç enim inç enim oç 22- inçik ene çi gaa 23- igvon gelli 24- dade dune ku ka 25- kızım inç aer gasa 26- e inç enim, baba gasa 27- as akvonnas tadi gum ta tsokmetsnim diye yağe tsokmetsav oç gasa.


Kız ve Yağ


1- adamın biri yayladan köye iner. 2- beraberinde birkaç kilo yağ getirir. 3- yağı eve bırakır ve çarşıya gider. 4- kızı kalkar(uyanır) bakalım bugün babam ne getirmiş der 5- bakar ki yağ var,yağa bakar ki yağ biraz erimiş 6- acaba ben ne yapayım der. 7- şimdi der, yeni gelen yağ eridi 8- babam bana kızacak, bağıracak der. 9- beni bunu biraz kurutayım der. 10- ne yapayım ne yapmayayım? 11- yağı biraz dışarı çıkarır, güneşin altında kurutmaya çalışır. 12- görür ki yağ daha çok eriyor 13- acaba der şimdi ne yapayım der. 14- ben bunu kurutuyorum yağ daha çok eriyor. 15- yazdır 16- ne yapayım ne yapmayayım derken gider odun getirir sobaya koyar, sobayı yakar. 17- yağı da sobanın altına koyar. 18- birkaç dakika geçer 19- bakar ki yağ hepten eriyor. 20- yine diyor allahım diyor babam beni çok dövecek diyor. 21- ne yapayım ne yapmayayım 22- bir şey yapamıyor. 23- akşam olur. 24- babası eve gelir 25- kızım ne yaptın? der. 26- e ne yapayım baba? der. 27- bu sabahtan beridir der çalışıyorum ki kurutayım diye yağ kurumadı der.

Temal’in Keloxe

Hemşince ve Türkçe olarak.....


Yeek hadik enger tsaxudn ive kayağ enuş gerton. Tsaxudin keloxn ive kellin kayağe genin. Şad barak gelli; hemi inçetsnuş kuzin. Andi inçetsnele erguse uuş compatsove compan işnoğun meg al na satarin kelxan compan inçetsnoğum gasa. Dağin onune temal gelli. Temale çvone cedin gaba gu, ‘yes hemi asti inçetsenim’ gasa. Andi engerdake compan kişnun put genin martun vucude go keloxe çgo. ‘Yahu’ gasin,’asu keloxe gar ta çgar ta’9- inç enik inç enik oç?’ Yuruts put genin,’yahu’ gasin, ‘meg ertak genoçe harts enik balki genige kidena gu’. Genoçe mode gertan. ‘Yahu’ gasin, ‘ku martun keloxe vaan er ta vaan çer ta?’ Genign al gasa, ‘as akvan a’, gasa ‘kahvalti hazirlamiş ai’ gasa ‘bat marte giav ta giav oç ta çkidim,’ gasa.


Temel’in Başı

Üç arkadaş kayık yapmak için dağa giderler. Dağın tepesine çıkıp kayığı yaparlar. Tepe çok diktir. Şimdi kayığı indirmek istiyorlar. Kayığı indirirken ikisi başka yoldan yola inecekler, diğeri satariın başından kayığı indireceğim der. Çocuğun adı Temeldir. Temel ipi boynuna bağlar ve ‘şimdiburdan indireyim’ der. Sonra arkadaşları yola indiklerinde bakarlar ki adamın vücudu var, kafası yok. ‘Yahu’ derler ‘bunun kafası var mıydı yok muydu?’ ‘Ne yapsak ne yapmasak?’ Birbirlerine bakarlar. ‘Yahu’ derler, ‘gidip karısına soralım belki bilir’ Karısının yanına giderler.‘Yahu’ derler, ‘senin kocanın kafası üzerinde miydi değil miydi?’ Karısı der ki: ‘ bu sabah kahvaltıyı hazırladım ama adam yedi mi yemedimi bilmiyorum’ der.

3 Mart 2009 Salı

Dzağik

.

Hemşin köylerinde neredeyse her evde inek beslenirdi benim çocukluğumda. Hayvancılıktan geçimini sağlamaktan söz etmiyorum. Herkes kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bir iki inek beslerdi. İnek beslemek öyle çok zor bir iş de değildi. Çünkü hayvanlar yılın uzun bir döneminde ormana sürülür, doğal yollarla beslenirdi. Ahırda kaldığı dönemlerde ise çay tarlaları içinde yetişen ve çayı toplamadan önce mecburen biçilmesi gereken otlar fazlasıyla yeterli olurdu beslenmeleri için. Çay tarlalarından toplanan otlar pagenlerde kurutulur hayvanlar için kışlık yem olarak saklanırdı.

Buna karşın ineklerin çekilen zahmetle ölçülemeyecek yararı olurdu ailenin geçimine. Tabi bazı zararları da vardı. Çocukları sütten bıktırmak gibi. Annemin her gece hazırladığı içine yumurta sarısı katılmış bir bardak süt kabusum olmuştu. Ne yaparsam yapayım o bir bardak sütü içmekten kurtulamazdım. Ne istediğinin farkında olmadan büyük bir hevesle büyümek isteyen ve yaşından büyük kişilerle arkadaşlık etmekten büyük keyif alan bir çocuktum. Ve annem bunun fena halde farkındaydı. Annem: “orti isa xemes oç a na bidzilig menas gu, medzene çiga es ( yavrum bunu içmezsen küçücük kalırsın, büyüyemezsin) dediğinde yüzümü buruşturarak bir elimi burnuma bir elimi bardağa götürürdüm. Büyümek konusunda işe yarayıp yaramadığı konusunda şüphelerim olsa da gelişimime katkısı olduğu tartışılmaz.


Bizim köylerimizde çocuklar erken yaşta sorumluluk almaya başlar. Bu sorumlulukların en önemlilerinden biri de ineklere bakmaktır. İlkokul günlerimde okula gitmeden önce inekleri ormana sürer eğer akşam eve gelmemişlerse ormana gider onları bulur ve eve getirirdim. İnekleri yakından tanıdığınızda onların kişilik sahibi olduğunu bilirsiniz. Her birinin bir ismi bile vardır. Bizim bir ineğin adı Dzağikti. Dzağik hırçın bir inekti. Annemden başkasının onu sağmasına imkan yoktu. Annemim babasının köyüne “babalığa” ziyarete gittiği zamanlarda ablamlar annemin giysilerini giymesine rağmen Dzağik’ i sağamazlardı. Süt kovasını tekmeler, yerinde durmaz, ablamları godoş darbalerine boğardı. Ayrıca köydeki bütün inekleri dövebilecek güçteydi bizim inek. Tabi bu benim için büyük bir gurur kaynağıydı.


Dzağik siyah bir inekti ama alnında kocaman beyaz bir deseni vardı. Çiçeğe benzerdi bu desen. Bu yüzden bu ismi vermiştik ona. Bir akşam eve geldiğimde Dzağik ormandan gelmemişti. İneği gelmemiş iki arkadaşımla ormana yollandık. Karanlık çökene kadar aramamıza rağmen inekleri bulamamıştık. Tam vazgeçmek üzereydik ki çalıların arasından gelen bir hışırtı duydum. Tam olarak göremiyordum. Ama bu Dzağik’ e benziyordu. Elimdeki sopayla, “ka Dzağik! vor dağes inçuk hemi(ka Dzağik! nerdesin şimdiye kadar) diyerek bir darbe indirdim. Darbeyi indirmemle birlikte iki ayağı üzerinde doğrulup böğüren ayıyla karşı karşıya kalmam bir oldu. Arkadaşlarımla beraber ormandan aşağıya köye kadar bir koşuşumuz vardı ki, hayatımda bir daha o hızda koştuğumu hatırlamam. Ayının Dzağik’i yemiş olabileceği ihtimalini düşündükçe deliye dönüyordum. Kendim için korkmaktan vazgeçmiş ve Dzağik için ağlamaya başlamıştım.


Eve geldiğimde Dzağik’ in geldiğini ve ahırda olduğunu öğrendim. Rahat bir nefes almıştım.
Dzağik’ i çok seviyordum ama babam emekli olunca onunla ayrılmak zorunda kaldık. Hem de trajik bir ayrılık oldu bu. Çünkü İstanbul’ a göç edeceğimiz zaman Dzağik’ i satmaya karar vermiştik. Ama yaşlı bir inek olduğu için kimse almak istememişti. Bizde Dzağik’ i kasaba vermek zorunda kalmıştık. Bu son karşısında gözyaşlarına boğulmuş ve üç gün yemek yiyememiştim.


Mahir Özkan

Helva – Ekmek

.

Ailem benim için oldukça endişeliydi. Çünkü çok sıska bir çocuktum. Başka türlüsü de pek mümkün değildi. Bir kere yemek yemeyi sevmezdim. Yemek yemek benim için yaşamı sürdürmenin zorunlu bir gereği idi. Bir de yemek seçerdim, öyle bir lüksüm olmamasına rağmen. Çünkü evde bahçeden ne geliyorsa ona göre yemek yapılıyordu. Yani öyle çok seçim şansım falan yoktu zaten. Belki bu yüzden sevmiyordum yemek yemeyi, kim bilir?

Sonra çok hareketli bir çocuktum. Yerimde duramazdım. Sabah evden çıktıktan sonra akşama kadar bir daha geri dönmezdim. Arkadaşlarımla top oynayarak, derede yüzerek günü akşam ederdim. Çamuru, ağaç dallarını, çeşitli bitkileri oyuncağa çevirmekte üstümüze yoktu. Doğanın kendisi oyuncağımız olmuştu.

Çok meraklı bir çocuktum. Keşfetmeyi seviyordum. Kışın evden çok fazla uzaklaşamadığım için evi köşe bucak keşfe çıkardım. Evimiz iki oturma salonu, altı yatak odası, iki banyosu, kileri olan bir evdi. Alt katı dere taşından, üst katı ahşap bir köy eviydi. Ama tabi en iyi malzeme evin yanındaki ahırın üst katında depo ve yemlik olarak kullanılan pagenden ve çatı arasından çıkardı. Bir keresinde çatı arasının en uç noktasında 12 Eylül artığı mermiler bile bulmuştum. 12 Eylül’ de bütün silahlar toplanınca babam silahını teslim etmiş ama bu mermiler çatı arasında saklı kalmıştı. Mermileri babama gösterince gözleri parlamış. Dalıp gitmişti derinlere. Hep sevgiyle andığı sarı saplı ondörtlüsünü hatırlamıştı yine. Çocukluğundan beri hiç silahsız kalmamıştı ta ki Eylül’ e kadar.

E bu durumda toraman bir çocuk olacak değildim tabi. Bir gün üniversitede okuyan ağabeyimden gelen mektubu okurken bayılıvermiştim.

Bu son olay ailemin benim beslenmem için özel önlemler almasına neden oldu. Kasabadaki okuldan öğlen arasında köye gelip gitmek imkansızdı. Bu yüzden babam, ortaokuldayken beni lokantaya yazdırmıştı. Her gün lokantada istediğimi yiyordum. Babam da ay sonunda hesabı ödüyordu. Normalde köylerden gelen Hemşinli çocuklar lokantaya gitmezlerdi. Kasabadaki fırınlarda yemek yerlerdi. Bu çok daha ekonomik olurdu. Fırınlarda peynir, zeytin veya helva ekmek arası yapılarak satılırdı. Fırında uzunca bir masa olurdu: İki tarafında masaya bitişik oturakları olan tahta bir masa. Yoksul insanlar yemeklerini burada oturarak yerdi. Öğrencilerse genellikle helva – ekmeklerini alıp ya damların üzerine çıkar ya da sahile gider orda yerdi.

Bir Cuma günü öğlen arasında sahildeki okulumuzdan arkadaşlarımızla koyu bir muhabbete dalmış kasaba merkezine doğru gidiyorduk. Kasabanın meydanına geldiğimizde yolumuz ayrılıyordu. Çünkü lokanta kasabanın ortasından geçen derenin karşı yakasındaydı. Arkadaşlarım fırına gidiyorlardı. Bense lokantaya. Aslında lokantayı seviyordum. Seçme şansım oluyordu orda. Hem Lokantanın sahibi Laz Galip amca da çocukları çok seviyordu. Hele okuyan çocukları bir başka seviyordu. Her gittiğimde halimi hatırımı, derslerimi soruyor, okumanın önemine dair nasihatler veriyordu. Her gün lokantada yiyordum ya işte o gün arkadaşlarımdan ayrılmak istememiştim. Yol ayrımına geldiğimizde: “Amaaan! as or ertoğ çim lokantanuus. Tsezi hed furunnuus egoğum(amaaan! bugün gitmeyeceğim lokantaya. Sizinle birlikte fırına geleceğim)” dedim.

Cuma kasabanın pazarının kurulduğu gündü. Bütün köylüler kasabaya doluşur alışveriş yaparlardı. Mahşeri bir kalabalık olurdu Cuma günleri. Pazar kurulduğu için erkeklerin yanı sıra kadınlarda çarşıya inmiş olurlardı. Babam ise Cuma günleri hariç çarşıya inmezdi. Sonradan öğrendiğime göre; çarşıya inerken, sabahları özellikle minibüsü kaçırır, yaya inermiş çarşıya. Akşam dönüşlerinde de kasabanın tek minibüsünün şoförüne gider minibüsün ne zaman kalkacağını sorar: “indzi moleyis oç hosa( beni unutmayasın burada)” diye tembihlermiş. Sonra minibüsü gözler ve minibüsün kızgın yolcularının ısrarına dayanamayan şoför hareket ettikten sonra ortaya çıkar, beklemediği için minibüsçüye söylene söylene yola koyulurmuş.

Lokantaya gitmemeye karar verdiğim o Cuma günü arkadaşlarımla helva – ekmek almak üzere fırına doğru yollandık. Fırının kapısına geldiğimizde arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında donakaldım. İçeri giremedim. Babam kapının hemen dibinde masada oturmuş çeyrek ekmek-helva yiyordu. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre orada hareketsiz kaldım. Sonra geriye doğru dönüp sahile kadar durmadan koştum. Karadeniz dalgalıydı. Çakılların üzerinde durdum. Denizi taşa tuttum. Küfrettim… Küfrettim. “asman aşxarin ….(böyle dünyanın…)”

O akşam ilk ve son defa babama bağırdım: “tun lokantin udeçes yes inç bes udim. Memal ertoğ çim lokantanuus( sen lokantada yemiyorsun ben nasıl yiyeyim. Bir daha gitmeyeceğim lokantaya). Babam gözlerini kaçırdı benden. Sustu…sustu…sustu…


Mahir Özkan

25 Şubat 2009 Çarşamba

Hırsız

.

Hep çok soru soran bir çocuk oldum. Öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek için karşı konulamaz bir istek duyuyordum. Bazen sorduğum sorulara cevaplar alabiliyordum. Bazı sorularımsa hep karşılıksız kalıyordu. Babamın benim bu halime dair tutumu ikircikliydi. Bazı sorularımdan rahatsızlık duyuyor: “İser inçi hartsenes gu? İnç elloğa iser kidanas a na. ( bunları niye soruyorsun? Ne olacak bunları bilirsen) diyordu. Bu, genellikle geçmişimize dair, dilimize dair sorular söz konusu olduğunda karşılaştığım bir tepkiydi. Ama babam tarlada çalışırken ya da sepet örerken, yaptığı işin nasıl yapıldığını öğrenmek için sorular sorduğumda çok mutlu olurdu. Köy işleriyle geçinmeyecek biri olduğumu bildiği halde bu işlere gösterdiğim ilgi çok hoşuna giderdi. Yaptığı işi ayrıntılarıyla anlatırdı bana. Kendisine yardım etmemden büyük mutluluk duyardı. Bir gün sepet örmeyi öğretirken bana: “Orti, isa pones indzi bidi, çvidi asoğ çes, inç pon ellina sorvoğ es. Emmen pon kdatsi ama ene mi. Emmen pon meg or me martu bidana gu. (yavrum, bu iş bana lazım, lazım değil demeyeceksin, ne iş olursa öğreneceksin. Her işi bil ama yapma. Her iş bir gün insana lazım olur)” diyerek bir hikaye anlattı. Tabi ben de bu hikayeyi bana anlatmaktan kaçındığı konularla ilgili ketumluğuna karşı kullandım hep.

“ Bir zamanlar Hemşin yaylalarının birinde namı bütün yaylalara yayılmış bir ağa yaşarmış. Ağanın bir de oğlu varmış. Ağanın oğlu babayiğit bir delikanlıymış. Ağa, oğluna çok güvenirmiş. Bütün işleri oğlu yürütürmüş. Oğlunun bir dediğini iki etmek istemezmiş ağa.

O zamanlar Bilbilan yaylasında kurulan hayvan pazarı şimdikinden çok büyükmüş. Artvin’ den Erzurum ve Ağrı’ ya, Iğdır’ dan Kars ve Ardahan’ a kadar bütün yörenin sürüleri bu pazarda görücüye çıkarmış. Aynı zamanda burası çevre yaylaların her türlü ev ihtiyacını karşıladıkları bir pazarmış. Bütün çevre yaylalardan insanlar gelir burada alışveriş yaparmış.

İşte Ağaoğlu hayvanlarını bu pazara getirdiğinde görmüş Hevi’ yi. Görür görmez de abayı yakmış. Hemen sormuş soruşturmuş. Bir güzel öğrenmiş kimdir? Kimlerdendir? diye. Akşam eve gelince açmış babasına konuyu. Babası önce razı olmak istememiş. Çünkü Hevi, Qıntsetamal köyünden bir Kürt ağanın kızıymış. Babası oğlunun bir Hemşin kızıyla evlenmesini istiyormuş. Ama oğlunun kara sevdaya tutulduğunu gözlerinden anlamış. Oğlunu isteğinden vazgeçiremeyeceğini görmüş gözlerinde. Oğluna olan sevgisinden dolayı razı gelmiş isteğine.

Sabah ağa toplamış efradını, elçi gitmiş Kürt ağanın evine. Kürt ağa elçileri büyük bir hürmetle karşılamış. Ağayı dinlemiş, sorular sormuş, cevaplar almış. Sonunda “ Ağa seni tanırım. Mert adamsın, bilirim. Oğlunu da duymuşluğum vardır. Babayiğit bir delikanlı olduğu gelmiştir kulağıma” demiş. Son bir sorum daha var demiş: “ Oğlun hırsızlık yapmasını bilir mi?

Ağa sinirlenmiş bu soruya: “ Ben bir ağayım!” demiş. “Bir ağa oğlu nasıl hırsızlık yapar”.
Kürt ağa: “ Dünyanın bin bir türlü hali var ağa!” demiş. “Ağalığına hiç güvenme. Ben hırsızlık bilmeyen adama kız vermem!” demiş. Sonra da eklemiş: “ Benim ahırımda bir doru at var. Buralarda benzeri görülmemiş bir at. Ahırın çevresinde dolaşacak kadar uzun iplerle bağlanmış dört iri köpek korur atımı. Her biri bir adamı parçalayabilecek cinsten köpeklerdir bunlar. Oğluna kızımı ancak ahırımdan doru atı çalabilirse veririm” demiş.

Ağa çaresiz eli boş dönmüş evine. Sonucu merakla bekleyen oğluna durumu anlatmış. Oğlu vazgeçecek gibi değilmiş sevdasından. Düşünmüş taşınmış. Anasından dört parça keçe ve yağ hazırlamasını istemiş. Yağı eritmiş. Keçeleri yatırmış yağın içine. İyice yedirmiş yağı keçelere. Gecenin karanlığında atına atladığı gibi ağanın ahırına varmış. Ahıra yaklaşınca köpekler hışımla üzerine atılmış. Yaklaşan her bir köpeğin önüne yağlı keçelerden birini atmış. Köpekler keçelere saldırmış. Tabi keçeleri parçalamaları imkansızmış. Köpekler keçelerle boğuşurken Ağaoğlu ahıra girmiş. Doru atı ahırdan çıkarıp yaylanın yolunu tutmuş.

Sabah Kürt ağanın kahyası çığlık çığlığa ağaya koşmuş: “Ağa! Ağa! Doru atı çalmışlar. Doru at ahırda yok ağa!” Kürt ağa hiç istifini bozmamış: “Telaşlanma kahya, ben biliyorum atın yerini” demiş. Sonrada emretmiş: “Hemen git Hemşin yaylasına. Ağaya söyle, düğün alayını hazırlasın gelsin. Ha! Doru at da ağamın babayiğit delikanlıya düğün hediyesidir de”

Daha öğrenecek çok şeyim var bu dünyada. Öğreneceklerimin hepsi lazım olur mu bir gün, bilmem. Ama bilmenin ne zararı olabilir ki!

Mahir Özkan

3 Şubat 2009 Salı

Kapılar Açılınca


Hemşinliler uzun yıllar önce Müslüman olmuşlar. Olmuşlar olmasına da öyle çok da dine dayalı bir hayatları olmamış hiçbir zaman. Bu yüzden İslam dini kabul edildikten sonra Hemşinlilerin hayatında çok önemli değişiklikler olmamış gibi gelir bana. Hatta Hıristiyanlık öncesinden kalma bazı ritüellerin bile görüldüğü olur Hemşinlilerde. Ama geçmişi söz konusu olduğu zaman Müslüman olmak büyük önem kazanır. Çünkü kimliği ile ilgili konularda tedirgindir Heşminli. Bu tedirginlikten kurtulmanın en kestirme yolu ise Müslümanlığa sarılmaktır. Belki de geçmişin hayali hafızalarında daha canlı olduğundan, özellikle yaşlı insanlar da bu durum daha yaygın görülür.

Amcam Mommet de bunlardan biriydi. Amcamın yaylanın uzun gecelerinde üniversiteli gençlerle yaptığı sohbetleri can kulağıyla dinlerdim. Büyük şehirden gelmiş devrimci gençleri can kulağıyla dinler, hiç müdahale etmezdi. Onları anladığını, sözlerine hak verdiğini sanırdınız. O koca adamı susturmuş ve düşüncelerini kabul ettirmiş olmanın gururuyla sözlerine son veren gençleri, söyledikleri her şeyin boşa gittiğini hissettiren ünlü sorusuyla baş başa bırakırdı. Bu sırada ben çocukların yüzündeki çaresizlik ifadesini görmek için sabırsızlanırdım. Bir çeşit eğlence olmuştu bu benim için. Amcam işaret ve orta parmağını bize doğru uzatır ve sorardı:

“Yes devrim mevrim çgidim. Orti, isa aşğaris ergu compa go. Meg e hıristiyanluk, megal e muslimanluk. Tug vor compatsan gertak? İndzi an astek. (Ben devrim mevrim bilmem. Yavrum, bu dünyada iki yol var. Biri Hıristiyanlık, diğeri Müslümanlık. Siz hangi yoldan gidiyorsunuz? Bana onu söyleyin.)” Tabi bu sorudan sonra anlat ki anlatabilesin: “Dinsel kimlik başka bir şeydir. Etnik kimlik başka bir şeydir. Sınıfsal kimlik başka bir şeydir” diye. Nuh der peygamber demezdi amcam. Ona göre; “Ermeniler Hıristiyandı. Türkler Müslümandı. Biz de Müslüman olduğumuza göre Türktük.” Amcam kendini inkarın en sağlam yolunu bulmuştu kendince.

O yaz yayladan döndükten sonra hayatımızda önemli değişikliklere yol açacak bir gelişme olmuştu. Sarp sınır kapısı büyük bir törenle açılmıştı. Tören alanı balonlarla, çiçeklerle süslenmiş. İki tarafın halk oyunları ekipleri gösteriler sunmuştu. Yeni bir dünyanın kurulduğuna dair konuşmalar yapılmıştı. Yörenin kalkınacağı, ticaretin gelişeceğinden dem vuran nutuklar atılmıştı. Sınır kapısının açılışını Başbakan yaptığı için kasabamız Makrial ana baba gününe dönmüştü. Köylerde ne kadar adam varsa çarşıya inmişti. Hayatlarında belki ilk ve son kez başbakan görme şansını değerlendirmek istemişlerdi. Tabi bu olay uluslar arası önemde bir olay olduğu için uluslar arası ajanslar ve TV kanalları da büyük ilgi göstermişlerdi açılış törenine.

Aynı günlerde Hemşin köylerinde bir söylenti dolaşıp duruyordu. Ne kadar doğruydu ne kadar yanlıştı kimse bilmiyordu. Ama söylentisi bile bazılarını çıldırtmaya yetmişti. Güya bir üniversite hocası Hemşin köylerinde araştırma yapıyorum bahanesiyle gezmiş, dolaşmış ve insanları kandırarak kan örnekleri toplamıştı. Bu kan örnekleriyle yaptığı araştırma sonucunda da Hemşinlilerin Ermeni olduklarına kanaat getirmişti.

Amcam söylentiyi duyduğunda deliye dönmüştü: “İser vov hona gu. Rahat rahat abrik gu hosa. Huzurniyes pağtsenoğun. ( Bunları kim çıkarıyor. Rahat rahat yaşıyoruz burda. Huzurumuzu kaçıracaklar)” diye söylenen amcamla birlikte kalabalığın içinde dolaşıyorduk. Kalabalığın içinde dolaşıyorduk ama amcam başka bir alemde gibiydi. Kendi kendiyle konuşuyor, bazen mırıldanıyor, homurdanıyor, belli belirsiz küfürler ediyordu. Kalabalığın ortasında çekim yapan yabancı bir televizyon ekibi vardı. Kalabalıktan birilerine mikrofonu uzatıyor ve sınır kapısının açılışı ile ilgili görüşlerini alıyordu. Her şey bir anda oldu. Mikrofonu önünde bulan amcam kızarmış bir suratla gözlerini iri iri açarak bağırdı:

“Mek Ermeni çik! Mek Ermeni çik! Mek Muslimanik, elhamdulillah. (Biz Ermeni değiliz! Biz Ermeni değiliz! Biz Müslümanız, elhamdulillah). Muhabir anlamaz gözlerle amcama bakarken amcam ve ben kalabalığın içinden çıkarak oradan uzaklaştık. İşte “Ermeni olmadığını Ermenice söyleyen halk” unvanını böyle kazandık.

Amcamın öfkesi bir süre daha devam etti. Bir süre sonra bu söylentiyi kimse konuşmaz olmuştu. Amcamın da öfkesi dinmişti. Kasabamızın yeni konusu Rus pazarıydı. Belediye bir yer tahsis etmişti ve çoğunlukla Gürcüler olmak üzere, Ermeniler, Ruslar ve başkaları aklınıza gelebilecek her türlü ürünün bulunabileceği bir pazarda bu ürünleri satmaya başlamıştı. Bir gün bu pazar yerinde gezmeye çıkmıştık amcamla. Amcam çok sıkı pazarlıkçı biriydi. Her malın bir pazarlık payı olduğunu, bu yüzden de pazarlık yapmadan bir malı almanın enayilik olacağını söylerdi. Kafasında belirlediği fiyata inmeden de hiçbir malı almazdı. Bazen çok istediği bir ürün olduğunda iyice inatlaşırdı. Pazarlığı uzatırda uzatırdı. Fazla para vermemekle ürünü alma isteği arasında gidip gelirken zaman akıp giderdi.

İşte böyle bir pazarlığın ortasındaydık yine ve ben sıkıntıdan patlamak üzereydim. Pazarcılar da artık bu inatçı adamla “sayı bulmaca” oynamaktan sıkılmış olmalılar ki kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı. Amcam önce fısıldaşmalarına dikkat kesildi. Sonra da kendisine pazarlığı kazandıran hamlesini yaptı:

-“Ağpar, Hay es? (Kardeş, Ermeni misin?)”
- “Hay em. Tun al Hay es? (Ermeniyim. Sen de Ermeni misin?)”
Amcam başını evet anlamında sallarken:
-“Kiç me al inçetsu u arnum. (Biraz daha indir de alayım)” dedi.

Mahir Özkan