Geçmişten geleceğe....

30 Ocak 2009 Cuma

Etnik Bir Kimlik Olarak Hemşinliler / Can Uğur Biryol

Bugün Hemsinliler'in büyük bir çogunlugu Ermeni oldugunu reddediyor. Bölgede kullanilan yer adlari ve gündelik yasantida kullanilan esyalarin isimlerine kadar yerlesik bir Ermenice var aslinda. Vartavar, Hodoç gibi Ermeni gelenekleri devam ettiriliyor. Hemsin, bugün Rize'nin Çamlihemsin ve Pazar-Hemsin ile Artvin Kemalpasa'daki Hemsin yerlesimine ve burada yasayanlara verilen bir isimdir. Hemsin/Hemsinlilik ortak bir kültürü ve yüksek daglarda yasayan insanlari temsil eder.(1)

Hemsinlilerin yasadiklari bölgeler, sadece Dogu Karadeniz degildir. Gurbetçilik sayesinde Türkiye'nin birçok bölgesinde ve eski göçlerle Bati Karadeniz ve Erzurum sinirlarinda da Hemsinlilerin yasadigi bilinmektedir. Dogu Karadeniz denilince akla gelen ilk yerlerden Çamlihemsin, Dogu Karadeniz'in en yüksek noktasi Kaçkar Daglari eteklerinde, tarihi Tebriz-Trabzon ipek Yolu'nun önemli bir geçit noktasinda kurulmustur. Çamlihemsin'de yasayan insanlarin çogu yaz aylarini yayla faaliyetiyle geçirir. Pazarin Hemsin nahiyesinde yasayanlarin birçogu da yaylacilik faaliyetlerini Çamlihemsin sinirlarindaki yaylalarda gerçeklestirdiginden iki Hemsin arasinda bir kaynasma yasanmistir.
Ancak cografi olarak uzak olmasa da, Hemsinlilerin Dogu Grubu olarak bilinenleri bu yakinlasmanin hayli uzaginda. Onlar da Hemsinli olarak bilindikleri halde, Bati Grubu olarak bilinen Çamlihemsin ve Pazar-Hemsin'le pek alakalan yok. Dogu Hemsinlileri (Homsetsi) Peter Andrews'in "Türkiye'de etnik gruplar" kitabinin Hemsinliler bölümünde, Hemsinlilerin Hopa-Kemalpasa tarafinda yasayanlarinin kendilerini "Homsetsi" olarak tanimladiklari yazar. Bu Dogu grubu Hemsinlilerin tam olarak yasadiklari yerler Artvin ilinde, Hopa ve Kemalpasa içinden geçen akarsu düzeni üzerinde yer alir. Doguda Çoruh nehri dogal bir sinir teskil eder. (2)
Dogu Grubu Hemsinlilerinin dili Ermenice'dir. Bati lehçesi ve Türkçe de konusulur. Yöre insanlari her ne kadar Hemsince konustuklarini iddia etseler de aslen böyle bir dil yoktur.(3) 1990'larda Sarp sinir kapisinin açilmasiyla Rusya'dan Dogu Karadeniz'e gelen ilk Ermeniler olmustur. Ermeniler baslangiç olarak Hopa'ya alisveris için ugradiklarinda, yöre halki ile dil bakimindan kaynastiklari görülmüstür. Bugün her ne kadar kendilerini Ermeni olarak tanimlamasalar da, konustuklari dil Ermenice ve bazi kaynaklarca Ermenice'nin bir lehçesidir. Peter Andrews'e göre konusulan Ermenice'nin en az iki lehçesi vardir ve köyden köye degisiklik göstermektedir, Ses sisteminde farkliliklara rastlanabilen dilde sasirtici arkaik (ilkel) unsurlarla birlikte, Türkçe'den ödünç alinmis özelliklerde mevcuttur.(4)
Doguda yasayan Hemsinlilere iliskin Peter Andrews'in çalismasindan esinlenen Hale Soysü, "Kavimler Kapisi-1" adli eserinde (s. 123-141) Hemsinlileri tanittiktan sonra, cografik yerlesim alanlarini 'Ermenice konusanlar' ve 'Türkçe konusanlar' diye ikiye ayirmis. Dogu Grubu'nda esas olarak dilden hareket edilerek kimlik çikarilmis göründügü halde, bu Ermeni kökenliligin reddi anlamina gelmiyor. Bütünüyle Türklesen Dogu Grubu Ermenice konustugu halde, Ermeni kökenden oldugunu inkar ediyor. Hale Soysü bu durumu 'Ermeni olmadiklarini Ermenice söylüyorlar' diyerek özetliyor. Dogu Grubu Hemsinlilerinin gündelik hayatta kullandiklari bazi kelimeler sunlar mar (anne), dad (baba), momi (nine), çur (su), dzar (agaç), tur (kapi) Dogu Hemsin de diger Hemsinler gibi yaylacilik faaliyetlerini sürdürüyor. Bunun disinda giyimden yemek kültürüne kadar folklorik ögelerin ve ritüellerin Artvin'e özgü oldugu söylenebilir. Dogu Hemsin'de karalahana ve içyagi ile pisirilerek, koyulasmasi için misir unu katilan bir yemek var Abur. "Aburla mi büyüdün?" sözü ise Dogu Hemsinliler arasinda köyün disina çikmamis, kültürsüz insanlara söylenen yaygin bir söz diye biliniyor. Gerek cografi konumu gerek kullandiklari dil bakimindan Dogu Hemsinlileri (Homsetsileri) Bati Grubu'ndan ayiran kimligin neden farkli oldugu bir sir gibi.
Bati Grubu (Armeni) Bati Hemsinliler olarak adlandirilan grup Çamlihemsin ve Pazar-Hemsin'in yüksek kesimlerinde yasayan ve bir etnik kimligi temsil eden halklardir. Komsulari Lazlar da bu Hemsinlilere Armeni derler.(5) Daha yaygin bir söyleyis 'Kalin kaburgali Ermeni'dir. Ne var ki artik Lazlar ve Hemsinliler arasinda bu denli yaygin söylenisler kalmamistir. Rekabet de yavas yavas ortadan kalkmis, birbirlerine kiz alip vermeyen ve düsman olan iki toplum artik daha samimi olmustur. Lazlarin çay tarimi için Hemsin'in dag köylerine gelmesi iki halki birbirine yakinlastirmistir. Hemsin üzerine arastirma yapmis olan birçok yazar, Bati grubu Hemsinlilerinin tamamen Türklestigini ve Ermeniligi reddettigini söylemektedir. Günümüzde Bati Hemsinliler, içinde Ermenice kelimelerin de bulundugu degisik aksanli bir Türkçe konusmaktadirlar.
Bazi arastirmacilar, Bati grubu Hemsinlilerinin dillerini unuttuklarini söylerken, bazilari da böyle bir dilin olmadigini, olsa bile unutulamayacagini (Lazca örneginde oldugu gibi) ifade etmektedir. Bati Grubu Hemsinlileri Ermeni olduklarini reddetseler de Vartavar (Hemsin'de Vartevor deniliyor), Hodoç gibi Ermeni geleneklerini, senliklerini devam ettiriyorlar.'6' Bati Grubu Hemsinlilerini Dogu Grubu'ndan ayiran en önemli özellikleri, kimlikleri haline gelen pastacilik ve firincilik meslekleridir. 19. yüzyilin baslarinda Rusya ve Avrupa'nin bazi kentlerine giderek bu meslegi ögrenmis olan Hemsinliler, daha sonra Türkiye'ye dönerek hem bu meslegin yayilmasini saglamislar, hem de kendilerine gurbetin kapilarini açan mesleklerini icra etmisler. Bugün büyük sehirlerde ve hatta Hakkari'de bile bilinen pastane ve firinlarin çogu Hemsinliler'e aittir.
Hemsin tarihi hakkinda Hemsinlilerin kökenlerinin Ermenilere mi Türklere mi dayandigi konusu çesitli spekülasyonlara neden olmus ve çok tartisma yaratmis bir husustur. Fahrettin Kirzioglu, Hemsinlilerin Türk kökenli bir halk oldugunu kanitlamaya çalisanlardandir. Ona göre Hemsinlilerin atalari Arsaklilarla birlikte 2200 yil önce Amadan (Hamedan) bölgesine yerlesen ve aslen Türk olan Amadunilerin bir koludur. Bunlarin basindaki kisi bir Ermeni prensi olmayip, 'Ilbegler'i Hamam'dir. Benninghaus, Kirzioglu'nun tarafli yaklasimini elestirerek Grousset'ten aldigi bilgileri çarpittigini, gerçekte Hamam Beyi denilen kisinin köklü bir Ermeni sülalesi olan Amatunilerin prenslerinden biri oldugu üzerinde israrla durmaktadir.'7'
Bazi arastirmacilara göre, Hemsinliler'in atalari oldugu tahmin edilen Partlar, ilk çaglarda büyük bir devlet kurarak Dogu Anadolu ile Hazar Denizi'nin güneyine ve batisina yayilmislardir. M.Ö. 50'li yillardan itibaren Partlarla Romalilar arasinda meydana gelen savaslarda, bölgede yasayan Ermeniler Partlar'in yaninda yer aliyor ve zamanla iki toplum kaynasmaya basliyor. Daha sonraki dönemlerde birçok savasa sahne olan Ermenistan'da Arap döneminde üçü Bagrat, biri de Ardzuruniler soyundan olmak üzere dört krallik kuruluyor. Araplarin baskisina dayanamayan Ermenilerin bir kismi ayaklaniyor ve isyan göçle sonuçlaniyor. Ayaklanmayi baslatan ve göçü yöneten Hamam ve Sapuh Amatuni Beyleri 789-790 yillari arasinda 12 bin Ermeni'yi bugünkü Hemsin topraklarina getiriyor. Bu beyler burada bir kent kuruyor ve buraya kendi isimlerinden esinlenerek 'Hamamasen' adini veriyorlar. Bu ad zamanla Hemsin'e dönüsüyor. Demek oluyor ki Hemsinliler, bu tarihsel senaryoya göre Arap mezaliminden kaçan Ermenilerle Partlar'in karisimi bir halk olarak var oluyor.
Hemsinlilerin Ermeni olduklarina dair genis bir çalismasi bulunan Prof. Levon Haçikyan, Hemsinlileri "Hamsen Ermenileri" olarak adlandiriyor. "Hemsin Gizemi" adli çalismasinda Hemsinlilerin tarihsel yolculugunu anlatiyor Haçikyan: 'Bizans Imparatorlugu'nun kuzeydogu ucundaki Khaldyo'da Ermenistan'dan gerçeklesen dis göç sonucunda olusan Hemsin Ermeni toplumu varligini yüzyillar boyu sürdürmüs olup, Ermeni halkinin siyasal ve kültürel tarihinde hissedilen bir rol oynamistir. 'Bu göçle ilgili Tarihçi Gevond'dan bir yazi aktaran Haçikyan, Hamsen Ermeni Beyligi'nin kurulusunu Yesayi'nin Bas Patrikliginden sonra, Obay-dullah ve Süleyman vastikanlarinin yönetim yillarinda yani 789-790 yillarina dayandirmaktadir. 'Sapuh ve Hamam Amatuniler dis göçün basina geçip Arap isgalcilerin direnisini de ezerek, 12 bini askin tebaalari için Bizans imparatorlugu yönetimi altinda güvenli bir yurt olusturmuslardir. Hamsen adinin ise Hamam Amatuni 'nin adindan geldigi söylenmektedir. ( Bugün Hemsinlilerin büyük bir çogunlugu Ermeni oldugunu reddediyor. Bölgede kullanilan yer adlan (Orsagant, Çeymakçur, SamistaL.gibi) ve gündelik yasantida kullanilan esyalann isimleri-, ne kadar yerlesik bir Ermenice var aslinda. Vartavar, Hodoç gibi Ermeni gelenekleri devam ettiriliyor. Elevit Yaylasi'nda Kilise kalintilari oldugu biliniyor.
Tabii tüm bunlar Hemsinlilerin Ermeni kökenli olduklarini kanitlamaya yetmeyen seyler. Ancak Hemsinlilerin Oguzlar'in bir kolu oldugunu söylemek de pek uygun degil. Hemsinlileri Oguzlara benzetirken, Hemsinlilerin hangi eski Türk gelenegini devam ettirdigini göz önünde bulundurmak gerekir, imparatorunun hastaligina Kaçkar Daglari'nin otlarinda sifa arayan gezgin Kari Koch'un 'Rize Seyahatnamesi' adli eserinde Türk tezinin nasil yüceltilmeye çalisildigi su cümlede sabittir: "Mehmet Bilginin tarihi konak ve evlerin kapilarindaki demir kusaklar Türk sanatini simgeleyen çok mühim eserlerdir. Bu kusaklar koç ve kurt baslarini görüntüleyerek Türklügü haykirirlar! " Bu cümle elbette Kari Koch'a ait degil. Adamcagizin kitabini Almanca'dan çevirmek yetmemis olacak ki bir de kendi tezlerini kitabin sonuna ekleyivermisler. Bu milliyetçi zevat, kendi tezlerini hakli çikarabilmek ugruna Kari Koch'u basamak olarak kullanmaktan imtina etmemisler. Kari Koch demis ki, Ermeni yazarlarin hepsi düzenbazdir, yazdiklari yakilmalidir.(!) Ayrica Çamlihemsin-Hemsin konaklarinin hiç birinde koç-kurt basi görülmemistir. Hemsinlilerin çalgisi olan tulum Yunanistan'da dahi çalinmaktadir. (Onlar tulumun da Orta Asya kökenli oldugunu iddia ediyor). Orta Asya'da tuluma rastlayan varsa beri gelsin...
Yine yolu Kaçkar'in eteklerine düsmüs bir gezgin Neal Ascherson, 'Karadeniz'(9) eserinde su tespitte bulunuyor "Kemalizm ideoloji olarak, Avrupa'da 19. yüzyil sonunda ve 20. yüzyil basinda geçerli olan 'modern' ulusçulugun bazi asiri kavramlarini benimsemis. Homojenlik-Tek dil, tek din, tek Volk güçlü ve bagimsiz devlet olmanin gerekliliklerinden sayilmis. Buradan çok etnili, merkeziyetçi olmayan ve bazi bakimlardan hosgörülü Osmanli Imparatorlugu'nun kör kategori ve ayrimlari kadar bu bilimsel ruha karsit bir yapilanma olmayacagi sonucuna varilmis. Lazlar belki de 250 bine varan sayilariyla kendi kimlikleri konusunda sonsuz bir sakinim içinde ve provokasyondan uzak oldular. Ancak 20 bine varan küçük Hemsinli grubu, özellikle bas egme konusunda zorlayici nedenlere sahipti. Bu grubun üyeleri bilinmeyen bir geçmiste, Müslümanligi kabul etmis Ermeni soyundan geliyor ve halen Ermenice konusmalarina karsin, 80 yil önceki ana Hiristiyan-Ermeni olaylarindan uzak olmuslar..."
Ascherson'un bu konudaki tespitleri dogru olmakla birlikte, yan yana yasayan iki halkin, Hemsinliler ve Lazlarin kendilerini etnik bir kimlik olarak tanimladiklari söylenemez. Böyle bir farkindalik Kürt hareketinde oldugu bir baskaldiri-isyan çizgisine sürüklenir miydi, orasi da meçhul, Ancak ikisi de sadik tebaa artik, bu rahatlikla söylenebilir. Hemsinlilerin Ermeni olup-olmadigi tartismasina gelince: Ben, Hemsinliler'in Ermeni ya da Türk olarak belirlenmesindense, Dogu Karadeniz Daglari'nda gizemli yasanti süren bir halk olarak kalmasini tercih ederim. Önemli olan çok kültürlülükse bunu illa bir yere dayandirmaya gerek yok sanirim.
* Can Ugur Biryol: Ege Üniversitesi Iletisim Fakültesi Gazetecilik Bölümü (CUB/NM)
Notlar:
1- Hemsin kelimesinin alelade bir yer adi olmadigi bellidir. Zira yalniz cografi temelde ele alindiginda dahi, örnegin Çamlihemsin sinirlari içerisinde Hemsinliier ve Lazlar yerlesik iki halk olarak karsimiza çikmaktadir. Hemsinli ve Laz köyleri ayrimi oldukça net bir sekilde yapilabilmektedir. (Erhan G.Ersoy, Birikim, Etnik Kimlik ve Azinliklar, s-139-143, sayi:65)
2- Peter Andrews, Türkiye'de Etnik Gruplar, (181 -184)
3- Michael Meeker 1971 The Black Sea Turks: Some Aspects of The-ir Ethnic and Cultural Background' (S-318-345) Erhan G.Ersoy'dan aktarim: Meeker, Ermenice'nin Dogu Grubu Hemsinlileri arasinda oldukça iyi korunmus oldugunu söylemistir. Hopa Hemsinlilerinin Ermeniceleri'nin Türkiye Ermenileri tarafindan hemen hemen anlasilabilmesine karsilik Hopa Hemsinlilerinin diger Ermenileri hemen hiç anlayamadiklarini söylüyor.
4- Dumezil, G. 1964 (P.Andrews,a.g.e)
5- Erhan G. Ersoy: Alan çalismasi sirasinda tanik olunan sözlü rekabet örnekleri hayli etnosantrik ögeler de içermektedir. Örnegin, 'Lazdan evliya, koyma avluya1 gibi deyisler ilkokul çocuklari arasinda dahi oldukça yaygindir. Hemsinli yetiskinler arasinda Lazlarin medenilik bakimindan kendilerinden asagi olduktan, aralarinda kan davasi gibi barbarliklarin bulundugu, görgüsüz olduklari, eskiden dinsiz veya gayrimüslim olduklari türünden degerlendirmelere sik rastlanmistir. Lazlar da Hemsinlileri kumarbaz, içki içen, Ermeni'den dönme bir halk olarak göstermeye çalisirlar, iki toplum kültürünün çakisma noktalarinda (Tulum esliginde horonlarda) da ciddi rekabetlerle karsilasilir.
6- Günümüzde Hemsinliler (büyük çogunluk) gerçek kökenlerini unutmus gibi görünmekle birlikte, dilden dile aktardiklari söylence ve mitlerinde geçmiste Ermeni bir toplumla akrabalik (soy) iliskilerinin bulundugunu gizlememektedir.
7- Benninghaus, Kirzioglu üzerinde hakli olarak fazlaca duruyor ve bu kisinin temelsiz ve çeliskili savlarinin yörede etkili oldugunu isaret ediyor. Zira bu satirlarin yazan da alan çalismasi 'sirasinda ayni isimle sik olarak karsilasmis, Hemsin tarihi ile ilgili ve yörede nüfuz sahibi kisilerin Kirzioglu'yla yakin iliskileri oldugunu da ögrenmistir ki, bu da oldukça etkili bir propagandanin varligini hissettirmistir. (Erhan G. Ersoy, Birikim, a.g.m)
8- Levon Haçikyan, Hemsin Gizemi
9- Neal Ascherson, Karadeniz

28 Ocak 2009 Çarşamba

maniler


1
Duman dağdan yukari
Girdi taşun altina
Sana yastuk ne lazim
Kolum başun altina

2
Findukluk tutti beni
Tutti kurutti beni
Gurbete giden yarum
Ne tez unutti beni

3
Dere kütuk geturur
Usti köpuk oturur
Acep benum sevduğum
Nerelerde oturur

4
bu dereden aşağa
dalina dur dalina
tanurum sevduğumi
saati sağ kolina

5
açtum kuti kapaği
çözdüm turkinun baği
turkinun binasi yok
desam tükenmesi yok


6
geceleri ay doğar
gündüzin güneş doğar
bu yaylanun düzinde
merakli yarum yanar

7
uçtum kayadan uçtum
yeşil çimene duştum
ne kıymetli kiz idum
kiymetsuz yere duştum

8
saçun endi gozune
yukari tarasana
geldum uzaktan beri
bi tanişluk versana

9
masa ustina tabak
yuvarlaktur yuvarlak
heru qağin dağak e
avanaktur avanak

10
gel çikalum dağlara
dağlar olsun evumuz
her kumardan bir yaprak
olsun kiremidumuz

11
attum peştemalumi
kaldi dallar ustine
biraktun gittun beni
kaldum yollar ustine

12
güneş vurdi yuzume
bak sozume sozume
baba hiç demedun mi
bi sorayim kizume

13
dere bulanuk gider
alabaluk yan gider
çok duşunme sevduğum
yureğune kan gider

14
duman dereler duman oy oy
bolan dereler bolan oy oy
sevdum da eller aldi oy oy
kör olsun sebep olan oy oy

15
inceyim aman aman oy oy
incelukte duramam oy oy
geldi yarum akluma oy oy
işe yurek vuramam oy oy

16
sirt ustinde değirmen
susuz donebilur mi
hay bu benum yureğum
dayma yanabilur mi

17
istanbulun güğümi
kim görmiş gülduğu mi
hangi gavurun kizi
alacak sevduğumi

18
sari çiti sererum
yitirmişim ararum
vazgeçtum diye bilma
rastgelene sorarum

19
yaylalar otli olur
yar sevmek dertli olur
yaylalarda yar sevmek
dayma merakli olur

20
suyi bağladum suyi
bağçedeki naneye
canlarum kurban olsun
sen gibi bir taneye

21
yari koydum gemiye
alti deniz usti gök
yar allaha emanet
tutunacak dali yok

22
dere derini ilen
irmak serini ilen
yurudun mi sevduğum
sabah serini ilen

23
sevdaliyim yanamam
çam dalina konamam
o kadar dertler çektum
bu derde dayanamam

24
duman dağdan oyle gel
yar merakli soyle gel
akşamdan giden yarum
sabah yine boyle gel

25
odundur diye bilme
bağlamadur bağlama
turkidur diye bilma
ağlamadur ağlama

26
finduk çibuği gibi
dalsuz buyudum dalsuz
analar buyutmesun
benum gibi ikbalsuz

27
deniz çalkar çaylari
ben sayarum aylari
hükümet asker etmiş
nazik nazik boylari

28
babamun kizi benim
sandukta bezi benim
selam soyle babama
en dertli kizi benim

29
bu dağun ihtiyaci
elmanun dali gibi
seni benum bilurum
babamun mali gibi

30
karşiki kayalardan
ketum sultan otini
alacağum yarume
yuz liraluk potini

31
derenun değermeni
gene dert aldi beni
artayur eksilmeyir
derdum yeniden yeni

32
baluk tuttum el ilen
tavaladum yağ ilen
nasil gunler geçurdum
dertli ağlamak ilen

33
gemi geliyor gemi
su savura savura
babam beni değişti
para içun gavura


Derleyen: Mahir Özkan

20 Ocak 2009 Salı

Karga



Seneee…geçmiş zaman, yanlış olmasın seksen yedi bilemedin seksen sekiz. İkinci çay alım kampanyası yeni başlamış. Bizim evde bir telaş bir telaş. Her gün mümkün olduğu kadar çok çay toplamamız lazım. Çünkü kampanyanın ilk günlerinde kontenjan sınırlaması yok. Ne kadar toplarsan o kadar satabiliyorsun. Zamanında Laz bir ağadan yün karşılığı alındığı için “ağayin ard e - ağanın tarlası” dediğimiz tarla evimize bir saat mesafede. Ormanın içinden yükseklere kıvrılan dik yokuşlu yollarında iki adam yan yana yürüyemez. Bu tarlaya ulaşmak büyük eziyet olduğu için bir an önce bitirmek istiyoruz buranın işini.


Benim görevim toplanan çayları eşekle alım yerine indirmek, eşeğe göz kulak olmak ve çay toplayanlara yemek ve su getirmek. İlk torbaların dolmasıyla seferlerime başladım. İkinci seferimi yapmıştım ki güneş tepemize çıktı. Yemek zamanı gelmişti. Ekmek, peynir ve soğandan oluşan yemek torbasını “pagen”in yanındaki kızılağacın dalına astım ve pınara su getirmeye yollandım. Mısırın kurutulup ayıklandığı pagende aynı zamanda tarlada kullanılan malzemeler de dururdu. Yemeği burada yiyecektik.


Çeşmede su doldururken annemin pagene doğru telaşla koştuğunu gördüm. Bir yandan da bağırıyordu. “nallet elli kelğhud! Mezi ta kedar!( lanet olsun başına! Bizi mi buldun!)” Pagene geldiğimde annemin yerdeki yemek torbasını toparlamaya çalıştığını gördüm. Ekmek kurtulmuştu ama peynir namına yenebilecek bir şey kalmamıştı. Yemeğimize karga saldırmıştı. Karga peynirin bir kısmını götürmüş, kalanını da yere saçmıştı. Ekmeğin yanına yalnız soğan katık olacaktı.


Soğanın yanında katık olsun diye armut toplamak bana düştü tabi. Armutları getirdiğimde annem kargayı anlatıyordu hala. “Desar ta? Şaş kargan giyav me bonir e (gördün mü? Aptal karga yedi bizim peyniri)” dedim gülümseyerek. Annem: “Şaş ta? İnu kelğhun ğheke tizadza (aptal mı? Onun kafasında akıl yığılmış)” dedi. Meğer karga benim yemek torbası getirdiğimi anlamış ve beni takip etmiş. Yemeği nereye bırakacağımı gözlemiş. Annem tepemde dünüp duran kargayı görünce anlamış durumu ama bana sesini duyuramamış.


Karga lanetli bir kuşmuş. Nedeni bilinmez, uğursuzluk getirirmiş insanlara. Karganın acı çığlığı ölüm habercisi sayılırmış. Dadandı mı bir yere bilin ki oradan bir cenaze çıkarmış. Kargaya zarar vermek tehlikeliymiş. Kargaya zarar veren insana laneti bulaşırmış. Lanetinin bulaştığı insan da bir daha iflah olmazmış.


Zamanında köyümüze Pantsuke adında bir gelin gelmiş. Pantsuke hem güzel hem de maharetliymiş. Ev işlerini, bahçe işlerini büyük bir başarıyla yapıyormuş. Kısa sürede herkesin takdirini kazanmış. Yalnız civciv büyütemiyormuş bir türlü. Çünkü evlerinin önündeki dut ağacına bir karga yuva yapmış. Kuluçkadan çıkan bütün civcivleri büyümesine fırsat vermeden kaçırıp yuvasına götürüyormuş. Yavrularını bu civcivlerle besliyormuş. Bir süre sonra Pantsuke bu durumun farkına varmış. Kocasından kargayı uzaklaştırmasını istemiş. Kocası karganın yuvasından ayrılamayacağını bildiği için ağaca çıkıp karganın yuvasını bozmuş. Karga yuvasının bozulduğunu görünce acı acı çığlık atmış. Evin üzerinde dolanıp durmaya başlamış. Günlerce belki haftalarca evin üzerinde dolanmış durmuş çığlıklarla. Bir süre sonra Pantsuke’ ye bir haller olmaya başlamış. Benzi solmuş. Beyaza kesmiş yüzü. Hiçbir iş yapmaz olmuş. Yaşam isteğini kaybetmiş. İki can taşıyormuş Pantsuke. Buna bağlamışlar önce durumunu. Ama acıları dinmek bilmemiş. Türlü sancılar çekmiş. Sonunda bebeğini düşürmüş. Bir daha da döl tutmamış Pantsuke. Türlü çareler aramışlar. Doktor doktor, hoca hoca dolaşmışlar ama hiçbiri dertlerine derman olamamış. Yıllar böylece akıp gitmiş. Sonunda kabullenmişler durumu. Kocası Pantsuke’ yi çok sevdiği için başka biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiş. Sonunda toparlanmış Pantsuke. İşinin gücünün başına geçmiş. Ama bir daha asla çocuğu olmamış.

Mahir Özkan

14 Ocak 2009 Çarşamba

Oduncunun Kızı

Hemşin’in bir dağ köyünde, Tsortsel namıyla bilinen yoksul bir oduncu yaşıyormuş. Oduncu işinde çok hünerliymiş. Ünü çevre köylere ve hatta tüm Hemşin’e yayılmış. Kim ev yapacak olsa, O’nu bulurmuş. Çoğu köylünün kışlık odununu da Tsortsel yaparmış. Kimse onun kadar düzgün ve hızlı odun kesemezmiş. Her ağacın dilinden anlarmış. Hangi ağaca nasıl davranacağını bilirmiş. Kütüklerle inatlaşmaz, suyuna gidermiş. Bu yüzden de en yarılmaz denen kütükleri bile kolaylıkla yararmış.

Oduncunun ününün tek kaynağı yeteneği değilmiş. Güzeller güzeli, ayın on dördü bir kızı varmış. Güzelliği dillere destan olmuş. Oduncunun yeteneğinden çok, kızının güzelliği konuşulur olmuş. Xavula boylu poslu ve cesur bir kızmış. Babasıyla birlikte ormana gider, yardım edermiş O’na. Babasının bütün hünerini öğrenmiş kısa sürede.

Xavula gelişip serpildikçe elçileri eksik olmaz olmuş. Babası bir yandan kızının hayırlı bir yere yerleşmesini istiyormuş. Bir yandan da evlenmesi için henüz erken olduğunu düşünüyormuş. Ezilmeyeceği, kıymet göreceği bir yere gitmesini istiyormuş. Zengini, fakiri, çobanı, şehirlisi, her yerden isteyenler varmış kızını. Tsortsel çok paraya pula değer veren biri değilmiş. İnsanın zeki ve hünerli olması gerektiğini düşünüyormuş. Her gün birilerine dert anlatmaktan da yorulmuş. Bu işe bir çare bulmaya karar vermiş. “Bu öyle bir çare olmalı ki hem kızımın biraz daha büyümesine yetecek kadar zaman kazandırmalı hem de talipliler içerisindeki en zeki ve yetenekli olanı seçmemi sağlamalı” diye düşünmüş.

Tsortsel, ormandan, iki adam sarıldığında parmakları ancak birbirine değecek kalınlıkta bir ağaç kesmiş. Bir moni ya da istiriç denen bir ağaçmış bu. Bu ağaçtan koca koca kütükler çıkarmış. Evinin önüne yerleştirmiş kütükleri. “Her kim ki bu kütüklerden birini belirlenen zaman içinde baltayla sobalık odun olacak parçalara ayırır, o kişi kızımı alır” diye haber salmış her yana.

Bu çözüm çok işe yaramış. Kimi daha kütüğü görür görmez vazgeçmiş. Kimi birkaç balta darbesinden sonra pes etmiş. Kimisi de sonuna kadar uğraşmış, kan ter içinde kalmış ama nafile, yetiştirememiş. Oduncu böylece rahata kavuşmuş. Kimseye dert anlatmak zorunda kalmamış. Durumdan son derece hoşnutmuş. Deneyip de başarısız olanları gördükçe kütüğü yarabilecek yeteneği gösterene gönül rahatlığıyla kızını verebileceğini düşünmüş.

En yüksek yaylalardan deniz kıyısı köylere kadar her yerde konuşulur olmuş, oduncunun sınavı. Nice yiğit denemiş bileğinin gücünü lakin başaramamış hiçbiri. Bütün yörede merak konusu olmaya başlamış bu durum. Acaba kim başaracaktı? Kim bu sınavın üstesinden gelecekti? Güzeller güzeli Xavula’yı kim alacaktı?

Sınavın sonunu en çok merak eden elbette Xavula’ymış. Xavula kaderinin bağlandığı kütükleri kırmaya gelenleri gözlüyormuş. Davranışlarına, boylarına poslarına bakıyor, hepsini ayrı ayrı değerlendiriyormuş. Tabi babasına görünmeden yapıyormuş bunu. Gelenlerin hiç birine içi ısınmamış. “Keşke bu yiğit parçalasa kütüğü” dediği çıkmamış.

Xavula bir gün kütüğün başında bir yiğit görmüş. Öncekilerin hiçbirine benzemiyormuş. “Keşke kütüğü parçalayabilse bu yiğit” diye içinden geçiriyormuş. Delikanlı almış baltayı eline kütüğün orta yerine var gücüyle indirivermiş. Bu darbe kütükte küçücük bir yara ancak açabilmiş. Delikanlı tekrar tekrar denemiş. Ama her seferinde aynı sonuçla karşılaşmış. Bir yandan köpeğe yal hazırlayan Xavula, bir yandan da delikanlıyı izliyormuş. Köpek önüne konan yalı ortasından yemeye başlayınca Xavula: “Gudila! cotan cotan ge. Cotan cotan ge.(Gudila! Kenarından kenarından ye)” diye bağırmaya başlamış köpeğe. Ama bu sırada gözü kütüğü yarmaya çalışan yiğitteymiş. Yiğit mesajın kendisine geldiğini anlamış. Baltayı almış kütüğün kenarından küçük parçalar koparmaya başlamış. Küçük parçalar kopara kopara koca kütüğü gerekli sürede parça parça etmiş.

Sonra ne mi olmuş? Ne olacak? Onlar kırk gün kırk gecedir düğün yapıyorlar. Ben kalamadım düğüne, gelmiş hikayesini anlatıyorum size.

Mahir Özkan

27 Aralık 2008 Cumartesi

Sis




şad kidim şad asoğ um / çok biliyorum çok söyleyeceğim.


serdis yangun hanoğ um / yüreğimde yangın çıkaracağım.


kağetses inadina yar / köylülerin inadına yar.


kezi hede pağçoğ um / seninle kaçacağım.


Bu maniyi okuduğunda bir anda buza kesmişti ortalık. Ama kısa sürmüştü bu durum. Hemen arkasından olağan kahkahasına bırakmıştı yerini hüzün. Daha önce de böyle maniler dinlemişlerdi. Oysa bu defa çok başkaydı. Bu defa gerçekti. Yürektendi. Herkes biliyordu ki laf olsun diye söylenmemişti. Bu bir ilandı. Ama bu açıklıkta anlamaları için yine de bir gün beklemeleri gerekecekti.



Yaylada geceler uzundur. Erkenden hava kararır. Elektrik olmadığı için gece daha bir uzun gelir. Erken yatılır oysa şehirlere göre. Yirmi beş haneli yaylada üç beş haneden gaz lambasının solgun ışığı yayılır geceleri. Erkekler bir evde, kadınlar bir evde, gençler ise kızlı erkekli başka bir evde toplanırlar. İhtiyarlar, geçmişten hikayeler çıkarır bu gecelerde. Gençler geleceğe taşır bu hikayeleri. Gençler, oyunlar oynar, maniler söylerler. Gölgelerini, daracık taş evin duvarlarında dans ettirir gaz lambası. Gölgeleri büyür, koca adamlara benzer duvarda. İşte böyle bir gecede söyledi bu maniyi Guşe.


Guşe yaylanın en güzel kızlarından biriydi. Çoğu kişinin dikkatini çeker olmuştu gelişip serpildikçe. Güzel kızların kaderidir. Güzellik başlarına bela olur. Söz olur. Göze gelir. Başa çıkmak zordur güzellikle. Huzursuz eder anneleri, babaları. Bu yüzden, erkenden baş göz edilir güzel kızlar, hayırlısıyla.


Elçilerin ardı arkası kesilmez olmuştu. Gelen elçilerin hepini geri çeviriyordu Guşe. Gönlünü kaptırmıştı çünkü kendisine elçi gönderemeyecek birine. Guşe bir çobana vurulmuştu; Kürt bir çobana. İçindeki yangın çıkarma isteği bundandı. Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. Güzelliğinin bedelini ödemek istemiyordu. Hemşinlinin Kürde kız verdiği nerde görülmüştü. Hem hangi Kürt Hemşinlinin evine elçi gönderebilirdi ki. Kim olmayacak duaya amin derdi. Babasının kulağına da gitmişti uğursuz dedikodu. Bir temiz dayak yemişti üstelik bu dedikodular yüzünden. Üstelik babasının telaşıyla gün doğmuştu elçilere. Sormak yoktu artık, ister misin? Diye. Münasip bir talipliye verilecekti Guşe.


Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. İşte bunun ilanıydı geceyi buza kesen manisinin sahiciliği.


Guşe o gecenin sabahında sürgülü kapıyı sessizce açtı. Adımını attı dışarı. Ayazı içine çekti. Titredi. Hava aydınlanmasına aydınlanmıştı ya, göz gözü görmüyordu yine de. Sis kaplamıştı her yanı. Söz vermişti sevdiğine. Yaylanın düzlüğünün sonunda, Kürt yaylasına inen yokuşun başındaki kayada buluşacaklardı.



Guşe yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yol yoktu. Koca bir ovaydı yürüdüğü. Düzlük bitmek bilmedi. Bütün taşlar birbirine benziyordu. Bütün izler birbirine… Sis dağılmak bilmedi. Üstelik yağmur yağmaya başlamıştı. Gün akşama çevirdi yüzünü. Sis dağılmamış ama yağmur dinmişti. Yağmurda sırılsıklam olmuş Guşe, ziyaret tepesini göremiyordu. Hiçbir iz, hiçbir işaret yoktu. Kaybolmuştu.


Bu öyle bir ovadır ki; hava açık olduğunda bile evlerden çok uzaklaşmışsanız, büyük tepelere göre belirleyebilirsiniz ancak yolunuzu. Bunların en bilineni ziyaret tepesidir: Uzaktan bakınca dikdörtgen bir tapınağa benzeyen parça parça koca kayaların yığın oluşturduğu tepe. İnsanlar; çocuk, evlilik, iş dileklerini kayalıklara sunar ve kayalıkların üzerinde uykuya dalarlar. Yanıtlarını, rüyalarına giren müjdecilerinden alırlar.


Ziyaret tepesini görmeden yönünü bulması artık imkansızdı. Yorgun düşmüştü; nereye gittiğini bilmeden yürümekten. Islak vücuduna doğru esen yel dayanılmaz olmuştu. Büyükçe bir kayaya rastladığında yürümekten vazgeçmeye karar verdi. Çöktü dibine kayanın. Kayayı yele siper etti. Tabiatın büyük sessizliğini bozan yalnızca yelin tatlı sesiydi. Guşe göz kapaklarını açık tutmakta zorlanmaya başlamıştı. Uyumamak için direniyordu. Ama nafile. İyici sokuldu kayaya. Kıvrıldı. Başını toprağa koydu. Ağır göz kapakları kapanmaya başladı. Beyaz gece kara geceye dönüştü.


Tam bu sırada bir cıvıldamayla açtı gözlerini Guşe. Karşısında minik bir mavi gerdanlı yayla kuşu vardı. Cıvıldıyordu. Guşe tanıyordu bu sesi. Ötüşündeki ezgiyi biliyordu. Guşe kuşun sesine dikkat kesildi. Yüreğinin derinliklerinden duydu O’ nu:


Duman dağdan yukari


Girdi taşun altina


Sana yastuk ne lazim


Kolum başun altina


Sis dağıldı. Ziyaret tepesi göründü. Ovaya yayılmış, ismini çağıran insanları gördü sonra. Kalktı ve insanlara doğru yürüdü. Sonraki gün yaylanın kızlarıyla birlikte ziyaret tepesine çıktı. Uyudu. Rüyasında bir mavi gerdanlı yayla kuşu gördü.


Mahir Özkan



16 Aralık 2008 Salı

Adalet

Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde bir inanç uyanır içimizde: Adaletin gerçekleşeceğine olan inanç. Bir şekilde hakkın yerini bulacağına inanır insan. Adalet kılıktan kılığa girer bu yüzden. Ama hep yanı başımızdadır. Adalet kimi zaman töre olur. Kimi zaman yasa. Kimi zamansa izine bu dünyada rastlanmaz olur. İşte o zamanlarda adaletin adı, ilahi adalet olur. İlahi adalet bazen bu dünyada tecelli eder; bazen öbür dünyada. Takdiri İlahidir sonuçta.



İnsan bir gün adaletin gerçekleşeceğine inanmasa hayata katlanması gerçekten çok zor olurdu. Belki aslı yoktur bu inancın. Belki de bu inanç sayesinde adalete kavuşma olanağı yakalar insan. Kim bilir? İşte bu yüzden insanlar yaşadıkları olayların içinde adalet ararlar. Bir şekilde adaletin yerine geldiği hikayeler anlatırlar bu yüzden. Bu hikaye işte böyle bir hikayedir.


Zamanında bir Hemşin köyünde Ali ve Makar adında aynı kıza gönül veren iki arkadaş varmış. Köyde herkes bu iki arkadaşın da Şuşe’yi sevdiğini bilirmiş. Bu durumun nasıl çözüleceği herkesin merak konusu olmuş. Dedikodular ayyuka çıkınca arkadaşlar işi bir sonuca bağlamaya karar vermişler. Öyle bir çözüm bulalım ki demişler; “bu ikimiz için de adil bir çözüm olsun ve böylece aramız da bozulmasın.” Sonunda sevdikleri kız Şuşe’ye sormaya karar vermişler; gönlünün kimde olduğunu. Şuşe’nin gönlü uzun zamandır Makar’daymış. Böylece sorun çözülmüş. Şuşe ve Makar evlenmişler. Ali ve Makar’ın arkadaşlıkları devam etmiş. Ali, Şuşe’nin artık dünya ahret bacısı olduğuna yeminler etmiş.



Makar ve Şuşe, Makar’ın ailesiyle birlikte yaşıyorlarmış. Çünkü kendi evlerini yapacak kadar paraları yokmuş. O zamanlar Hemşin köylerinden madenlerde çalışmak üzere Zonguldak’a giden birçok insan varmış. Makar da kendi evini yapacak parayı biriktirmek için Zonguldak’a gitmeyi düşünüyormuş. Makar bu düşüncesini Ali’yle paylaşmış ve birlikte gitmeyi önermiş. Hem paraya ihtiyacı olduğu için hem de Şuşe’den uzaklaşacağı için Ali’ye bu fikir çok cazip gelmiş. Böylece Ali ile Makar birlikte Zonguldak’ a gitmeye karar vermişler.



Zonguldak’ ta madende çalışmaya başlamışlar. Makar yeni evini kuracağı parayı biriktirmeye çalıştığı için işine büyük bir hevesle sarılmış. Zorunlu harcamalarının dışında hiç para harcamıyormuş. Madende mesaisi bittikten sonra ise kaldığı işçi lojmanlarında seyyar ayakkabıcılık yapıyormuş. Zonguldak’ ta o zamanlar çok fazla gurbetçi işçi varmış ve bu işçiler idarenin yaptırdığı işçi lojmanlarında kalıyorlarmış. Lojman dediysek bunlar daha çok yemekhanesi, yatakhanesi, kamelyası ve gazinosuyla askeri tesislere benziyormuş. Bekar işçilerin toplu olarak yaşadığı yerlermiş buralar. Makar bu şekilde çalışarak çok para biriktirmiş. Bir yıl içinde evini yapmak için yeterli parayı biriktirebileceğini hesaplıyormuş.
Ali ise madende kazandığı paranın hepsini harcamış. Gününü gün etmiş. Makar kendisini uyardığında; “nasıl olsa benim acelem yok. Evlenecek kimsem de yok. Gerekirse gelir bir yıl daha çalışırım” diyormuş. Böylece bir yıl dolmuş. Dönme vakti gelmiş çatmış. Ali kendini öyle dağıtmış ki, dönüş için gerekli yol parasını bile bulamamış. Ali’nin vapur biletini de Makar almış. Zonguldak’ tan Trabzon’ a vapurla gelip, kayıkla Hopa’ ya geçeceklermiş. O zamanlar Karadeniz kıyı şehirleri arasında kayık seferleri eksik olmazmış.



Trabzon’ a geldiklerinde güneş batmak üzereymiş. Kayık seferleri bitmiş. Ama Makar çok heyecanlıymış ve bir an önce evine, sevdiğine kavuşmak istiyormuş. Bu yüzden Ali’nin Trabzon’ da kalma yönündeki bütün ısrarlarını reddetmiş. Kayıkhaneye giderek bir kayıkçıyı kendilerini Hopa’ ya götürmeye ikna etmiş. Hopa’ ya geldiklerinde ortalıkta kimsecikler yokmuş. Kayalıkları döven kısık sesli dalgaların sesi varmış yalnızca. Makar ve Ali hiç vakit kaybetmeden dağ yolundan köylerine doğru yola çıkmışlar. Utangaç bir ayın aydınlattığı yola eşlik eden derenin ve ateşböceklerinin sesleriyle yol almışlar.



Uzun yolculuğun yorgunluğuna açlık da eklenince daha fazla dayanamamışlar. Köyün tarlalarının olduğu tepedeki bir pınarın başında yemek molası vermişler. Ali azık torbasını çıkarıp yiyecek hazırlamaya başlamış. Bu arada Makar’ın tatlı bir hayal içinde suyun kıyısına uzanıp lusnikayı (ay) seyrettiğini fark etmiş. Makar lusnikada Şuşe’nin yüzünü görüyormuş. Bu manzara Ali’ nin içinde uyuttuğu arzuları harekete geçirmiş. Makar’ın gözlerinden gördüğü hayali görebiliyormuş. Bu hayalin içinde, Makar’ın yerinde kendini görmeye başlamış. Gözü dönmüş bir şekilde arkasından dolaşarak Makar’ın boynuna dayamış bıçağını. Makar neye uğradığını şaşırmış ilk anda. Sonra durumu anlamış: “Bu senin yanına kalmaz. Bu şekilde hiçbir şey elde edemezsin. Eninde sonunda yaptığın ortaya çıkar, adalet yerini bulur! ” demiş. Ali: “Avanak, nerden ortaya çıkacak? Burada bizi kim görecek ki? Hem burada beraber olduğumuzu bile gören yok.” demiş. Bu sırada altında oturdukları ağaçtan birkaç yaprak süzüle süzüle yanlarına düşmüş. Makar: “Dökülen bu yapraklar şahidim olsun.” demiş. Bu sözler Makar’ın son sözleri olmuş.


Mısırın olgunlaşma döneminde ayılar tarlalara dadanırmış. Köylüler bu dönemlerde ekini korumak için tarlalarına yaptıkları kulübelerde nöbet tutarmış. Ali bu kulübelerin birinde bir hafta kalmış. Daha sonra köye gitmiş. Makar’ ı soranlara bir hafta önce “köye” diye yola çıktığını, başka bir şey de bilmediğini söylemiş.


Şuşe, Makar’dan gelen mektupların kesilmesiyle üzüntüye boğulmuş. Aylarca tek bir mektup gelmemiş. Bu arada köyde dedikodular almış yürümüş. Makar’ın gelmeyeceği, büyük şehirde evlendiği söylenir olmuş. Şuşe’nin yazdığı hiçbir mektuba yanıt gelmemiş. Bu arada Ali, Şuşe’ye sürekli Makar’ı unutmasını ve kendisiyle evlenmesini söyleyip duruyormuş. Şuşe, Ali’nin bu davranışlarından kuşkulanmaya başlamış. Ama yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Şuşe tam yedi yıl sabırla beklemiş sevdiği adamı. Bu sürede Ali de ailesinin tüm zorlamalarına rağmen evlenmemiş. Sonunda Ali’nin ısrarlarına dayanamayan Şuşe, evlenmeyi kabul etmiş.

Bir gün Şuşe ve Ali tarlalarına çalışmaya gitmişler. Öğlen yemeği için pınarın başında mola vermişler. Bu pınar Ali’nin Makar’ı öldürdüğü yerdeki pınarmış. Ali, Makar’ın uzandığı ağacın altında oturmuş. Ağaçtan yine aynı şekilde birkaç yaprak süzüle süzüle düşmüş. Bunun üzerine Ali’nin yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirmiş. Ali dalmış gitmiş uzaklara. Bunu fark eden Şuşe sormuş: “Ne oldu sana? Bir garip oldun. Daldın gittin bir yerlere.” Ali söylemek istememiş. Bunun üzerine Şuşe, Ali’yi sıkıştırmaya başlamış: “Ben artık senin karınım, benden bir şey gizlemene gerek yok” demiş. Şuşe, allem etmiş, kallem etmiş, altından girmiş, üstünden çıkmış. Hem cilvelenmiş, hem kızmış. Sonunda Ali’ye hikayeyi anlattırmış. Ali, düşen yaprakları görünce o günü hatırladığını söylemiş. Şuşe çığlığını içine gömmüş: “Amaaan!” demiş. “ Geçmiş zaman. Olmuş, bitmiş. Hem ben senin beni bu kadar sevdiğini hiç bilmezdim” demiş.


Şuşe o gece yatmadan önce yastığının altına bir bıçak koymuş. Ali içindeki sıkıntıdan kurtulmuş olarak huzurlu bir uykuya dalmış. Ve bu Ali’nin son uykusu olmuş.



Mahir Özkan