Geçmişten geleceğe....
cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2009 Pazar

Cadı Hikayeleri 3



Kışın zamanın büyük bölümünü evde geçirirdik. Metrelerce karın örttüğü yollar izin vermezdi fazla uzaklaşmaya. Hem erkenden akşam olur, hava kararırdı. Köyden uzaklaşmak da pek güvenli değildi. Çünkü aç kalan kurtlar ve ayılar köyün yakınlarına kadar inerlerdi. Bu yüzden kışın en iyisi evde vakit geçirmektir. Evde geçirilen uzun zamanlarda “misket,” “maya,” “öğretmencilik” hatta kalabalık olunca “eşinden memnun musun?” gibi oyunlar oynardık. Tabi en büyük eğlencemiz momiden hikayeler dinlemekti. Ama bu hikayeler artık benim için sorun olmaya başlamıştı. Özellikle cadı hikayeleri. Cadı hikayeleri beni çok korkutuyordu. Anladığım kadarıyla köyümüzde de cadı vardı. Ama ben kim olduğunu bilmiyordum. Artık yaşlı kadınlarla yalnız kalmaya korkar olmuştum. Her gördüğüm kadını “cadı acaba bu mu?” diye baştan aşağıya süzüyordum. Bütün davranışlarını izliyor, onlarla yalnız kalmaktan özenle kaçıyordum.

Bir gün artık dayanamadım. Momiye: “me kağis cadun vova? Asa indzi. Kağis emmen baravan vaxim gu (bizim köyün cadısı kim? Söyle bana. Köyün bütün yaşlı kadınlarından korkuyorum)” dedim.

Momi: “orti, me kağis caduin vov elluşe ook çkida. Asa, ana gasin. Ama ook şidag desats çuni. Cudu a dei megime maxke arnus a na kelxut medz pon kuka. ( yavrum, bizim köyün cadısının kim olduğunu kimse bilmiyor. Budur, şudur diyorlar. Ama kimse gerçekten görmemiştir. Cadıdır diye birinin günahını alırsan başına büyük iş gelir.) dedi. Sonra da cadının açığa çıkmasının ancak iş üstünde yakalanmasıyla ya da kendisini çok kızdıran bir şey yapan birini cezalandırdığında mümkün olduğunu söyleyerek bir hikaye anlattı:

“Guli daha on beş yaşında genç bir kızmış. Ama o zamanlar bu yaş evlenmek için yeterli bir yaşmış. İsteyenlerin ardı arkası kesilmeyince ailesi münasip gördükleri birine vermiş Guli’ yi. Guli ilk zamanların çocukluklarını atlattıktan sonra mutlu bir yaşantı sürmeye başlamış. Yeni yaşamına çabuk alışmış. Elinden başka bir şey de gelmezmiş zaten. Kocasını da zamanla sevmiş. Kendisine iyi davranıyormuş kocası. Tek bir sorunları varmış yeni evli çiftin. Üç yıldır evli olmalarına rağmen çocukları olmamış. Yaşı henüz küçük olduğu için bunu da fazla sorun etmemişler.

Bu mutlulukları fazla uzun sürmemiş. Evliliklerinin üçüncü yılında kocasının ağabeyi ölmüş. Karısı iki çocuğuyla dul kalmış. Kayınpederi büyük gelinini çok seviyormuş. Torunlarının da annesiz kalmasını istemiyormuş. Bu yüzden büyük gelini Guli’ nin kocasıyla nikahlamış. Guli bir türlü bunu kabullenememiş. Düşünmüş taşınmış. İşin içinden çıkamamış. Çünkü kocasını seviyormuş. Hem ayrılsa, boşanmış bir kadın olarak daha iyi biriyle evlenme ihtimali çok zayıfmış. Bir süre, duruma alışmaya çalışmış. Ama nafile. Belki kocasını sevmese durum daha kolay katlanılır olacakmış. Ama sevdiği adamı aynı evin içinde başka bir kadınla paylaşmak dayanılmaz bir hal almış. Sonunda kaçmaya karar vermiş.

Guli bir gün tarlada çalışırken kararını vermiş. Tarladan orman yoluna vurmuş kendini. Köy yolundan gitmesi imkansızmış. İnsanlar köyden tek başına ayrıldığını görürlerse kaçtığını anlar ve izin vermezlermiş. Bir tepenin bir yamacında kocasının bir yamacında babasının evi varmış. Saatlerce yürümüş. Tepeyi tırmanmış. Günü akşam etmiş. Sonunda babasının köyüne gelmiş.

Birkaç gün sonra kayınpederi Guli’ ye haber göndermiş: “ Eğer evine geri dönmezsen kimseye kadınlık edemeyesin.”

Guli’nin babası bu tehdit üzerine çekinmiş. Çünkü köylüler arasında Guli’nin kayınpederinin cadı olduğuna dair söylentiler dolaşıyormuş. Kızının ağzını yoklamış. Guli bu tehdidi pek ciddiye almamış. Babasına: “O eve geri döneceğime ölürüm daha iyi demiş.” Bunun üzerine babası da fazla ısrar etmemiş.

Cadı bunun üzerine bir yumak yün ipinden kırk parça kesmiş. Kırk parçayı birbirine düğümlemiş. Her düğüme kimsenin bilmediği dualar okumuş. Kırk düğümlü iple Guli’nin rahmini bağlamış. Sonra da düğümlü ipi denize atmış.

Gel zaman git zaman Guli’ nin kısmeti çıkmış, evlenmiş. Cadı bu evliliği önceden haber almış. Kırk parça ip hazırlamış. Kırk parça ipi kırk düğümle bağlamış. Her düğüme kimsenin bilmediği dualar okumuş. Kırk düğümlü iple Guli’nin yeni evini bağlamış. Sonra da düğümlü ipi denize atmış. Bu evde çocuk olması artık imkansızmış.

Guli yeni evinde ilk zamanlar mutluymuş. Ama bir sorun varmış. Yıllar geçiyor ama Guli’nin çocuğu olmuyormuş. Hocalara gitmişler, olmamış. Otlar kaynatmış içmişler, olmamış. Doktorlara gitmişler, olmamış. Türlü türlü çareler denemişler, yine olmamış. Tam on iki yıl geçmiş evliliğinin üzerinden ama çocukları olmamış. Evin içinde yıllar yılı bir tek kahkaha duyulmamış. On ikinci yılın sonunda bir gün, kederli Guli’nin bir dikkatsizliği sonucu evde yangın çıkmış. Bütün köylü koşmuş, yetişmiş. Ama ahşap evi yanmaktan kurtaramamış. Ev tamamen kül olmuş.

Köylüler bu duruma çok üzülmüşler. Çünkü Guli’nin kocası çok fakirmiş. Üstelik çocukları olmadığı için insanlar onlara daha fazla acıyorlarmış. Köyün ileri gelenleri hemen gor yapmaya karar vermişler. Bütün köylüler elinden ne geliyorsa, yardım edecekler ve Guli’nin yeni evini hep birlikte yapacaklarmış.

Ev inşaatı boyunca Guli ve kocası komşularının evinin bodrumunda kalıyorlarmış. Birkaç ay içinde yeni evleri hazırmış. Guli yeni eve taşınacakları gün kendini hiç iyi hissetmiyormuş. Başı dönüyor, midesi bulanıyormuş. Evin yapımı sırasındaki yoğun çalışmaya bağlamış önce. Sonra son birkaç ayı düşününce aklından bile çıkardığı şeyin gerçekleştiğini anlamış. Hamileymiş.”

Mahir Özkan



18 Eylül 2008 Perşembe

Cadı Hikayeleri 2





(Agos' un 17 Ekim 2008 tarihli 655. sayısında yayınlanmıştır)

İlk cadı hikayelerini dinlediğimde çok korkmuştum. Ama birkaç uykusuz geceden sonra artık korkularımın bildiklerimi unutarak geçmeyeceğini anladım. Bu yüzden diğer yolu deneyecektim: Daha çok şey bilmek. Yaylada ne kadar momi varsa öğrendiklerimi anlatıyor ve onlardan bana yeni hikayeler anlatmalarını istiyordum.

“Cadılık doğuştan gelen bir yetenekmiş. Ama bir cadının cadılık yapabilmesi için eğitilmesi ve icazet alması gerekirmiş. Belirli bir yaşa gelip eğitimden geçen cadısüpürgesine binip “terçi Kırım”(koş Kırım) dermiş. Böylece birkaç saniye içinde Cadılar Kralı’nın karşısında bulurmuş kendini. Cadılar Kralı’ndan icazet alan cadı artık onun emirlerinin dışına çıkamazmış. Bir cadının kurtarılabilmesi için Cadılar Kralı’ nın karşısına çıkmasının engellenmesi gerekirmiş. Bunun için de cadı olduğu önceden öğrenilmeliymiş.”

Çoğu benim bu anlattıklarımı şaşkınlıkla karşılıyordu. “orti uuş pon çunes ta? ( yavrum başka işin yok mu?)” diyorlardı. Sonra da uyarıyorlardı: “Cazi in hede engoğçes, caziin vaan şad xosis a na lizut perevi gu (cadıyla uğraşmayacaksın, cadının üzerine fazla konuşursan dilin tutulur)”. Bir çok defa terslendikten sonra Guli momi den bir hikaye dinlemeyi başardım:


“Bir zamanlar köyün birinde adamın birinin danaları birer birer ölmeye başlamış. Bu danalar çok değerli danalarmış. Adam danalarına gözü gibi bakarmış. Çok süt veren cins bir inekten elde ettiği soydan geliyormuş danalar. Danaların neden öldüğünü bir türlü çözememiş adam. Aynı zamanlarda başka bir köyde bir genç kızın başına gelenler köyden köye yayılmış.

Genç kız köyün en güzel kızlarından biriymiş. Herkesin gözü üzerindeymiş. Evlilik çağı yaklaştıkça taliplileri de çoğalmış. Kızı kimin alacağı büyük merak konusuymuş. Çünkü kız güzelliğinin verdiği güvenle birçoklarına burun kıvırmış. Ailesi de kızı çok severmiş. Rahat edebileceği kıymet bilir bir yere gelin olmasını isterlermiş.

Gel zaman git zaman kıza bir haller olmaya başlamış. Kız yemeden içmeden kesilmiş. Yüzü gülmez olmuş. O canlı ışıl ışıl gözlerinin feri sönmeye başlamış. Kırmızı yanaklarının rengi solmuş, beyaza kesmiş yüzü. Avurtları çökmüş, yaşlı kadın gibi görünmeye başlamış neredeyse.

Ailesi kızın bu durumuna çok üzülmüş. Ellerinden gelen bütün çareleri denemişler. Hocalara götürmüşler. Yatırlara götürmüşler. Falcılara götürmüşler. Çocuklarına ne olduğunu anlamak için ellerinden ne geliyorsa yapmışlar. Ama ne fayda, ne yapmışlarsa çocuklarının derdine derman bulamamışlar.

Sonunda kızın bazı geceler evden ayrıldığını fark etmişler. Bunun üzerine kızın abisi silahını çekip alnına dayamış kızın: “Asa kişerner ver kelles nor gertas-söyle geceleri kalkıp nereye gidiyorsun”? diye sormuş. Bunun üzerine kız başına gelenleri anlatmaya başlamış.

Tanımadığı yaşlı bir kadın, bazı geceler gelip kızı odasından alıyormuş. Bir domuzun sırtına binerek bilmediği bir köye gidiyorlarmış. Bu köydeki bir ahırın önüne geldiklerinde yaşlı kadın, kızı ahırın dışında bırakıp kendisi ahıra giriyormuş. Bir süre sonra elinde bir kalple dışarı çıkıyormuş. Kalbin bir kısmını kendisi yiyor, bir kısmını da kıza yediriyormuş. Kalbi yedikten sonra artık hiçbir şey yiyesi gelmiyormuş genç kızın. Bundan dolayı kız yemeden içmeden kesilmiş. Kalp yemeye alışmış. Kadına karşı koyma gücü gösteremiyormuş. Ailesi bunun üzerine kızı çok sıkı takip altına almış, her anını izlemeye başlamış. Böylece genç kızı cadıdan korumayı başarmış. Kız yavaş yavaş eski güzelliğine ve sağlığına kavuşmuş.

Yaptıklarının ortaya çıkmasından sonra cadı bir daha kızı alıp götürememiş. Cadılar kendileri gibi cadı olabilecek kızları tanır ve onları eğitirlermiş. Kimse fark etmeden bunu başardıklarında cadılar dünyası bir kişi daha kazanırmış.”


Mahir Özkan

Cadı Hikayeleri 1

(Agos' un 10 Ekim 2008 tarihli 653-654. sayısında yayınlanmıştır)

Yaylalarda korku hikayesi dinlemenin tadı bir başkadır. Yaylanın atmosferi bu hikayelere çok uygundur. Güneşin batmasıyla birlikte ay ve yıldızlardan başka ışık kaynağı bulamazsınız yaylalarda. Elektrik yoktur. Televizyon ve bilgisayar yoktur. Yaylada insanlar uzak hikayelerin izleyicisi olmazlar. Yanı başlarındaki hikayelerin kahramanlarına dokunurlar. Gaz lambasının solgun ışığı evlerin küçücük pencerelerinden belli belirsiz sızar. Uçsuz bucaksızmış duygusu veren ovanın ortasında dünyanın bu zamanının dışına fırlatılmış gibi hissedersiniz. Toprak zeminli, bir ya da en fazla iki gözlü, karataştan yapılmış ve üstü brandayla örtülmüş evlerin ortasında kuzineli sobalar yanar. Gece sessizlikle birlikte çöker ovaya. Geceyi dinlemek için dışarı çıktığınızda ne köylerdeki gibi ateşböceklerinin ve derenin sesini duyarsınız ne de kuşların; yayla gecelerine egemen olan mutlak bir sessizliktir: Ürkütücü bir sessizlik. Bugünü hatırlatan ufak tefek simgeleri saymazsanız zamanın hangi diliminde olduğunuzu bilebilmeniz imkansızdır.

Bu sessiz gecelerde sobanın etrafında toplaşır, kuzinede pişen patatesleri beklerken momilerin hikayelerini dinlerdik. Bu hikayelerin en ünlüleri ise cadı hikayeleridir. Cadı hikayelerini genellikle momi anlatır. Anlatırken de çok dikkatli bir dil kullanır. Çünkü hikayenin kahramanı aramızda yaşayan biridir. Momi bir yandan bir masumun günahını almaktan bir yandan cadının kendilerine de musallat olmasından korkar. Bu yüzden “mağke kelğhun-günahı başına” der, cadının ismini söyledikçe. Anlattığı hikayenin rivayet olduğunu bildiği halde adeta kendi yaşadığı bir olaymış gibi gerçeklik duygusuyla anlatır. İsim, yer, zaman vererek anlatır. Üstelik gerçekten yaşanmış ve herkesin malumu olan olaylarla bağlantılandırarak anlatır. Velhasıl anlattıklarına inanır.

Kızgın sobanın ağzından sarı kızıl alevler dışarı saldırırdı. Alevlerin kara gölgeleri Mominin yüzünde dans ederdi. Mominin yüzüne yüzyıllardan süzülen bir bilgelik gelir yerleşirdi. Gözümü dikip gözlerinin derinin dinlemiştim bu hikayeyi:


“Bir Hemşin köyünde yeni evli bir çift varmış. Genç çift ilk bebeklerini kucaklarına aldığında büyük bir mutluluk yaşamış. Ama mutlulukları kısa sürmüş. Bir süre sonra bebek annesini emmez olmuş. Beti benzi atmış. Bembeyaz kesilmiş. Önce bebeği başkasına emzirmek istemişler. Ama fayda etmemiş. Nazara geldiğine inanmışlar. Bebeği hocalara götürmüşler. Nazar duaları, korku duaları okunmuş ama fayda etmemiş. Yavruları gözlerinin önünde erimiş. Sonunda doktora götürmeye karar vermişler. Hiçbir şey çare olamamış dertlerine. Bebekleri ölmüş. Büyük üzüntü yaşamışlar. Gel zaman git zaman kadın tekrar gebe kalmış. Adam büyük mutluluk içindeymiş. Eşine çok özen göstermiş. Sonunda bebekleri dünyaya gelmiş. “Lusnika yi bes- ay gibi” parlayan bir bebekmiş. Ama bir süre sonra bu bebekte diğeri gibi solmaya başlamış. Yemeden içmeden kesilmiş. Tüm çareleri denemelerine rağmen çocuğu kurtaramamışlar. Kadın üçüncü bebeğini yaza yakın doğurmuş. Her yaz olduğu gibi ev ahalisinin yaşlıları ve çocukları yaylaya çıkmış. O zamanlar gençler ve kadınlar ilk sürüm çayı topladıktan sonra yaylaya çıkar, ikinci sürüm çay için geri köye gelirlermiş. Anne bebeği çok küçük olduğu için yaylaya göndermek istememiş. Momi diğer çocuğundan olan torunlarıyla çıkmış yaylaya.

Çocuk oldukça sağlıklı görünüyormuş. Adam ise bebeklerinin durup dururken neden öldüklerini anlayamamakta, bu bebeğini de kaybetme korkusuyla yanıp tutuşmaktaymış. Bir yaşlı kadın adamın bu durumunu öğrenince gelip adama nasihatte bulunmuş: “Orti, ku dağotse cadun guda, kişerner bedaa, perna caduin- yavrum senin çocukları cadı yiyor. Geceleri bekle, yakala cadıyı”. Yaşlı kadın, cadının bebekleri, özellikle de en sevdiklerini yediğini anlatmış adama. Cadı geceleri gizlice gelir, çocuğun göğüs kafesinden kalbini söker alır ve yermiş. Bunu belli sürelerle yapmak zorundaymış. Çünkü cadılar böyle beslenirmiş.

Bunun üzerine adam evinin kapısında geceleri nöbet tutmaya başlamış. Günlerce nöbet tutmuş. Nöbette olduğu gecelerin birinde, yaşlı bir kadının bir domuzun sırtında kapısına yaklaştığını görmüş. Tam kapıdan içeri girmek üzereyken saklandığı yerden çıkmış ve kadını yakalamış. Gördüğü yüz karşısında dehşete kapılmış. Çünkü yakaladığı kişi annesiymiş. Annesi hemen yalvarmaya başlamış: “Orti mema enoğçim, inç gelli umets asel mi- yavrum bir daha yapmayacağım, ne olur kimseye söyleme”. Adam şaşa kalmış. Cadı geldiği gibi domuzun sırtına binmiş ve karanlıkta kaybolmuş.

Yayla yolu yaya bir günde ancak gidilebilecek bir yolmuş. Adam yaylaya haber salmış. Annesinin nerede olduğunu, ne yaptığını öğrenmek istemiş. Gelen habere göre annesi yaylada normal yaşantısını sürdürüyormuş. Çocuklarla ilgileniyor, onlara hikayeler anlatıyormuş.”


Mahir Özkan