.
Yorgo Andreadis, Abdi İpekçi Türk Yunan Barış ve Dostluk Ödülü almış Karadeniz kökenli bir Yunan yazarı.Keçilerin otladığı kayalıklar için Tansu Çiller döneminde Türkiye ile Yunanistan’ın savaş eşiğine girdiği 1996 yılı başlarında, ilki düzenlenen TÜYAP kitap fuarının onur konuğu olmayı kabul etmiş ve barış mesajları vermişti.O yıl ünlü Yunan yazarı Samarakis de İzmir’e davetli idi, ama çevresi "gitme, tehlikeli, seni linç ederler" diyince gelmeye cesaret edememişti.
Andreadis’i Karadenizli hemşerileri çok sevdi. Defalarca davete icabet edip, Trabzon’a gitti. Kitaplarını imzaladı.Kitapları birkaç baskı yaptı. Özellikle “Tamama” çok sevildi. Enis Rıza da, Öte Yakadakiler adlı belgeselinde Tamama’nın öyküsüne ve Andreadis’e yer vermişti.
Derken ne olduysa oldu, Karadeniz’de odaklanan “çete” onu boy hedefi seçti. Rahmi Koç ve Patrik Berthalemeus’u Trabzon’a sokmamakla övünen bir jandarma generali, onu boy hedefi gösteren bir konferans verdi. Sözde Andreadis’in kitapları bölgeye gizlice sokulup dağıtılıyormuş. O kitapların İstanbul’da yayınlanıp, kitap fuarlarında imza rekorları kırdığından haberi bile yoktu bu generalimizin. Milliyetçi eğilimli bir Karadeniz gazetesinde hakkında yazı çıkardılar. Sonra Yeni Şafak’ta yazı çıkarttılar. Sonra muhabir özür dileyip, kandırıldığını söyledi. Haber “servis” edilmişti.Ve Andreadis bu iftiralara yanıt vermek, söz konusu gazetecilerle konuşmak için 1998 Aralığında İstanbul’a geldi. Ve o günlerde Rum ve Türk Karadenizliler Açık radyonun düzenlediği bir toplantıda birlikte kemençe çalıp, horon tepeceklerdi. Bu konser militer baskı ile iptal edildi. Öyle ya, Jandarma duruma el koymuştu.Andreadis ise havalanında ülkeye sokulmayıp, sabahleyin geri postalandı. Dünürü Hüsnü Paşaoğlu idi. Türkçe adlar taşıyan torunları vardı. 1999 depreminde Andreadis, iki TIR dolusu eşya topladı. O yasaklı olduğu için karısı getirdi bunları.
2002 Ocak'ında, Cceviz Kabuğu" programında araştırmacı yazar Ömer Asan, “Pontos Kültürü” adlı kitabından dolayı resmen linç edildi. Bu programa Andreadis de, Ömer Asan gibi naifçe katılmak istedi, kendisi hakkındaki iftiraları yanıtlamaya çalıştıysa da o da linç edildi. Kanser ile boğuşan Ayşe Nur, bu programı kapattırdı bana. Ve ölmeden 1 hafta önce, savcılığa davet olundu 6 yıl önce yayınladığı, TV’de linç edilen “Pontos Kültürü” adlı kitabından dolayı.Ömer Asan, ise ölüm tehditleri alıyordu. Aynı tehditler damadına da geldiği için, torunlarını yanına almıştı. Ergenekon diye nitelenen buzdağının, ilk kurbanının Andreadis olduğunu nice sonra anlayacaktık.Yaşar Kemal de dahil, bir çok yazar ve aydın bu yasağın iptal edilmesi için imza topladı ve Erdoğan’a yolladı. Yine ses gelmedi.
Daha Ergenekon olayı başlamamıştı. (Bu sınır dışı edilme öyküsü, imza metni ve imzacıların adları, ek belgelerle birlikte, Yorgo Andreadis’in “İstenmeyen Adam”, adlı kitabında yayınlandı. Belge Yayınları'nın Marenostrum dizisi içinde 2005 yılında.)Çete, Andreadis’i “Pontos devletini kurmak istemekle” suçluyor. Andreadis ise, yahu Osmanlının en zayıf olduğu zaman bu yapılamamış, şimdi mi olacak diye soruyor.
Hrant’ın dediği gibi, onların gözü "bu topraklarda sadece gömülmek için". İzin verin, memleketimi, memleketlilerimi göreyim diyor. İzin vermezseniz de sağ olun diyor. Bari gömülmeme izin verin. On yıl bekledim. Bana AİHM’e git dediler gitmedim. Dava açmadım. Sabırla bekledim, bu haksızlığın giderilmesini, iftiraların geri alınmasını.Andreadis’e de faşizanca davranılmadı mı?Eli boş kalmadı mı? Yunan devletinin de umurunda değil onun çektiği acılar. Türkiye ile kimse ek sorun istemiyor. Türkiye’ye sokulmayan insan hakları savunucuları vardı. Güzel insanlar. Zor zaman dostları. Hepsinin yasağı kalktı, gelip gidiyorlar. Çünkü onlar Alman, İngiliz… Kendi devletleri sahip çıkıyor, bizim hükümet daha dikkatli davranıyor. Kim takar Yunanlıyı, Rumu?..
Andreadis’in içimi acıtan mektubuna köşemde yer veriyorum. Güdümlü basın nasıl olsa takmaz. Belki insaflı bir danışmanın gözüne takılır da Başbakan’a iletir. Zayıf ihtimal. Bizim yolladığımız toplu dilekçeyi gördüğünü sanmıyorum. “İlgili kurumlara soruldu, olumsuz” diye yanıt veren metni paraf ederken...
* * *
Ekselansları, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan
Ekselansları Sayın Başbakan;Onlarca yıllık ihtilaf ve inkardan sonra, geçmişte Türkiye Devleti’nin kendi farklı azınlıklarına doğru davranmadığını ortaya koyan tarihsel hakikati dile getiren ilk kişi olduğunuz için sizi şahsen temin ederim ki Yunan Halkı’nın çoğunluğu sözlerinize katılmakta ve cesaretini takdir etmektedir. Ben de size çok teşekkür ediyor, tebriklerimi iletiyorum!
Ancak size hatırlatmak isterim ki, Türk Devleti’nin Güvenlik Teşkilatlarının haksız kararıyla suçlandığımdan, 05-12-1998 tarihinden beri Türkiye’ye girişimin yasak olduğunu 24-06-2004 tarihli şahsi bir mektupla tarafınıza iletmiştim. Bu kararın gerekçesinde üç büyük X harfi yazılıdır.
1998 Kasımında üç gazetenin (YENİ ŞAFAK, Turkish Daily News, KARADENİZ) baş sayfalarında hakkımda fazladan ne yazılmış olursa olsun, bunlar hastalıklı kafaların gerçek uydurmalarıdır ve sizin bu hakikatin farkında olmanız gerekir. Buna rağmen, önde gelen 192 yazar, akademisyen, gazeteci, aktör, ressam ve şair kamuoyuna bu konuda bir açıklama yapmıştı.Yazarlar Derneği Başkanı Sayın Çetin Öner, size bir mektupla yukarıdaki olayı hatırlatmıştı.
Size yukarıda sözünü etmiş olduğumu mektubuma, Başbakanlıktan iki cevap aldım. İlki bana durumumu ilgili makamlarla görüşüp cevap vereceğinizi bildiren Sayın Mehmet Bican imzasını taşıyordu. Gene aynı kişinin imzasını taşıyan ikinci mektup, benim durumumun aşırı gizlilik içerdiğini ve sizin durumu Milli Savunma Bakanı’yla görüşeceğinizi bildiriyordu. Bugüne kadar, hiçbir cevap alamadığımdan ve bana karşı gerçek bir suçlama yöneltilmediğinden, ama bu suçlamaların sadece İstihbarat Teşkilatlarınızın kurgusu olduğundan, sizden dileğim en azından şu anda başında bulunduğunuz Devlet’in yanlış uygulamalarını düzeltmek için daha kaç on yıl geçeneğini bana bildirebilirsiniz. Ama lütfen benim 73 yaşında olduğumu ve bana karşı yapılan adaletsizliğin giderilmesi için daha birkaç on yıl bekleyecek zamanımın kalmadığını hesaba katın.
İçten dostlukla...
George (Yorgo) Andreadis, Selanik 25 Mayıs 200909
* * *
Son bir not:Ekselansları Sayın Başbakan;
Eğer gerçekten de Türk Devleti’nin Güvenlik Teşkilatlarının bu adaletsiz, yersiz ve kabul edilemez kararını düzeltemeyecek durumdaysanız ve Türkiye’ye girişimin yasaklanmasındaki ısrarınız sürüyorsa, o zaman lütfen son arzumun yerine getirilmesine ve ecelim geldiğinde, 90 kuşaktır atalarımın ebedi istirahatgâhlarında yattıkları Trabzon’a gömülmeme izin verin. Eğer bu bile sizin için imkansızsa, o zaman Allah’ın her şeye gücü yeter! Alacağınız her kararı sonsuz saygıyla karşılayacağım...
George (Yorgo) Andreadis
.
Geçmişten geleceğe....
7 Haziran 2009 Pazar
Lazların Yakın Tarihine Kenar Notları / Sadık VARER
Pazar'ın batısında yaşayan Karadenizlilerin Laz olmadığını, Cihan Alptekin'in öğrenciyken yazıp çoğalttığı "Lazlar" broşüründen öğrenmişler. Sarı kağıda basıldığı söylenen o broşürün izini sürmeye başladık.
1947 Ardeşen doğumlu Cihan Alptekin, Doğu Karadeniz'in yükseklerinde yüz yıllardır Lazlarla birlikte yaşayan Hemşinli bir devrimciydi.. Ve pek çok Laz, Cihan Alptekin sayesinde devrimci olmuştu.
30 Mart 1972'de Kızıldere'de Mahir'lerle birlikte öldürülen Cihan'dan sonra Ardeşenli ilk devrimciler olarak her 30 Mart'ta, Cihan'ın doğduğu Hemşin köyü Oce'deki mezarında, Kızıldere'de öldürülen devrimciler için bir hayli "gürültülü" anma törenleri düzenlemeye başlamıştık.
Anma törenlerinden birine, İstanbul'dan Cihan'ı çok iyi tanıyan bir grup katılmıştı. Gruptan biri Cihan'la ilgili anılarını anlatırken, bizi heyecanlandıran bir olaydan bahsetti; herkes gibi, üniversite gençliği olarak kendileri de bütün Karadeniz halkını Laz sanıyorlarmış.
Lazların, binlerce yıldır aynı topraklarda, Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa'da yaşadıklarını, Pazar'ın batısında yaşayan Karadenizlilerin Laz olmadığını, Cihan'ın İstanbul Hukuk'ta okurken yazıp teksir makinesi ile çoğalttığı "Lazlar" başlıklı bir broşürden öğrenmişler...
Çok etkilendik. Sarı kağıda basıldığı söylenen o broşürün izini sürmeye başladık. Broşürü bilenlere rastladık ama büyük olasılıkla, 12 Mart döneminde "yok edilmişti", Laz tarihi ile ilgili yakın geçmişin ilk çalışmalarından biri sayılabilecek "Lazlar" başlıklı broşürü bulamadık.
70'lı yılların ortalarından sonraki siyasal yaşamı bilenler için anlaşılır bir şey olmalı; artan oranda kitleselleşen savaş ortamında Lazlarla ilgili herhangi bir çalışmaya zaman ayırma "lüksümüz" yoktu. Ancak, bazı mitinglerde atılmaya başlanan "Kürdara Azadi!.." sloganına "Lazepeti Konan!.." (Lazlar da Vardır!) benzeri sloganları katmakla yetiniyorduk.
Sonrasında, askeri faşist cunta ile başlayan 12 Eylül karanlığı var... On bir yıl kadar süren tutsaklık yıllarımın sonuna doğru, uzunca bir şiirle karşılaştım. Şiir Lazca yazılmıştı ve bu, bildiğim kadarıyla Laz kültür tarihinin ilklerindendi. "Toöi Var Eyazden Haster'i Süiri / Öesa Şeni" başlıklı şiiri Bedia Leba adlı bir Laz şair yazmış ve dahası benim için yazmıştı.
Şiiri, Cihan Alptekin'in "Lazlar" başlıklı kısa bir tarih çalışması yaptığını duyduğumda yaşadığım heyecana benzer bir heyecanla okumaya çalıştım, olmadı!.. Şiiri "tercüme" etmek için dışarıdan, Lazcayı iyi bilenlerden yardım aldım. Türkçe'yi altı yaşında öğrenmeye başlayan bir Laz olarak anadilimle yazılmış şiiri bile okumakta zorlanmıştım. Doğrusu bu ya, 1924'ten beri süren asimilasyon politikasına hiçbir zaman o kadar büyük bir tepki duymamıştım.
Bedia Leba adlı Lazca yazan ilk kadın şairinin kim olduğunu öğrendim; Selma Çakır Koçiva.. Selma kardeşimi, 12 Eylül öncesinden biliyordum. İstanbul'da yaşayan Ardeşen'li devrimcilerdendi ve cunta döneminde yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı.
Laz kültür çalışmasında Selma Koçiva adı önemlidir; Selma, Lazca yazan ilk kadın şairlerimizden biri olması dışında, Laz kültür hareketinin öncülerinden biridir. Yurtdışında başlayıp Türkiye'ye taşınan Laz dili ve kültürü ile ilgili çalışmaların tümünde Selma'nın emeği vardır.
Türkiye'de, 90'lı yılların başından itibaren hızlanmaya başlayan Laz kültür çalışmasından söz açıldığında aklıma, çıkar çıkmaz Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından toplatılan ve "davalık" olan Ogni dergisi ile Ahmet Hacaloğlu Kırım, Mehmet Ali Barış Beşli, Özcan Sapan, Ali İhsan Aksamaz ve İsmail Bucaklışı gibi Laz aydınlarının isimleri geliyor.. Laz kültür hareketinin mimarlığını ve emekçiliğini yapan bu arkadaşlar, Selma gibi, yakın Laz tarihince kayıt altına alınmış önemli isimlerdir.
Laz Kültür çalışmasının "yayın cephesinde" Çiviyazıları'nın kurucusu Özcan Sapan'ın emeğini anmadan geçmek olmaz. Ali İhsan Aksamaz'ın "Kafkasya'dan Karadeniz'e Lazların Tarihsel Yolculuğu" başlıklı çalışması dahil, Lazlarla ilgili bir dizi çalışma ile birlikte, İsmail Bucaklişi, Hasan Uzunhasanoğlu ve İrfan Aleksiva'nın büyük bir emek ve özveri ile hazırladıkları ve de Lazlar için ilklerden biri olan "Büyük Lazca Sözlük" Çiviyazıları'nın Mjora dizisinden çıktı.
Laz kültür çalışmasında müzik, çok önemli bir yer tutuyor. Bu konuda, Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubu, tabir yerindeyse bir "devrim" gerçekleştirdi. Türkiye, özellikle Kazım Koyuncu'nun Lazca şarkıları ile Laz dilini "tanımaya" ve "anlamaya" başladı.
Kazım'ı çok erken yitirdik ama onun "sesi" yaşıyor ve Kazım'ın "sesi" ile birlikte, Birol Topaloğlu, Mircan Kaya, Efkan Şeşen gibi müzisyenlerin ve Marsis, Helesa, Nena ya da Karmatte gibi grupların müziği sayesinde yalnızca Laz kültürü değil, insanlığın ortak kültürü de zenginleşiyor.
Ve İnternet siteleri... Günümüzün en etkin iletişim araçlarından biri haline gelen İnternet'te Lazların hatırı sayılır bir yeri var. Laz aydınlarının çalışmalarını yayınlayan ve okurlarını çoğaltmayı sürdüren, http://www.lazebura.net/, http://www.lazuri.com/ ve http://www.lazurinena.com/ gibi sitelerin editörleri, Cengiz Kibaroğlu, Yavuz Yazıcı ve Ebru Koçak, Laz kültür hareketine son derece değerli katkılar sunuyorlar.
"Laz'ın kendini arayışı" saydığım bu çalışmalar, gerçekte Laz tarihinin yeniden üretilmesidir. Ve ihtimal odur ki Lazlar, irili ufaklı bu çalışmalarla, binlerce yılık tarihlerine binlerce yıl daha katacaklardır.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
HEMŞİN KAVALI YETİM KALDI/ HİKMET AKÇİÇEK (*)
Köylü, çiftçi, çoban, Çay-Kur emeklisi, kavalcı, (Hopa) Hemşinli Remzi Tatar, nam-ı diğer Bidze, aramızdan ayrıldı...
Geçen yıl ekim ayında bağırsak kanseri teşhisi ile ağır bir ameliyat geçiren Hemşin kavalının eski kuşak son icracılarından Remzi Tatar, 7 Mayıs sabahı Hopa Kemalpaşa Kaya köyü Şana mahallesindeki evinde 63 yaşında vefat etti.Çocukluğunda ve gençliğinde çoğu Hemşinli erkek gibi çobanlık yaparken öğrenmiş kaval çalmayı. Anlatıldığına göre kendisi köyün tepesinde koyun otlatırken kaval çalar; onun sesi ile köydeki gençler horon oynarmış. Karadeniz Kavalı olarak bilinen ve bizim Hemşin Kavalı dediğimiz; artık neredeyse ancak üç beş kişi tarafından çalınabilen, genellikle şimşir ağacından yapılan 6 delikli dilli kavalı, Hopa Hemşinlileri’ne özgü tarzda çalan bilinen en önemli kavalcıydı.
Geçen yıl ekim ayında bağırsak kanseri teşhisi ile ağır bir ameliyat geçiren Hemşin kavalının eski kuşak son icracılarından Remzi Tatar, 7 Mayıs sabahı Hopa Kemalpaşa Kaya köyü Şana mahallesindeki evinde 63 yaşında vefat etti.Çocukluğunda ve gençliğinde çoğu Hemşinli erkek gibi çobanlık yaparken öğrenmiş kaval çalmayı. Anlatıldığına göre kendisi köyün tepesinde koyun otlatırken kaval çalar; onun sesi ile köydeki gençler horon oynarmış. Karadeniz Kavalı olarak bilinen ve bizim Hemşin Kavalı dediğimiz; artık neredeyse ancak üç beş kişi tarafından çalınabilen, genellikle şimşir ağacından yapılan 6 delikli dilli kavalı, Hopa Hemşinlileri’ne özgü tarzda çalan bilinen en önemli kavalcıydı.
Çoğu yaşıtı artık kaval çalmayı bırakmışken o her zaman yanında en iyisinden bir kaval bulundurur ve kimi Şana’nın tepelerinde bir pınar başında; kimi Makriyal’da (Kemalpaşa) bir düğünde; kimi İstanbul’da Vova’nın prova veya stüdyo kayıtlarında; (ki ilk kez Vova albümünde onun çalışıyla bir albüme girmiş oldu otantik Hemşin kaval ezgileri- Hemşin horonu, heydane, ince xharxhan, ağırbar)… Kimi de geçen yıl Temmuz ayında olduğu gibi, “Kederli ortak tarihimizin önemli tanıklarından” müzik insanı Gomidas Vartabed adına Erivan’da yapılmış konser salonunda kendine has artistik duruşuyla kaval çalardı.
Erivan’da bir akşam Arto Tunçboyacıyan’la aynı mekânda bulunmuştuk, onun kaval çalışını dinleyen Arto doğaçlama bir –iki dörtlük söyleyivermişti Remzi Axhparig (ağabey) adına.“Dağların sesi soluğu Remzi BabaKavalını keyifli bir üfle bakalımKalbimize, gönlümüze güzel seslerÜfle Hemşinli Remzi Baba”ÖMRÜMÜZÜN EN GÜZEL ‘RAŞA’SI. Nerden bilebilirdik ki o akşam Remzi babanın kavalı eşliğinde hep beraber söylediğimiz Raşa ömrümü(üz)n en güzel Raşa’sı olacak.
Şimdilerde Hopa’nın bazı Hemşinli gençleri heves etseler de kaval çalmaya, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz bir başka usta kavalcı ve enteresan insan İbrahim Balkaya (Çxhalur İbrahim)’dan sonra Remzi Tatar (Bidze)’ın ölümü ile Hemşin kavalı yetim kaldı …Kim bilir belki de Tanrı o güzel ezgileri yalnız kendisi dinlemek için erkenden aldı onları yanına. Şimdi ikisi de Makriyal’ın tepelerinde Covele’nin yakınında Karadenize bakan iki yamaçta yatıyorlar… “Covele’in oğnuke / Kukuliim kukuli” Covele’nin tepelerinde / Yalnız gezen garip bir kuş gibi…Şimdiden sonra her kim o dağlara çıkar mutlaka bir kaval ezgisi duyacaktır… İnce bir yol havası… ‘ğharğhan havası’… ‘Raşa’… ‘haydane… heydane’…
* Vova Müzik Grubu
13 Mayıs 2009 Çarşamba
Meg Sunov Bad Elli Çi / Bir Direkle Çeper Olmaz.
İki defa üniversite sınavına girdim. İkisinde de hiç heyecanlanmadım. İlkinde istediğim yeri kazanamayacağımı biliyordum. İkincisinde de kesinlikle kazanacağımı biliyordum. Öyle de oldu. Artık üniversiteli olmuştum. İlk defa ailemden uzaklaşacaktım. Kendi başıma yaşayacaktım. Beni asıl heyecanlandıran buydu. Kendime ait bir hayatım olacağını düşünüyordum. Tabi bu düşüncem fazla uzun sürmedi. İnsanın kendine ait bir hayatının olması pekte kolay bir şey değilmiş.
Adana’ya gideceğim belli olunca bizimkiler orada bir tanıdık olup olmadığını düşünmeye başlamışlardı. Ben böyle birinin bulunmasını istemiyordum. Ama bulundu. Dayımın memur olan oğlunun tayini Adana’ya çıkmıştı. Ben: “ne şans ya! tam da benim sınavı kazandığım yıl adamın tayini Adana’ya çıkıyor” diye düşünürken bizimkiler çoktan dayıoğluna telefon etmiş; eti senin kemiği benim misali emanet etmişlerdi beni.
Adana’daki ilk günlerimden itibaren mecburen dayıoğluna gidip gelmeye başlamıştım. İlk başlarda zorunlu ziyaretlerdi benim için bu ziyaretler. Daha sonraları kendi hayatımı yaşamanın yanı sıra kirli çamaşırların yıkanması da beni kaygılandırmaya başladıkça Adana’da rahatlıkla gidebileceğim bir akraba evinin olması hoşuma gitmeye başlamıştı. Artık bir hafta gitmezsem diğer hafta gidiyordum Osman ağabeyimin evine. Genellikle Cuma akşamları gidiyor, Pazar akşamları yurda geri dönüyordum. Daha sık gitmemin nedeni yalnızca kirliler değildi tabi. Onlara çok alışmıştım. Yengem Libaze yoksulluktan mucizeler yaratan bir kadındı. Ev geçindirme uzmanı gibiydi. Kocası ve beş çocuğuyla koca aileyi memur maaşıyla geçindirmek, hem de her bir ihtiyacını az çok yetiştirmek herkesin başarabileceği bir iş değildir. Libaze yenge, her mevsimin en ucuz sebzelerini alır, bu sebzelerin en güzel yemeklerini yapardı. Evlerinin arkasındaki sulama kanalının kenarında küçücük bir alanı çevirmiş; lahana, soğan, domates yetiştirmişti. Bir yandan da nakış işleri yapıyordu komşulara. Bu işte de oldukça yetenekliydi. Ev işlerini bitirince el işini alırdı eline. Bir taraftan el işini yaparken bir taraftan da sohbet ederdik. Sohbetlerimizin konusu genellikle yoksulluk, geçim sıkıntısı, köy yaşamıyla şehir yaşamının karşılaştırılması, Hemşin gelenek görenekleri vb. oluyordu.
Libaze yenge hem şehirli olmakla övünür, hem de şehirde geçinmenin zorluklarından yakınırdı. Şehrin olanaklarından yararlanamamaktan şikayet ederdi. Yine de her gün ahıra, tarlaya gitmediği için hayatından genel olarak memnun sayılırdı. Hürmetkar bir kadındı. Evinde ağırladığı misafiri memnun etmek için elinden geleni yapardı. Evet, “hanım” olmuştu ama yine de köylü samimiyetini kaybetmemişti. Zaman zaman köyü özlediğini de hissederdim. İşte bu yüzden benimle sohbet etmeyi çok severdi. Çünkü O Türkçe konuşmaya özen gösterse de ben özellikle onu Hemşince’ye zorlardım. Tabi O buna bir anlam veremezdi. Onun için Hemşince köye ve eskiye, momilere ait bir dildi. Benim gibi bir üniversiteli ne diye köylüler gibi Hemşince konuşmaya özenirdi ki? Çocukların dilini bozarım diye de kaygılanıyordu belli ki. Onların yanında kesinlikle konuşmuyordu Hemşince. Ama içten içe Hemşince konuşmak hoşuna gidiyordu.
Bir sohbetimiz sırasında yine geçim sıkıntısından şikayet etmeye başlayınca dayanamadım sordum:
- “Yahu yenge, geçim sıkıntısından söz edip duruyorsun. Beş çocuğu okutmanın ne büyük zorlukları olduğunu söylüyorsun. Tamam… Haklısın da… Sen ne diye beş tane çocuk yaptın ki?”
- “Niye olacak? Momiler yüzünden.” dedi.
- “Nasıl yani?” dedim. Şaşırarak.
- “Nasıl olacak? Biliyorsun benim ilk önce bir kızım oldu. Sonra bir de oğlum. Bir kız bir oğlan yeter bize dedik. Ama momilere yetmedi. Beş sene geçip de üçüncü çocuğu doğurmayınca tepeme çöreklendi bunlar. Osman’ın anası, benim anam, halam, teyzem. Hepsi ağız birliği etmişler. Kime gitsem aynı söz: ‘Orti, mança dağa me a unnatsi. As aşxaris pone balli elli çi. Abruş go, mernuş go. Meg sunov bad elli çi. ( yavrum bir erkek çocuk daha doğur. Bu dünyanın işi belli olmaz. Yaşamak var. Ölmek var. Bir direkle çeper olmaz)’” dedi.
- “ Sen de doğurdun tabi bir çocuk daha.”
- “Evet, ikinci kızım Tezcan’ı doğurdum. Benim için erkek olmuş, kız olmuş çok fark etmiyordu. Aslında rahatlamıştım. Denemiştim. Ama olmamıştı. Momilerde artık bir şey demiyorlardı.”
- “Diğer çocukları niye yaptın o zaman?” diye sordum.
- “Niye mi? Tezcan beş yaşına gelince momiler yine başladı: ‘orti kani daagan ağar, hedev pişman gellis. Meg manç me a unnatsi. Meg sunov bad elli çi. (yavrum kaç yaşına geldin. Sonra pişman olursun. Bir erkek daha doğur. Bir direkle çeper olmaz’ dediler”
- “İkizler böyle doğdu demek”
- “Evet. Onlarda kız olunca artık momiler çocuk meselesini bir daha açamadılar. Zaten benden de geçmişti artık”
Mahir Özkan
30 Nisan 2009 Perşembe
Çarık
Evin üzerini örten brandanın ardından güneş yüzüme vuruyordu. Sıcacık uyandım. Elimi yüzümü yıkamak için evin önüne çıktım. Kollarımı iki yana açtım ve derin bir nefes aldım. Şehirde uyanmak için harcadığım zamanı düşündüm. Cep telefonunun alarmını kalkacağım saatten çok daha erkene kurup her çaldığında erteleyerek zorunlu kalkma saatine gelişimi hatırladım. “Saat kurmadan kalkmak ne güzel bir duyguymuş” dedim, kendi kendime.
Bilbilan yaylasında güneşli bir Cuma sabahıydı. Hava sıcaktı ama boğucu değildi. Neşeye çağıran bir yayla havasıydı. Yaylamızın ortasından akan küçük derenin karşısında amcamın evi vardı. Amcam evinin önündeki kamelyada oturuyordu. Önünde traş sandığı duruyordu. Kapağının içinde ayna olan küçük bir tahta sandıktı bu. Amcam her Cuma sakallarının fazlalıklarını düzeltir en güzel elbiselerini giyer, Cuma namazı için hazırlanırdı. Sonra çarşıya çıkardı. Amcamın yüzünde Hemşin derlerinin Kaçkar yamaçlarında açtığı gibi nehirler vardı. Hem korkunç hem de bilgece bir görüntü kazandırıyordu bu çizgiler ona. Amcam kendisini izlediğimi görünce karşıdan seslendi:
-orti aye ala(yavrum gel hele).
Hemen yanına koştum.
-asa hoparila(söyle amcacığım)
-orti yes takidum şad halivortsa. Teviez indzi onguç teneçi. Meme indzi traş aa(yavrum ben galiba çok ihtiyarladım. Ellerim beni dinlemiyor. Bi beni traş et)
Traş takımını hazırladım. Traş fırçasını köpürtmek için traş köpüğüne bakındım. Ama sandıkta traş köpüğü ya da sabunu yoktu. Bakındığımı fark edince küçücük kalmış el sabununu elime tutuşturdu amcam.
Amcamın traş köpüğünün olmamasına hem şaşırmış hem de çok üzülmüştüm. Bir taraftan da anlam verememiştim. Çünkü traş köpüğü alamayacak bir yoksulluk içinde değildik. Yoksullukla ilgili çok hikaye dinlemiştim ama artık o günlerin çok gerilerde kaldığını düşünüyordum. En azından yoksulluğun bu kadarı artık geride kalmıştı. Oğlunun ilgisizliğine yordum durumu. Amcam yaylada yengemle yalnız kalıyordu. Oğlu bazı hafta sonları gelip bir ihtiyacı olup olmadığını kontrol ediyordu. Amcamın oğlu Kemal paraya kıymet veren bir adam değildi. Cömert bir adam sayılırdı. Oturduğu masada kimseye hesap ödetmeyen tiplerdendi. Bir keresinde yaylaya birlikte gitmiştik. Yayla yolunda meşhur mola noktalarından biri olan Kutul’da yediğimiz cağ dönerlerin hepsini Kemal ödemişti. Babasının el sabunuyla traş olmasına izin vermesi olacak iş değildi.
Traş bitince soluğu Momi’nin yanında aldım. Momi’ ye olanları anlattım. Kemal ağabeyi çok ayıpladığımı söyledim. Momi’ nin yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
-Orti Kemal e inç ena. Kemal’in hede sirded ella oç. Ku hoparet fukaraluğin sorvadza. Elluş çelluşan enel çi.(Yavrum Kemal ne yapsın. Kemal’e kızma. Amcan yoksulluğa alışmış. Yokluktan yapmıyor.) dedi.
Evet, biz hala yoksuluz. Ama Momi’nin anlattığı zamanların yoksulluğu ile bizim yoksulluğumuz karşılaştırılamaz bile. Yoksulluktan, adaletsizlikten şikayet ettiğimizde; daha güzel bir dünyanın düşünden söz açtığımızda amcamın, biz gençlere neden bıyık altından güldüğünü Momi kendi zamanlarının yoksulluğunu anlatınca anladım.
Kıtlığın kapıya dayandığı yılların birinde evdeki bütün un bitmiş. Ellerinde ne var ne yok tükenince mısırın koçanını öğütüp un yapmışlar. Bununla beslenmişler. Dedemiz genç yaşta öldüğü için bütün aileye on dört yaşından beri amcam bakıyormuş. Amcam eve ekmek getirebilmek için ormandan odun kesip satmaya başlamış. Her gün ormana gidiyor odun kesiyormuş. Bununla on nüfus yarı aç yarı tok geçiniyorlarmış. Bir taraftan da yoksulluklarını ele güne belli etmek istemiyormuş amcam.

O zamanlar ayakkabı yerine el yapımı deri çarıklar giyilirmiş. Amcamın yalnızca bir çarığı varmış. Yeni bir çarık yaptırması da mümkün değilmiş. Kimsenin arkasından “çarıksız” demesini de istemiyormuş. Bu yüzden çarığa gözü gibi bakıyormuş. Her sabah çarığını giyiyor ve yola koyuluyormuş. Köyün içinden geçip ormana girdiğinde ise çarığını çıkarıp heybesine atıyormuş. Ormanda gezmekten nasır tutmuş ayakları çıplak gezmeye alışıkmış.
Amcamın ruh halini anlamıştım. Yoksulluk insanın neyi ihtiyacı olarak gördüğü ve ihtiyacı olarak gördüğü şeylerin ne kadarına sahip olduğuyla alakalı bir şeymiş. Ama yinede gönlüm razı olmadı. Çarşıya gidip bir traş köpüğü aldım ve gizlice amcamın traş sandığına koydum.
Mahir Özkan
Etiketler:
çarık,
hamshen,
hemsin,
mahir özkan,
öykü
25 Nisan 2009 Cumartesi
YAŞAMAK İÇİN AÇIK MEKTUP / ABRUŞİ HAMA PATS TUĞT - İsmail Güney YILMAZ
Sevgili kardeşlerim !..
Dünyada binlerce dil konuşulmakta ve bu dillerin büyük çoğunluğunun üzerinde ölümün karanlığı kol gezmektedir. Ölüme yakın olan olan bu dillerin arasında bizim konuştuğumuz dört dil de sayılıyor.Ki görüyoruz günbegün ölüyor dillerimiz...Kültürümüz,kimliğimiz ölüyor!.. Peki ya biz,her biri ayrı birer nadide çiçek olan bu dillerin ölümlerine seyirci mi kalacağız?!.Hayır !.. Her ölüm,binlerce yılda oluşturulmuş zengin bir birikimin bir daha geri gelmemcesine yitirilişi anlamına gelir... Ve bu yitirilme, yalnız halklarımız için değil,tüm dünya zenginliği adına büyük bir kayıp olacaktır... Atalarımızdan,torunlarımız içinemanet aldığımız bu güzel dillerimizin yaşatılması bir insanlık borcundan başka bir şey değildir!.. Artık uyanalım kardeşlerim, artık elele verelim ve kurtulalım bu ölüm uykusundan!.. Anlayalım artık,dillerimiz,kültürlerimiz ölürse,bizler de ölü olacağız...Ve bizlerden yarına,ölü halkalardan başka hiçbir şey kalmamış olacak!.. "Dur!" diyelim bu kıyamet günü sayımına!.."Dur!" diyelim!..
Omuzlarımızda taşıdığımız yük birdir... Alınlarımızdan akan ter de... Emekçiliğimiz kardeştir,yoksulluğumuz da...Köklerimiz ve dillerimiz farklı farklıymış ne çıkar,tarlalarda,fabrikalarda aynı şarkıyı söyler çalışan ellerimiz !.. Nice yüzyıllardır aynı toprakta karşılıklı karışmış ve yan yana yaşıyoruz... Birbirine karışmıştır kültürlerimiz ve adetlerimiz... Hakim ulus mensubu oldukları için,dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olmasalar da,aynı toprakları paylaştığımız Türk halkıyla da kardeştir yüzyıllardan berikaderimiz... Ve tabii ki unutmayalım,biraz "uzak"ta olan kardeşlerimizi de; Kürtler'i, Araplar'ı, Ermeniler'i, Çerkezler'i, Boşnaklar'ı, Arnavutlar'ı... Anadolu'da ve dünyanın her köşesinde yaşayan tüm emekçi halkları!.. Derdimiz birdir,kurtuluş yolumuz da !..
Laz'ız,Gürcü'yüz,Hemşinli'yiz,Pontoslu'yuz !.. Ve yitip gidiyor bizim olan ne varsa!.. Kayboluyor,eziliyor "modern dünya"nın (!) acımasız talanında. Kan kusuyor kadim diller,kültürler !.. Biz varız,ama onlar diyorlar ki bizim için: "Yoklar!" En doğal insan hakkı olan kültürel talepler dahi "bölücülük" diye eziliyor... Kesmek istiyorlar soluğumuzu... İstiyorlar ki,yaşayan ölüler olalım !.. Peki ya, bu nasıl oluyor,bu nasıl bir vatandır ki anadil talebiyle bir anda bölünebiliyor ?!. Anlamak aslında hiç de güç değil,onlar için Türkiye tek bir renkten ibarettir... "Hayır,Türkiye'de başka diller,halklar da var!" dediğimizdeyse, bir canavar misali geliyorlar güzel düşlerimizin üzerine üzerine !.. Zalim bir paranoyanın ağırlığı altında yitip gidiyor sesimiz !..
Fakat hayır !.. Sessizlik yakışmaz bize !.. Yakışmıyor bize ölümü beklemek !.. Atalarımızın kemiklerini sızlatan bu ölüm suskunluğu ayıptır,büyük bir insanlık ayıbıdır !.. Ayıbı bulaştırmayalım yarınlarımıza... Artık bir köprü olalım dünden yarına,artık sesimizi çıkaralım:Biz Varız !.. Vardık,varız,var olacağız !.. Çağla ey ezilen halkların ırmağı çağla !.. Can ver şimdi çorak topraklarımıza... Kalkın kardeşlerim, bize yakışmıyor sessizce ölümümüzü beklemek... Bize yakışan, kardeşliğin güzel çiçekleriyle bezeli yaşam yolundan yürümek !.. Öyleyse biz de yürüyelim yolumuzdan,varsın boşuna bağırıp çağırsın karanlığın bekçisi "yalnız kurtlar" (!)... Biz yürüyelim... Ve onlara vermek için ağızlarının payını haykıralım hep bir ağızdan yüksek sesle :
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ !
YAŞASIN LAZCA,GÜRCÜCE,HEMŞİNCE VE PONTOSÇA !..
Sireli Axparner!
Aşxaris hazaran şad lizu xoservi gu. As lizunous şadin vaan mernuşin medoğume bededa gu.
Mernuşi modik elloğ lizunoun meçe me xosats çors lizun a hormevi gu. Mek al emmen or desnuk gu, açvenous arçetin lizunies mernin gu. Me kultur e, me me elluşnies merni gu. Mek inç enoğuk? Emmen na uuş uuş dzağik elloğ as lizunous mernuş e serenoğuk ta?
Ça! Emmen mernuş e, hazar darvu arançman pervats, joğvevatsnoun me mal yed kalu gorsevuş e asuş a. As garsevuş e me me me joğovurtnous ça, aşxaris hama a medz pon a. Medz babous tornous devuşi hama aradzunik lizunies. Lizunis abretsnuş e mart elluşi hama me varvenus vazife a.
Herkets! Hemi zartik axparner! Hemi yuur tev dak, xalesik isa meradzi bes kunelluş as. Kidanag hemi, lizunies, kulturnies mernin ana meg a meradz elloğuk. Mezman as aşxaris mernuşan uuş inçik menoğ ça. “Gunga!” asik, mernoğ lizunie hormik oç. “Gunga!” asik....
Lertous meg şalage geyik gu. Eesnous işnoğ kernik e me me na. Aşxadoğ ik. Axparik. Fukaraluğnies axpara. Kökies, lezunies uuş uuş a, inç gelli. Ardnoun, fabrikanoun meg xağ e gasa tadoğ tevies. Kani haur dai a meg xoğin meçnik, xarevadzik. Yuur mod gabrik. Yuur xarevadza kulturnies, adetnies. Lizunie goservoğ çelloğ Turk millatin hed na xarevadzik. Axparik Turk millatin hedna, kani haur dai a. Megalots na moleyik oç. Kurtnie, Arabnie, Haynie, Çarkasnie, Boşnağnie, Arnavutnie….. Anadoluis u aşxaris emmen polor abroğ emmen aşxadoğ millatnie.
Dardies me me na! Xalesuş i compan a me me na!
Con ik, Gurci ik, Hamşentsi ik, Pontostsi ik! Gorsevi gu inçu unik. Gorsevi gu, acervi gu. Moderen aşxares umedz vari çi. Ağun ku ka pianan hin lizunoun, kulturnoun! Mek gok! Aner gasin ta mezi hama: “çkon!”. Emmen martun unnuş e bidanoğ haknie uzoğnoun, “bölücü” gasin, gacerin…. Gedruş kuzin şunçnies….kuzin ta abroğ meradzner ellik!
As pones inçbes pona, as inçbes dağ a marilezu uzuşan pajnevi gu. Kidanag, anots hama Turkies tağ reng a. “Ça! Turkieis uuş lezuner a, millatner a go!” asik a na canavari bes me anuş niyaznoun vaanuus kukan. Anots paranoain zondutunin dage goservi gu tsenies!...
Ama ça! Tsen honelu bedenoğ çik!..Mernuşe bedenoğ çik!...Babosus oskornie sizlamiş gelli. Ayib a asman tsen honelu bedenuş e! Ayibes xarnik oç hekutsin. Garmuc ellik, eeg an hekuts in. Herkets! Tsenies honik:
Mek gok! Gaki, gok, elloğuk!.... Orda, hay gidi acervats millatin kedie, orda!… Hoki du tsokmats xoğous…. Vieleg axparner! Mezi pon ça xoselu mernuş e bedenuş e… Me pon e, axparutunin erand compatsan kaluş na!...En çağ e, meg kalik me compatsan. Varti gorçatoğ, bolokatoğ medoğumin bekçin “menenag kalnie”(!)… Mek kalik!...Anots vaanuus partsetsenik tsenies:
ABRİ MİLLATNOUN AXPARUTUN E!
ABRİ CON İ, GURCİ İ, HAMŞEN İ U PONTOS İ LİZUNİE!
Hemşince Çeviri: Mahir Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)