Geçmişten geleceğe....

27 Aralık 2008 Cumartesi

Sis




şad kidim şad asoğ um / çok biliyorum çok söyleyeceğim.


serdis yangun hanoğ um / yüreğimde yangın çıkaracağım.


kağetses inadina yar / köylülerin inadına yar.


kezi hede pağçoğ um / seninle kaçacağım.


Bu maniyi okuduğunda bir anda buza kesmişti ortalık. Ama kısa sürmüştü bu durum. Hemen arkasından olağan kahkahasına bırakmıştı yerini hüzün. Daha önce de böyle maniler dinlemişlerdi. Oysa bu defa çok başkaydı. Bu defa gerçekti. Yürektendi. Herkes biliyordu ki laf olsun diye söylenmemişti. Bu bir ilandı. Ama bu açıklıkta anlamaları için yine de bir gün beklemeleri gerekecekti.



Yaylada geceler uzundur. Erkenden hava kararır. Elektrik olmadığı için gece daha bir uzun gelir. Erken yatılır oysa şehirlere göre. Yirmi beş haneli yaylada üç beş haneden gaz lambasının solgun ışığı yayılır geceleri. Erkekler bir evde, kadınlar bir evde, gençler ise kızlı erkekli başka bir evde toplanırlar. İhtiyarlar, geçmişten hikayeler çıkarır bu gecelerde. Gençler geleceğe taşır bu hikayeleri. Gençler, oyunlar oynar, maniler söylerler. Gölgelerini, daracık taş evin duvarlarında dans ettirir gaz lambası. Gölgeleri büyür, koca adamlara benzer duvarda. İşte böyle bir gecede söyledi bu maniyi Guşe.


Guşe yaylanın en güzel kızlarından biriydi. Çoğu kişinin dikkatini çeker olmuştu gelişip serpildikçe. Güzel kızların kaderidir. Güzellik başlarına bela olur. Söz olur. Göze gelir. Başa çıkmak zordur güzellikle. Huzursuz eder anneleri, babaları. Bu yüzden, erkenden baş göz edilir güzel kızlar, hayırlısıyla.


Elçilerin ardı arkası kesilmez olmuştu. Gelen elçilerin hepini geri çeviriyordu Guşe. Gönlünü kaptırmıştı çünkü kendisine elçi gönderemeyecek birine. Guşe bir çobana vurulmuştu; Kürt bir çobana. İçindeki yangın çıkarma isteği bundandı. Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. Güzelliğinin bedelini ödemek istemiyordu. Hemşinlinin Kürde kız verdiği nerde görülmüştü. Hem hangi Kürt Hemşinlinin evine elçi gönderebilirdi ki. Kim olmayacak duaya amin derdi. Babasının kulağına da gitmişti uğursuz dedikodu. Bir temiz dayak yemişti üstelik bu dedikodular yüzünden. Üstelik babasının telaşıyla gün doğmuştu elçilere. Sormak yoktu artık, ister misin? Diye. Münasip bir talipliye verilecekti Guşe.


Kaderine razı gelmeyecekti. İnadı bundandı. İşte bunun ilanıydı geceyi buza kesen manisinin sahiciliği.


Guşe o gecenin sabahında sürgülü kapıyı sessizce açtı. Adımını attı dışarı. Ayazı içine çekti. Titredi. Hava aydınlanmasına aydınlanmıştı ya, göz gözü görmüyordu yine de. Sis kaplamıştı her yanı. Söz vermişti sevdiğine. Yaylanın düzlüğünün sonunda, Kürt yaylasına inen yokuşun başındaki kayada buluşacaklardı.



Guşe yürüdü, yürüdü, yürüdü. Yol yoktu. Koca bir ovaydı yürüdüğü. Düzlük bitmek bilmedi. Bütün taşlar birbirine benziyordu. Bütün izler birbirine… Sis dağılmak bilmedi. Üstelik yağmur yağmaya başlamıştı. Gün akşama çevirdi yüzünü. Sis dağılmamış ama yağmur dinmişti. Yağmurda sırılsıklam olmuş Guşe, ziyaret tepesini göremiyordu. Hiçbir iz, hiçbir işaret yoktu. Kaybolmuştu.


Bu öyle bir ovadır ki; hava açık olduğunda bile evlerden çok uzaklaşmışsanız, büyük tepelere göre belirleyebilirsiniz ancak yolunuzu. Bunların en bilineni ziyaret tepesidir: Uzaktan bakınca dikdörtgen bir tapınağa benzeyen parça parça koca kayaların yığın oluşturduğu tepe. İnsanlar; çocuk, evlilik, iş dileklerini kayalıklara sunar ve kayalıkların üzerinde uykuya dalarlar. Yanıtlarını, rüyalarına giren müjdecilerinden alırlar.


Ziyaret tepesini görmeden yönünü bulması artık imkansızdı. Yorgun düşmüştü; nereye gittiğini bilmeden yürümekten. Islak vücuduna doğru esen yel dayanılmaz olmuştu. Büyükçe bir kayaya rastladığında yürümekten vazgeçmeye karar verdi. Çöktü dibine kayanın. Kayayı yele siper etti. Tabiatın büyük sessizliğini bozan yalnızca yelin tatlı sesiydi. Guşe göz kapaklarını açık tutmakta zorlanmaya başlamıştı. Uyumamak için direniyordu. Ama nafile. İyici sokuldu kayaya. Kıvrıldı. Başını toprağa koydu. Ağır göz kapakları kapanmaya başladı. Beyaz gece kara geceye dönüştü.


Tam bu sırada bir cıvıldamayla açtı gözlerini Guşe. Karşısında minik bir mavi gerdanlı yayla kuşu vardı. Cıvıldıyordu. Guşe tanıyordu bu sesi. Ötüşündeki ezgiyi biliyordu. Guşe kuşun sesine dikkat kesildi. Yüreğinin derinliklerinden duydu O’ nu:


Duman dağdan yukari


Girdi taşun altina


Sana yastuk ne lazim


Kolum başun altina


Sis dağıldı. Ziyaret tepesi göründü. Ovaya yayılmış, ismini çağıran insanları gördü sonra. Kalktı ve insanlara doğru yürüdü. Sonraki gün yaylanın kızlarıyla birlikte ziyaret tepesine çıktı. Uyudu. Rüyasında bir mavi gerdanlı yayla kuşu gördü.


Mahir Özkan



16 Aralık 2008 Salı

Adalet

Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde bir inanç uyanır içimizde: Adaletin gerçekleşeceğine olan inanç. Bir şekilde hakkın yerini bulacağına inanır insan. Adalet kılıktan kılığa girer bu yüzden. Ama hep yanı başımızdadır. Adalet kimi zaman töre olur. Kimi zaman yasa. Kimi zamansa izine bu dünyada rastlanmaz olur. İşte o zamanlarda adaletin adı, ilahi adalet olur. İlahi adalet bazen bu dünyada tecelli eder; bazen öbür dünyada. Takdiri İlahidir sonuçta.



İnsan bir gün adaletin gerçekleşeceğine inanmasa hayata katlanması gerçekten çok zor olurdu. Belki aslı yoktur bu inancın. Belki de bu inanç sayesinde adalete kavuşma olanağı yakalar insan. Kim bilir? İşte bu yüzden insanlar yaşadıkları olayların içinde adalet ararlar. Bir şekilde adaletin yerine geldiği hikayeler anlatırlar bu yüzden. Bu hikaye işte böyle bir hikayedir.


Zamanında bir Hemşin köyünde Ali ve Makar adında aynı kıza gönül veren iki arkadaş varmış. Köyde herkes bu iki arkadaşın da Şuşe’yi sevdiğini bilirmiş. Bu durumun nasıl çözüleceği herkesin merak konusu olmuş. Dedikodular ayyuka çıkınca arkadaşlar işi bir sonuca bağlamaya karar vermişler. Öyle bir çözüm bulalım ki demişler; “bu ikimiz için de adil bir çözüm olsun ve böylece aramız da bozulmasın.” Sonunda sevdikleri kız Şuşe’ye sormaya karar vermişler; gönlünün kimde olduğunu. Şuşe’nin gönlü uzun zamandır Makar’daymış. Böylece sorun çözülmüş. Şuşe ve Makar evlenmişler. Ali ve Makar’ın arkadaşlıkları devam etmiş. Ali, Şuşe’nin artık dünya ahret bacısı olduğuna yeminler etmiş.



Makar ve Şuşe, Makar’ın ailesiyle birlikte yaşıyorlarmış. Çünkü kendi evlerini yapacak kadar paraları yokmuş. O zamanlar Hemşin köylerinden madenlerde çalışmak üzere Zonguldak’a giden birçok insan varmış. Makar da kendi evini yapacak parayı biriktirmek için Zonguldak’a gitmeyi düşünüyormuş. Makar bu düşüncesini Ali’yle paylaşmış ve birlikte gitmeyi önermiş. Hem paraya ihtiyacı olduğu için hem de Şuşe’den uzaklaşacağı için Ali’ye bu fikir çok cazip gelmiş. Böylece Ali ile Makar birlikte Zonguldak’ a gitmeye karar vermişler.



Zonguldak’ ta madende çalışmaya başlamışlar. Makar yeni evini kuracağı parayı biriktirmeye çalıştığı için işine büyük bir hevesle sarılmış. Zorunlu harcamalarının dışında hiç para harcamıyormuş. Madende mesaisi bittikten sonra ise kaldığı işçi lojmanlarında seyyar ayakkabıcılık yapıyormuş. Zonguldak’ ta o zamanlar çok fazla gurbetçi işçi varmış ve bu işçiler idarenin yaptırdığı işçi lojmanlarında kalıyorlarmış. Lojman dediysek bunlar daha çok yemekhanesi, yatakhanesi, kamelyası ve gazinosuyla askeri tesislere benziyormuş. Bekar işçilerin toplu olarak yaşadığı yerlermiş buralar. Makar bu şekilde çalışarak çok para biriktirmiş. Bir yıl içinde evini yapmak için yeterli parayı biriktirebileceğini hesaplıyormuş.
Ali ise madende kazandığı paranın hepsini harcamış. Gününü gün etmiş. Makar kendisini uyardığında; “nasıl olsa benim acelem yok. Evlenecek kimsem de yok. Gerekirse gelir bir yıl daha çalışırım” diyormuş. Böylece bir yıl dolmuş. Dönme vakti gelmiş çatmış. Ali kendini öyle dağıtmış ki, dönüş için gerekli yol parasını bile bulamamış. Ali’nin vapur biletini de Makar almış. Zonguldak’ tan Trabzon’ a vapurla gelip, kayıkla Hopa’ ya geçeceklermiş. O zamanlar Karadeniz kıyı şehirleri arasında kayık seferleri eksik olmazmış.



Trabzon’ a geldiklerinde güneş batmak üzereymiş. Kayık seferleri bitmiş. Ama Makar çok heyecanlıymış ve bir an önce evine, sevdiğine kavuşmak istiyormuş. Bu yüzden Ali’nin Trabzon’ da kalma yönündeki bütün ısrarlarını reddetmiş. Kayıkhaneye giderek bir kayıkçıyı kendilerini Hopa’ ya götürmeye ikna etmiş. Hopa’ ya geldiklerinde ortalıkta kimsecikler yokmuş. Kayalıkları döven kısık sesli dalgaların sesi varmış yalnızca. Makar ve Ali hiç vakit kaybetmeden dağ yolundan köylerine doğru yola çıkmışlar. Utangaç bir ayın aydınlattığı yola eşlik eden derenin ve ateşböceklerinin sesleriyle yol almışlar.



Uzun yolculuğun yorgunluğuna açlık da eklenince daha fazla dayanamamışlar. Köyün tarlalarının olduğu tepedeki bir pınarın başında yemek molası vermişler. Ali azık torbasını çıkarıp yiyecek hazırlamaya başlamış. Bu arada Makar’ın tatlı bir hayal içinde suyun kıyısına uzanıp lusnikayı (ay) seyrettiğini fark etmiş. Makar lusnikada Şuşe’nin yüzünü görüyormuş. Bu manzara Ali’ nin içinde uyuttuğu arzuları harekete geçirmiş. Makar’ın gözlerinden gördüğü hayali görebiliyormuş. Bu hayalin içinde, Makar’ın yerinde kendini görmeye başlamış. Gözü dönmüş bir şekilde arkasından dolaşarak Makar’ın boynuna dayamış bıçağını. Makar neye uğradığını şaşırmış ilk anda. Sonra durumu anlamış: “Bu senin yanına kalmaz. Bu şekilde hiçbir şey elde edemezsin. Eninde sonunda yaptığın ortaya çıkar, adalet yerini bulur! ” demiş. Ali: “Avanak, nerden ortaya çıkacak? Burada bizi kim görecek ki? Hem burada beraber olduğumuzu bile gören yok.” demiş. Bu sırada altında oturdukları ağaçtan birkaç yaprak süzüle süzüle yanlarına düşmüş. Makar: “Dökülen bu yapraklar şahidim olsun.” demiş. Bu sözler Makar’ın son sözleri olmuş.


Mısırın olgunlaşma döneminde ayılar tarlalara dadanırmış. Köylüler bu dönemlerde ekini korumak için tarlalarına yaptıkları kulübelerde nöbet tutarmış. Ali bu kulübelerin birinde bir hafta kalmış. Daha sonra köye gitmiş. Makar’ ı soranlara bir hafta önce “köye” diye yola çıktığını, başka bir şey de bilmediğini söylemiş.


Şuşe, Makar’dan gelen mektupların kesilmesiyle üzüntüye boğulmuş. Aylarca tek bir mektup gelmemiş. Bu arada köyde dedikodular almış yürümüş. Makar’ın gelmeyeceği, büyük şehirde evlendiği söylenir olmuş. Şuşe’nin yazdığı hiçbir mektuba yanıt gelmemiş. Bu arada Ali, Şuşe’ye sürekli Makar’ı unutmasını ve kendisiyle evlenmesini söyleyip duruyormuş. Şuşe, Ali’nin bu davranışlarından kuşkulanmaya başlamış. Ama yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Şuşe tam yedi yıl sabırla beklemiş sevdiği adamı. Bu sürede Ali de ailesinin tüm zorlamalarına rağmen evlenmemiş. Sonunda Ali’nin ısrarlarına dayanamayan Şuşe, evlenmeyi kabul etmiş.

Bir gün Şuşe ve Ali tarlalarına çalışmaya gitmişler. Öğlen yemeği için pınarın başında mola vermişler. Bu pınar Ali’nin Makar’ı öldürdüğü yerdeki pınarmış. Ali, Makar’ın uzandığı ağacın altında oturmuş. Ağaçtan yine aynı şekilde birkaç yaprak süzüle süzüle düşmüş. Bunun üzerine Ali’nin yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirmiş. Ali dalmış gitmiş uzaklara. Bunu fark eden Şuşe sormuş: “Ne oldu sana? Bir garip oldun. Daldın gittin bir yerlere.” Ali söylemek istememiş. Bunun üzerine Şuşe, Ali’yi sıkıştırmaya başlamış: “Ben artık senin karınım, benden bir şey gizlemene gerek yok” demiş. Şuşe, allem etmiş, kallem etmiş, altından girmiş, üstünden çıkmış. Hem cilvelenmiş, hem kızmış. Sonunda Ali’ye hikayeyi anlattırmış. Ali, düşen yaprakları görünce o günü hatırladığını söylemiş. Şuşe çığlığını içine gömmüş: “Amaaan!” demiş. “ Geçmiş zaman. Olmuş, bitmiş. Hem ben senin beni bu kadar sevdiğini hiç bilmezdim” demiş.


Şuşe o gece yatmadan önce yastığının altına bir bıçak koymuş. Ali içindeki sıkıntıdan kurtulmuş olarak huzurlu bir uykuya dalmış. Ve bu Ali’nin son uykusu olmuş.



Mahir Özkan

8 Kasım 2008 Cumartesi

Derlemeler - Bilbilan Yaylası, Ağustos 2008

1

Hayde ertak kednive

Ku darded baştan şada

Ka ku hakut gaban

Baştan erand xada


2

Ka aşune ka ana

Dondzetsan xavağ kağa

Yes kezigi arnoğ çim

İstarsen verver xağa



3

Ka yes meg gov me unim

Godoşvenin vatvetadz

Conçigum ku neşanlu in

Açvenin ture letsvats



4

Tevsine kurşum ontsav

Ternu aşxaras ontsav

Serduz meçu yangunan

Lutsav aşxares lutsav



5

Ağpar intzi vay bana

Sirdes vari gu vari

Kez mezigi inç ağav

Menatsag ayri ayri



6

Da males keşa kala

Yes kavale peyigum

Da tun mita xendasoç

Çaga dağin jemnigum


7

Male hey aa kala

Yes kavale peyim gu

Da tun mita xendasoç

Guşanatskin jemnim gu



8

Tenage liver kides

Livere tenag kides

Postin vaan bargis gu

Doşağn inçina çkides


9

Entinine tsin ku ka

Ka heznoğ es heznoğ es

Hekuts igun yatğin meç(ku kelxud)

İnç elloğa desnoğ es


10

Gov me unim barventsats

Onguçvenin gağletsvats

Conçetsi neşanluid

Açvenin ture letsvats


11

Masti gudila masti

Da yes kezi inç asti

Yale arçevet teyi

Cotan cotan ge asti


12

Ka ku dadin erzevin

Portekalin gedebe

Kağetsez inadina

Kezi arne bedede


13

Aye sevduğum aye

Cutme xavoğ ar aye

Sirdez kezigi kuza

Serdiz vaan yan aye


14

Duman dağdan yukari

Girdi taşun altina

Sana yastuk ne lazim

Kolum başun altina


15

Findukluk tutti beni

Tutti kurutti beni

Gurbete giden yarum

Ne tez unutti beni


16

Dere kütuk geturur

Usti köpuk oturur

Acep benum sevduğum

Nerelerde oturur


Derleyen: Mahir Özkan

6 Kasım 2008 Perşembe

Ekmeği Paylaşmak

(Agos' un 28 Kasım 2008 tarihli 661. sayısında yayınlanmıştır.)


Yaylaların uzun gecelerinde ihtiyar sohbetlerinin tadı bir başkadır. Yaşam doğaya ayarlanmıştır. Elektrik yoktur. Televizyon, gazete yoktur. İnsanlar başkalarının hikayelerine seyirci değildirler. Kendi hikayelerini anlatırlar. Bu hikayeler gerçek hikayelerdir. Onlara biçim verilmemiştir. Samimidirler. Başka bir tarihin ipuçlarını verirler.


Makaroğlu Hemdi Hemşinli bir çobandır. Sınırların henüz geçilmez olmadığı zamanlarda Artvin, Erzurum, Ardahan ve Batum’ un yaylaklarında çobanlık etmiştir. Uzun süreler Batum’ da kaldığı için Gürcüce ve Rusça bilir. Çok görmüş geçirmiş bir kişidir. Tarihin karanlık zamanlarına tanıklık etmiştir. Bir çok hikaye biriktirmiştir karanlık uzun gecelere. Bunların bazıları anlatılması zor hikayelerdir. Bu gece sesine yerleşmiş boğuk titreme bundandır:


Harpten önce Artvin’de çok Ermeni yaşarmış. Özellikle Ardanuç yöresinde nüfusları çok fazlaymış. Yörenin en zanaatçı insanları Ermenilermiş. Duvarcı ustaları, gümüşçüler, bakırcılar, fırıncılar hep Ermenilerden çıkarmış. Ermeniler çok çalışkan insanlarmış. Bu yüzden Ermenilerin zengin olduğuna inanılırmış.


Ülkeyi saran kara bulutlar Artvin üzerine ulaştığında bir sürek avı başlamış. Ermenilerin bir çoğu Ardanuç’ ta ki sesli kayadan aşağı atılarak öldürülmüş. Şimdilerde cehennem deresi kanyonu denen kanyonun o günlerden kalan adı ‘sesli kaya’dır aslında. İnsan çığlıklarının hala derinlerinden yükseldiğine inanılır. Kalanlar, sallara doluşup Çoruh’ un azgın sularıyla boğuşarak çoluk çocuk Batum’ a geçmeye çalışmışlar. Ama yol hiçte tekin değilmiş. Çünkü boğuştukları tek şey Çoruh’un azgın suları değilmiş. Ermenilerin mallarını altına çevirdikleri ve bir kısmını gömerek bir kısmını yanlarına alıp götürmeye çalıştıkları dilden dile yayılmış. O zamanlar çetecilik çok yaygınmış. Bu rivayet çetecilerin kulaklarına herkesten önce varmış. Çeteler Çoruh’un dar boğazlarında iki yana dizilir pusular kurarlarmış. Çoruh’un zorunlu yolcularını beklemeye koyularak gelen salları kıyıya çekmeye zorlarlarmış. Kıyıya çekmeyenleri yaylım ateşine tutarlarmış. Kıyıya çekenleri ise soyup soğana çevirirlermiş. Çok insanın canına kıymışlar. Çok kadının ırzına geçmişler. Çok insan da kendi canına kıymış, kıyıya çıkmaktansa kendini Çoruh’un kahverengi çamurlu sularına bırakmış.


Bu çetelerden birinde bir Hemşinli çeteci varmış. Makaroğlu’ yla Batum’da karşılaşmışlar. Bu olaylardan seneler sonra. Batum’ da ki kışlağında çadırına konuk olmuş. Laf lafı açmış anlatmış başından geçenleri. Çetecilik günlerinde bir kafileyi çekmişler kıyıya. Ellerinde değerli ne var ne yoksa almışlar ellerinden. Birinin ayaklarında bir çift çok güzel ağa çizmesi varmış. Bu çeteci çizmeleri de almış kendine. Tam hepsini kurşuna dizecekleri sırada içlerinden biri: “ekmeğimi paylaşmıştım seninle” demiş. Çetecinin hatırına gelmiş. Zor bir zamanında fırınına sığındığı adammış bu. Bunun üzerine eli varmamış öldürmeye, ikna etmiş arkadaşlarını ve bırakmışlar yeniden Çoruh’un kucağına yolcularını.


Gel zaman git zaman çeteciliği bırakmış iyice kocayınca. Yıllar sonra yolu Batum’a düşmüş. Bir fırına girmiş ve ekmek almak istemiş. Fırındaki adam müşterisini süzmüş ve ayağındaki çizmelere gözü takılmış. Dönüp yanındakine Ermenice: “Asonk im muygers yen. Asiga mezi goğobdağ martne. Martı prnenk, çpakhi (bu çizmeler benim çizmelerim. Bu bizi soyan adam. Tutalım adamı kaçırmayalım.)” demiş. Tabi çetecinin Hemşinli olduğundan haberi yokmuş. Söylenenleri anlayan çeteci kapıya doğru seğirtip çıkacak olmuş ki, kapıda karşısına başka bir adam dikilivermiş. Göz göze gelmişler. Derin bakışmışlar. Gözlerinin derinlerinde ikisi de bir şeyler görmüş. Zaman durmuş bir anda. Sonra adam usulca çetecinin önünden çekilivermiş. Çeteci hızla uzaklaşmış. Kapıda göz göze geldiği adam ekmeğini paylaştığı o adammış.


Mahir Özkan

5 Kasım 2008 Çarşamba

Yorgun

(Agos' un 2 Ocak 2009 tarihli 666. sayısında yayınlanmıştır.)


İnsan insana meramını dille anlatır. Sevincini, kederini dille anlatır. Özlemlerini, coşkularını dille anlatır. İnsan yaşadıklarını bir dille yaşar. Ve bu yaşadıklarını yaşadığı dille anlatır en güzel. Biz iki dilli büyüyenlerin kafası karışıktır bu yüzden biraz. Dilimiz peltedir.

Anılarımız birbirine karışır. Türkçe yaşadığımız anıları Hemşince anlatmak, Hemşince anılarımızı Türkçe anlatmak zor gelir. Evlerimizde Hemşince konuşuruz. Okulumuzda Türkçe. Hemşinli cemiyetlerinde Hemşince konuşuruz, Hemşinli olmayanlarla Türkçe. Bu yüzden olmalı; çocukluğumda okumuş ablalarım, ağabeylerim Türkçe konuşmaya özen gösterirlerdi benimle. “Aman çocuğun dili bozulmasın, Türkçe’yi düzgün konuşamaz sonra.”deyip dururlardı. Ama ninelerimiz, annelerimiz pek dikkat etmezdi buna. Dilleri öyle kolay dönmezdi Türkçe’ye. Hele yaz geldi mi yapacak bir şey kalmazdı. Çocuklar teslim edilirdi momilerin kucağında geçmişlerine, yaylada. Bütün çabalarına rağmen Hemşince öğrenmemi "engelleyemediler" bu yüzden.

Yayla anıları Hemşincedir Hemşinlilerin . Hemşince bilmeyen arkadaşlara anlatılırken duraksanır, bulunamaz cümlenin o yerinde ki kelime. Şakayla karışık bir yabancının Türkçe konuşmasına özenerek: “siz Türkler nasıl diyor” denir, devam edilir hikayeye. Tarif edilir, anlatılırda karşıdan Türkçe karşılığı gelince: “ha tamam o işte” denir.Bazen de ısrarla Hemşincesi anlatılır hikayenin, sonra çevrilir. Çevrilince kafiyesi bozulur. Gülünesi hikayeye gülünmez. Acıtacak hikaye acıtmaz yürekleri.

Bir dil bir düşünüş biçimidir aynı zamanda. O dille düşünen anlar ancak bazı hikayeleri. Hele manileri çevirdiğin zaman Türkçe’ye, büsbütün yitirir anlamını.
Bazı kelimeler biçim değiştirir iki dilli insanların dilinde, farklı dillerde. İki dilde de doğrusu söylenemez bir türlü. Oğlunun ODTÜ’ yü kazandığını sınav sonrasında her sorana gururla anlatan ablam çocuğun kazandığı üniversiteyi Türkçe de başka Hemşince de başka telaffuz edip dururdu. Tekrar tekrar söyletip eğlenirdik bu durumla, kusurumuza bakmasın. Türkçe anlattığı zaman oğlunun başarısını: “oğlum ÖDTÜ’ yü kazandı” derdi. Ama karşısında bir Hemşinli olduğunda ODTÜ olurdu ODTU. Velhasıl bir türlü ODTÜ dedirtemedik ablama. E o da kendince bir çözüm buldu tabi bu duruma. “Ne yaptı senin çocuk sınavı?” Cevap: “Ortadoğu’ yu kazandı.” Hele “ı” harfi tam bir baş belasıdır Hemşinli için. Nerde nokta koyacaksın üzerine nerde kaldıracaksın noktayı, karıştırıp durursun. Bunun ortaya çıkardığı komik durumları hayal gücünüze bırakıyorum. Ben hiç girmeyeyim oralara. Çok sıkıntı yaratan bir harftir anlayacağınız.
Bazen de koyu bir sohbete daldığınızda karşınızdakinin kim olduğunu unutuverirsiniz. Evde iki dili de kullandığımız için bizim için sorun olmaz bu. Geçmişte yaşanmış bir olayı konuşurken, olayın Türkçe yaşanan kısımlarını Türkçe, Hemşince yaşanan kısımlarını Hemşince konuşuruz. Şehirde ev dışında yaşanan bir olayı anlatırken Türkçe, kendi aramızda yaşanmış bir olaydan söz ederken Hemşince anlatırız. Tabi annem genellikle Hemşince yaşadığı için onunla konuşurken çoğunlukla Hemşince konuşuruz. Annem bu alışkanlığını eve gelen arkadaşlarımızla da sürdürmezse ortada bir sorun yoktur. Ancak annem bu geleneği Hemşince bilmeyen arkadaşlarımızla da sürdürür.

Yine bir gün, eve gelen bir arkadaşımı aldı karşısına başladı Türkçe anlatmaya: “Hey gidi oğlum biz neler çektik, eskiden bu kadar rahatlık yoktu. Beni okutmadılar. Kız kısmı okuyup ta ne yapacak diye. Askere mi gidecek sanki. Siz ne güzel okumuşsunuz. Şimdi geldik şehre. Yazı bilmem, yol bilmem. E inç ağav hemi, yes a kir kidana, yes intsi dziyap erta. İm ağçigin dune erta gayna inç gellir.( E ne oldu şimdi, ben de yazı bilsem, kendi kendime çarşıya gitsem. Kendi kızımın evine gidebilsem ne olurdu”) Arkadaşın anlamaz gözlerle baktığını fark edince duraksadı annem. Biz gülümseyerek: “anne yine ikinci kanala geçtin” dediğimizde o vurucu sözcükler dökülüverdi dilinden: “ e orti inç enim turkça hosim a na tatrigum. ( e yavrum ne yapayım Türkçe konuşunca yoruluyorum. )


Mahir Özkan

19 Ekim 2008 Pazar

Coroğh’ un Sesi

(Agos' un 5 Aralık 2008 tarihli 662. sayısında yayınlanmıştır.)

Bir çok halk için bahar uyanış demektir. Canlılık ve yaşamı temsil eder bahar. Bolluğun ve bereketin müjdecisidir. Bu yüzden de haklı bir coşkuyla karşılanır. Kimileri newrozla kimileri hıdırellezle bahara merhaba der. Bahar özgürlüktür biraz da. Karlar erir, yol verir olur. Dağ başları çiçeğe keser. Yaşam filizlenir. Ve Hemşinliye dağ yolları görünür. Yayların çağrısı duyulmaya başlanır.

Hemşinli için yayla bütün yılın birikiminin yapılacağı yerdir. Şimdilerde bir bakıma tatil yerine dönüşse de bunun çok ötesinde anlamlar taşır. Yaylada kendini yeniden yaratır Hemşinli. Hem geçim araçlarını üretir hem de kimliğini. Yaylanın bereketli otlarıyla beslenen hayvanlarıyla yıllık katığını üretir bir yandan. Bir yandan da sevdalar üretir. Masallar üretir bir yandan. Gaz lambasının ışığında torunlara anlatılır masallar. Maniler söylenir sevdaya dair. Türküler yakılır. Bir kayıp zamanın derinine dalıverir çocuklar. Derinlerine iner kimliklerinin. Momisinin kucağında, kendini bulur. Kekeme sözcükler ağız dolusu çığlıklara bırakır yerini.

Yaylalar özgürlüktür. Her bulduğu fırsatta horon kılığına girer özgürlük. Fırsatı da çoktur hani. Yaylalarda oynanan horon hiçbir yerde oynanamaz bu yüzden. Horonun ateşi yürekleri sarar çığlık olur yükselir gökyüzünün sonsuzluğuna.

Bahar gelince bu yüzden bir telaştır başlar. Göç telaşı. Yaşama ve özgürlüğe doğru, zamanın acımasızlığına inat bir göçün telaşı. Büyük hazırlıklar yapılır. Zorlu bir göçtür bu. Yolların dağları yırtmadığı zamanlardır. Dağları yırtan yollardan geçmez bu yolun yolcuları. Yürür dağların kucağına günlerle ölçülen zamanlarda. Katırlar taşır göçün bütün yükünü ve kadınlar.

Çoruh vadisinin sarp yamaçlarından geçilir ve yükseklere kıvrılır yollar. Kar sularını toplamış Çoruh, toprağı katmış yüreğine çamur renginde akar. Korkutucudur. Aldığını vermez Çoruh. İçine çeker, saklar. İçini kimse bilmez Çoruh’un. Neler saklar içinde kimse bilmez. Artvin’ e kadar coşkulu, kayaları döve döve akan Çoruh’un sesi kesilir, Karadeniz’e çevirince yüzünü.
Önceleri böyle değilmiş oysa. Hep aynı coşkuyla, hep aynı çığlıkla akarmış. Lanetlenmiş Çoruh sonra. Sesi çıkmaz olmuş. Yıllar yılı sessiz akmış Çoruh. Bir kez duyulmuş Çoruh’un çığlığı yıllar sonra bir karanlık zamanda. Sallara doldurulup uzak diyarlara götürmesi istenen çoluğu çocuğu sağ salim götürememenin acısıyla davetsiz adreslere. Hepsi bu.

Niçin kesilmiş sesi soluğu Çoruh’un? Hayır! Hayır! Bugünden değil bunun nedeni çok eski zamanlardan. Önüne setler kurulmasından değil. Efendisi sandığı dünyaya karşı hoyratlığından değil insan evladının. Dilden dile dolaşan lanetinden. Üzerinde ki kara bedduadan. Gömdüğü çığlıkların sesinden duyulmaz olmuş Çoruh’un sesi.

Çoruh’ un heybetli günlerinin çoktan geride kaldığı bir yazdı. Önüne set çekilmişti Çoruh’un. Vadi suyla dolmuş, derinliği yok olmuştu. Deli Çoruh uslu bir göl olmuştu. Üzerindeki köprüden geçerken gözleri doldu Mominin. Baraj gölüne dalıp gitmişti. Baktı… baktı... Yemyeşil suyun dibini görüyor gibiydi. Döndü sonra gözlerimin içine baktı. Gördüklerini anlattı:

“Ayakların yürüdüğü yeri yol yaptığı zamanlarmış. Yaz gelip çatınca durulmaz olurmuş aşağılarda. Yaylalar çağırırmış konuklarını. Uymuş çağrısına yükseklerin bir anne de. Toplamış da yükünü yaylanın yolunu tutmuş. Çocuğunu almış yanına, yollanmış Çoruh’un sarp yamaçlarından yaylaya doğru. Yol çetin, dar bir patikaymış. Katır yüklü ve huysuzmuş. Hava nemli ve boğucuymuş. Çoruh katmış önüne kışın yükünü çığlıklarla akarmış. En uzak tepelerden duyulurmuş sesi. Huysuz katır tepmiş çocuğu bir dalgınlıkta. Çocuk yuvarlanmış sarp yamaçtan aşağılara. Çoruh’un koynuna. Annesi koşmuş peşinden yavrusunun. Ama Çoruh almış yavruyu katmış yüküne. Çocuk çığlık çığlığa. Annesi çığlık çığlığa: Ortiii! vor dağes (Yavrum! nerdesin). Çocuk çığlık çığlığa: Ye maaay! kid intzi (Anne! bul beni). Çoruh’ un sesi yutmuş çocuğun sesini. Annesi bulamamış yavrusunu. Duyamaz olmuş çığlığını. Anne çığlık çığlığa Çoruh kıyılarında. Yitirmiş umudunu. Yitirmiş sesini. Oturmuş kıyısına Çoruh’ un beddua etmiş:

"Meg e şebetsuts, vatskets. Meg e arav, darav (Biri vurdu, düşürdü. Biri aldı götürdü.)
Coroğh’in tsene gedri, katirin dzine gedri. ( Çoruh’ un sesi kesilsin, katırın doğurganlığı kesilsin)"

İşte bu yüzden katırlar doğuramazlar ve Çoruh sessiz akar.”

Mahir Özkan